Alacakaranlık Kuşağı - Hüseyin Mümtaz
"Hakkarili şehidine sahip çık", "Kürdistan bölünmez" diye atılan sloganlara karşı polis, herhangi bir müdahalede bulunmamaktadır. Hâlbuki memleketin batısında cenaze törenlerine katılanların kaydı tutulmakta, hesap sorulmakta, TÜRK BAYRAKLARI’nın alana girmesine izin verilmemektedirnaproxennatrium go naproxen kruidvatcialis forum link cialis bez receptarenovation vejle link renovamicardisplus 80/25 mg click micardis plus 80 12.5 mg
Türkiye bir alacakaranlık kuşağından geçiyor.
Kâbuslar görüyor. Her şey aynı bir korku filmindeki gibi.
Yargı, yasama ve yürütme kavgalı..
Kıbrıs, Kerkük unutuldu. Sistem tıkandı, Cumhurbaşkanı seçemiyor.
Terör aldı başını gidiyor, “refleks” yok..
Genelkurmay Başkanı 12 Nisan’dan beri “siyasi irade” istiyor. Açık ve şeffaf oynuyor. İnterneti kullanıyor. Yunan jetlerinin ihlalleri dahil her şeyi dakika dakika kamuoyu ile paylaşıyor.
İyi ediyor.
Çünkü kamuoyuna “bildirmeyip”, iktidara “gereği için” ileteceği her şeyin bu seçim sürecinde örtbas edileceği endişesini taşıyor. Tarihe not düşüyor.
Meselâ Baykal
“Hükümetin Dubai'de 1 milyar dolar karşılığında hiçbir şartta Kuzey Irak'a müdahale etmeyeceğine ilişkin bir uluslararası anlaşma imzaladığını”
ileri sürüyor.
Baykal, imzalanması yasal olmayan bu anlaşmaya tepki gösterdiklerini, bunun sonucunda iktidarın anlaşmayı TBMM'ye getirmeye cesaret edemediğini söylüyor.
Asker önünü göremiyor. Kitlesel refleks istiyor, Siyasi irade istiyor.
Siyasi refleks de istemeye hazırlanıyor.
Olmayan siyasi refleksin yerini askeri refleksle doldurup, meydanı boş bırakmamak için gündem oluyor, gündemi oluşturuyor, ön alıyor.
Anayasa Mahkemesi 376 gerekçelerini açıkladı.
Kıyamet koptu.
Hani “kuvvetler ayrılığı” vardı?
“Yürütme” ve tartışmasız onun kontrolündeki “yasama”nın padişahlığına karşı çıktığı için “yargı”nın karşısında saf tutuluyor.
Cumhurbaşkanı’nı bile “yürütme”nin atayacağı bir sistem özleniyor.
367 gerekçesine en sert tepki kurum içinden, Haşim Kılıç'tan geliyor.
Kılıç, 1982 Anayasası'na cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili düzenlemenin askeri darbe nedeniyle konulduğunu hatırlattıktan sonra yeni cumhurbaşkanını seçmenin güçlüğünü, darbe imasıyla anlatıyor:
"Demokratik hayata ara verilmesine neden olan bu duruma çözüm üretmek amacıyla yeni Anayasamızın 96'ncı ve 102'nci maddelerinde gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Daha seçimin başında üçte iki toplantı nisabını aramak, 1961 Anayasası'nda sorun olmuş bir konuyu çözmek, kolaylaştırmak değil daha da ağırlaştırmaktır. 1982 Anayasası'nı yapanların iradesi bu değildir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri bundan sonra istenen toplantı nisabıyla daha büyük sorunların kaynağı olmaya adaydır. Tam da bu noktada demokratik hayat, yerini, daha ağır kaoslara bırakmak gibi hiç de düşünülmeyen sonuçlara neden olabilecektir “
diyor.
Kılıç, 367 toplantı yeter sayısının aranması halinde 184 milletvekilinin sistemi kilitleyeceğini, Meclis'i çalışamaz hale getireceğini, bu durumun, azınlığın çoğunluk üzerinde tahakküm kurması anlamına geleceğini belirtiyor.
Kılıç ile aynı doğrultuda karar veren üye Sacit Adalı da olağanüstü rejim uyarısını,
"1961 Anayasası uygulamasında karşılaşılan zorluklara 1982 Anayasası ile getirilen çözümler, tam bir geri dönüşle, sistemde daha ağır sosyopolitik ve sosyo-ekonomik problemlere yol açabilecektir"
cümlesiyle aktarıyor.
TBMM Anayasa Komisyonu başkanı Akepe’li Burhan Kuzu,
“Anayasa’nın omurgası kırılmıştır, hukuk patlatılmış, demokrasi çatlatılmıştır”
diyor.
Kimsenin aklına Cumhurbaşkanı için uzlaşma kültürünü denemek gelmiyor.
Başbakan bile iktidar çoğunluğu değil, anayasal çoğunluk istiyor, yoksa gerginlik vaat ediyor.
Herkes refah ve mutluluk vaat ederken Başbakan “gerginlik olur” diyor.
22 Temmuz’da seçimler olmuş, vekiller yemin etmiş, 7 milyarlık maaşlarını almışlar.
Cumhurbaşkanı seçemezlerse tekrar seçime gidecekler..
