|
|
(Açık İstihbarat : Üslubuna ve bakış açısına
katılmasak da; yazıdaki temel tanıklığın 2005'teki TSK'ya karşı
gerçekleştirilen istihbarat operasyonundaki ana aktörlerden biri olan
Umut Kitabevi sahibi olduğunu not etsek de; bölgedeki
gerçekliğe başka bir açıdan bakmanız, sislerin arkasındaki
insan yüzlerini daha rahat seçebilmeniz için dikkatinize sunuyoruz.
Kendini avutacak hamaseti değil, kurtuluşun ancak gerçek üzerine
kurulabileceğinin farkında , arayış içinde olanlar için okunması
gereken bir yazı.)
---------------- İrfan
Aktan'ın Birdirbir 'de Yayınlanan Yazısı
------------------------------
23 Temmuz’dan itibaren Şemdinli’nin Irak ve İran
sınırına konuşlanan ve yöre halkının anlatımlarına göre sayıları bine
yaklaşan PKK militanları, Zagros Dağları’ndan ilerleyerek Yüksekova’nın
Dağlıca mıntıkasına ve oradan da daha batıya, Çukurca bölgesine doğru
geniş ve Türkiye açısından bir hayli kritik bir üçgende (İran, Irak,
Türkiye sınırı) hâkimiyet sağlamaya çalışıyor.
Hakkâri ve ilçelerindeki iki haftalık gözlemlerimize dayanarak şunu
söyleyebiliriz ki, Çukurca ve Yüksekova’da da Şemdinli’dekine benzer
yoğun çatışmaların yaşanması an meselesi. Zaten Yüksekova’nın Dağlıca
mıntıkasında aylardır aralıklarla çatışmalar sürerken, Çukurca’da da 5
Ağustos gecesi Geçimli Karokolu’na yönelik saldırıyla beraber gerilim
had safhaya ulaşmış durumda.
Her iki tarafın da yeni sürece dair son sözünü söylemediği aşikâr.
Bölgeden edindiğimiz izlenimlere göre hem örgüt hem de TSK yeni ve
yoğun bir savaşın hazırlığı içinde. Pek çok karakol yeniden inşa
edilirken, bölgedeki profesyonel asker sayısı da artırılıyor.
1984’ten
2012’ye
PKK’nin, Çukurca’dan sonra Şırnak üzerinden daha batıya
doğru, ama esas olarak sınır hattında kalıcı eylem alanları oluşturmaya
çalıştığını söyleyebiliriz. Ayrıca örgütün sonbahara doğru Hakkâri ve
ilçelerinde, halkın da katılımıyla yoğun bir çatışma süreci başlatmaya
niyetlendiği bölgedeki yaygın söylentiler arasında.
Örgütün bu stratejiyi Şemdinli’den başlatmasının sebebi ise, buranın
İran ve Irak sınırında bulunması ve ormanlık alanlarının gizlenmeye
elverişli olması. PKK ilk büyük eylemini 15 Ağustos 1984’te Eruh ve
Şemdinli’de gerçekleştirmişti. 28 yıl sonra yine Şemdinli’de haftaları
bulan etkili bir eylem gerçekleştirmesi, hem PKK hem de Kürt sorununu
idare etme politikasını ısrarla sürdüren Türkiye açısından simgesel bir
önem taşıyor.
Dolayısıyla devletin Şemdinli’de yaşananların üzerine perde çekmek
istemesinin esas sebebi, TSK’nın bu çatışmalar boyunca verdiği kayıplar
değil, çatışmanın bizzat kendisi. Öyle ki, çatışmanın izlerini bile
medyaya yansıttırmamak için bölgeye giriş-çıkışları yasaklayan devlet,
kapalı devre bir cephe savaşını sürdürerek PKK’yi bu alandan
püskürtmeye çalışıyor.
Buna muktedir olduğu anda da tıpkı 1990’lardaki gibi helikopterlere
bazı gazetecileri bindirip olay mahallinde dolaştırması muhtemel. Fakat
aradan haftalar geçmesine rağmen, Şemdinli mıntıkasında devletin böyle
bir hâkimiyet kuramadığı görülüyor.