Sizce “genel padişahların iradesine rağmen” anlaşabilirler mi yoksa bir kere tadını aldıkları 7 milyar rüyasını tarihe gömüp fesih olmalarının yolunu mu açarlar?
Cüret dağları aşmıştır.. Mitinglerde üsteğmen yumruklanıp davetli gazetecilerin şoförlerinin alnına silah dayanmaktadır.
Tunceli'de güvenlik güçleriyle girişilen çatışmada öldürülen "Kölemerik" kod adlı PKK'lı terörist Günay Taş'ın Hakkari'deki 28 haziran’daki (bugün) cenaze töreninde
"Kahrolsun Türkiye Cumhuriyeti"
diye bağrılmakta, terörist için
"Şehitler ölmez, Kürdistan bölünmez"
sloganları atılmaktadır.
DTP Hakkari il teşkilatının desteğiyle gerçekleştirilen cenaze töreninde PKK'nın başı Abdullah Öcalan ve PKK lehine atılan sloganlardan sonra
"Hakkarili şehidine sahip çık", "Kürdistan bölünmez"
diye atılan sloganlara karşı polis, herhangi bir müdahalede bulunmamaktadır.
Hâlbuki memleketin batısında cenaze törenlerine katılanların kaydı tutulmakta, hesap sorulmakta, TÜRK BAYRAKLARI’nın alana girmesine izin verilmemektedir.
İşin ucu “Sayın”dadır ve “kelle”lerdedir kıymetli okuyucu..
Ama dün dediğimiz gibi çok şükür bu memlekette hâkimler vardır.
Vardır da dün; patrikhane’nin ekümenikliği ve kimsenin mahkemelere emir veremeyeceği kararları üzerine yazmıştık yazımızı..
Bu gün bir haber de Sincan’dan geldi..
Ufak bir ayar, düzeltme tanzimi yapıldı Sincan mahreçli..
Başbakan Tayyip Erdoğan hakkında 'Sayın Öcalan' sözleri nedeniyle yapılan incelemede
"Zamanaşımı dolmuştur, ayrıca suç kastı yoktur"
diyen Ankara Başsavcılığı'nın verdiği takipsizlik kararı değişti.
Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi,
'zamanaşımı süresinin dolmadığı ve suç işlenip işlenmediğinin takdirinin de mahkemeye bırakılması gerektiği'
gerekçesiyle kararı kaldırdı.
Yargılama gerekliliğine işaret edilen karar kesin nitelik taşıyor. Bu nedenle takipsizlikte direnme hakkı olmayan Başsavcılığın, Erdoğan'ın dokunulmazlığının kaldırılması istemiyle fezleke düzenleyip TBMM'ye göndermesinin gerekli olduğu bildirildi.
Şerefli Sincan Birinci Ağır Ceza Mahkemesi heyetini de kutluyoruz.
Bu dakikadan itibaren Erdoğan artık istese de istemese de siyasi CV’sinde bu lâfı taşıyacaktır.
Putin bizim olmadığımız yerde
“füze kalkanını Türkiye’ye kurun”
diyor, tık yok..
Sarkozy ve Fransa’nın AB Bakanı Jouyet;
“Türkiye’nin AB’de yeri yok”
diyor. Çıt yok.
Diyebilir misiniz?
"1. Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu"nu açan Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, "'Bizans bizim değil' diyemezsiniz. Aksi halde bu topraklarda iddianız kalmaz"
derse bir şey diyebilir misiniz?
Türkiye’ye hiç gelmeyen, hep özel gelen ve her seferinde önce Fener’deki “azınlık kilisesi”nin başpapazı Barthalemeos’u (Yargıtay öyle dedi) ziyaret eden, Erdoğan’ın “yakın dostu” Karamanlis’e neden hiç Ankara’ya gelmediği sorulabilmekte midir?
Cümle tasmalı köşe yazarlarının ağzı açık dinlediği-seyrettiği Al Gore’un,
“İstanbul gezimin en önemli noktası Fener’i ziyaretimdi”
demesine hiç tepki duyabilir misiniz?
KEİ Örgütü 15’inci Yıl Zirvesi için İstanbul’a gelen, “gelmişken” bir de Fener ve Balat’ı gezen Verhaugen’e;
“İstanbul sadece bir Türk şehri değil, Avrupa’nın da şehridir”
dediği için, ne demek istiyorsun diyebilir misiniz?
Bunlara ses çıkarmadığınız için tabii Alman gencinin İngiliz kızına Antalya’daki “kötü” muamelesi üzerine Almanya’nın “Bırakın” demesine de bir şey diyemezsiniz..
Ermenilerin sınırı aç tehdidine de..
Diyemezsiniz çünkü şu an Dışişleri Bakanınız meydanlarda seçim yorgunu..
O şimdi Cumhurbaşkanı adayı..
Askerden bir de, boşlukta ve “icabında” “harici refleks” gösterecek uygun rütbede birisini görevlendirmesini mi istesek?
28 Haziran 2007
“57’iNCİ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FİLİSTİN’DE, SAKARYA’DA
57’inci ALAY KARABAĞ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA
57’İNCİ ALAY HERYERDE..
HEPİMİZ 57’İNCİ ALAY’IN NEFERİYİZ.”