PKK’nin giriştiği cephe savaşı veya dokunulmaz olarak
gördüğü Medya Savunma Alanları’nı giderek Kürt illerine de yayma
stratejisinin Suriye’deki gelişmelerden bağımsız olduğu söylenemez
elbette.
Ne var ki PKK’nin Hakkâri başta olmak üzere eylem alanlarını
kalıcılaştırmaya başlaması, doğrudan AKP’nin Kürt meselesine dair
tutumuyla ilgili. Hatırlanacağı gibi, ilkbaharda gerek Cemil Bayık,
gerekse Duran Kalkan gibi PKK yöneticileri, 2012’yi savaşın
derinleşeceği yıl olarak ilan etmişlerdi. Şemdinli hadisesi, bunun bir
uzantısı.
Devletin
Şemdinli’deki gözü
Kırsalda başlayıp giderek ilçe merkezine doğru kayan
çatışmaların ortasında, Şemdinli’de gerçekleştirdiğimiz görüşmelerden
edindiğimiz bilgiler ve yaptığımız gözlemler çarpıcı bir tabloya işaret
ediyor.
Bir kere Yüksekova
– Şemdinli arasındaki tüm jandarma kontrol noktaları kaldırılmış
durumda. Jandarma ve polis, ilçe merkezinde ancak zırhlı
araçlarla dolaşabiliyor. Pek çok defa sivil araçlarla, silahlarını
kamufle etmiş olarak dolaştıklarına da tanık oluyoruz. Karakolların
çoğunda askerler kum torbalarıyla muhtemel bir saldırıya hazırlık
yapıyor. Nitekim takip eden günlerde, Yüksekova – Şemdinli hattındaki
pek çok karakol PKK militanlarının hedefi oluyor.
Kamera sisteminin kurulu olduğu zırhlı araçlar ilçe
merkezinde devriye gezerken, neredeyse yüz metrede bir rastlanan kalın
çelik direklerin tepesine kurulu gözetleme kameraları da devletin
Şemdinli’deki tek gözü. (Benzer
bir gözetleme sisteminin Yüksekova, Çukurca ve Hakkâri merkezde de
kurulduğunu belirtelim.)
İlçe halkının dikkat çektiği üzere, ortalıkta dolaşan ajanlar da en
fazla kameralar kadar işlev görebiliyor. Zaten PKK’nin bölgedeki
faaliyetlerini öğrenmek için istihbarat faaliyetlerine gerek yok. Zira
örgüt, gerçekleştireceği eylemleri neredeyse önceden haber veriyor.
Öyle ki, Şemdinli mıntıkasındaki herhangi bir karakola yönelik eylem
kimse için sürpriz sayılmıyor. Görüştüğümüz bir Şemdinlili, Derecik
mıntıkasındaki köyüne giderken yol üzerinde PKK militanlarıyla
karşılaştığını, militanların kendisine “biz bin kadar kişiyiz” dediğini
aktarıyor ve devam ediyor: “Bana dediler ki, biz bin tane de
kayıp versek buradan çıkmayacağız. Ayrıca yakın zamanda buradakine
benzer şeyler Çukurca ve Yüksekovan – Oramar (Dağlıca) mıntıkasında da
olacak dediler.”
4 ve 5 Ağustos’ta çeşitli görüşmeler yaptığımız
Şemdinli’de halkın ve olaylara tanık olan köylülerin açık bir dille
olup bitenleri anlattığı bir ortamda, Türkiye’nin batısında hâlâ
“Şemdinli’de ne oluyor” sorusunun sorulması şaşırtıcı.
Umut Kitabevi sahibi Seferi Yılmaz’a göre:
“Askeriye burada ancak kendini muhafaza edebiliyor. PKK isterse her an
ilçeye girebilir. Zaten çok yakınımızdalar. Hemen karşıki Goman
Dağı’ında konuşlanmış durumdalar.”
Sözleşmeli
şehitlik
Şemdinli’deki olayların esas bilinmezi, 23 Temmuz’dan
beri süren çatışmalarda kaç askerin ve PKK militanının yaşamını
yitirdiği. İki tarafın da verdiği kayıp sayısının gerçeği yansıtıp
yansıtmadığı meçhul.
İlçedeki iddiaya göre savaş uçakları ilk günlerde sözleşmeli erlerden
oluşan bir grubu PKK’li zannederek bombaladı ve o esnada TSK 17 kayıp
verdi. Tayyip Erdoğan ise çatışmalar boyunca 115 militanın
öldürüldüğünü ileri sürdü. CHP heyetini izlediğimiz sırada makamına
uğradığımız Şemdinli Kaymakamı Mesut Gençtürk’e göre ise, çatışmalar
boyunca toplam üç asker hayatını kaybetti.
Sözleşmeli erlerle ilgili bölgedeki söylentiler TBMM
gündemine de taşındı.
Hakkâri Milletvekili Adil Kurt’un Millî Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’a
yönelttiği soru önergesinde, sözleşmeli
erlerin sözleşme metninde, ölüm haberlerinin medyaya iletilmesi halinde
ailelerinin tazminattan men edileceği ibaresinin bulunup bulunmadığı da
yer alıyor. Kurt’un naklettiği anlaşmaya göre, eğer
sözleşmeli er çatışmada hayatını kaybederse, basın ve dolayısıyla
Türkiye, bundan haberdar olamıyor. Bir
tür sözleşmeli şehitlik sistemi yani… İsmet Yılmaz, Kurt’un bu sorusunu
yanıtsız bırakarak iddialarda gerçek payı olduğu hissini
kuvvetlendiriyor.
Öte yandan Şemdinli’de aslında kimse ölü sayısı
üzerinden tarafların gücünü tartmaya çalışmıyor. Genel atmosfer,
psikolojik ve askerî üstünlüğün PKK’de olduğunu gösteriyor. Bu duruma
temkinli yaklaşanlar da var. Örneğin orta yaşlı bir esnaf, “devletin
sessizliği beni ürkütüyor” diyor: “Roboski’nin hesabını
vermeyen devlet yarın Şemdinli’yi bombalasa, kim ne diyecek ki?”
Kaymakama
göre her şey normal
İlçenin tam karşısındaki Goman Dağı’nın bir yanında saat
başı helikopterlerin inip kalktığı askerî alan, hemen sağında ise
PKK’nin hâkimiyetini sürdürmeye çalıştığı Derecik mıntıkası bulunuyor.
Taraflar adeta
burun buruna oldukları halde çatışmalar daimî sayılmaz.
Günün belli saatlerinde savaş uçakları bölgeyi bombardıman altında
tutuyor, belli saatlerde ise PKK eylemlerini gerçekleştiriyor. Bütün bu
olup bitenler Şemdinlilerin gözleri önünde yaşanıyor.
Dört milletvekilinden oluşan CHP heyetinin kaymakamla görüşmesi
sırasında bile Goman Dağı’ndan top sesleri geliyordu. Bunun üzerine
“burada neler olup bitiyor” diye soru yönelten CHP’lilere biraz da
şaşkın bir edayla yanıt veriyor kaymakam:
“Buradaki hadise son derece normal!”
CHP heyetinin çatışma alanına gitmek için kaymakama ilettikleri
gönülsüz talep ise “güvenlik gerekçesiyle” geri çevriliyor. BDP
Milletvekili Esat Canan’ın “AKP ilçe başkanı” olarak gördüğü
kaymakamın ilçe merkezine iki-üç kilometre ötedeki köylere CHP’lileri
güvenlik gerekçesiyle sokmaması, devletin bölgedeki etkinliğinin ne
kadar sınırlandığının kanıtı olarak gösterilebilir.
Seferi Yılmaz’a göre bölgede “ikili bir iktidar durumu”
var. Onun “ikili iktidar” dediği şeyi bir başka Şemdinlili şöyle izah
ediyor: “
Devlet kendi karakolunda ve sivil halkın üstünde hükümdardır. PKK ise
Şemdinli’nin çevresindeki dağlarda ve binlerce insanın kalbinde alan
hâkimiyeti kurmuştur.”
İhsan
Acar’ın hikâyesi
Çatışmaların yaşandığı Derecik mıntıkasına giden yol,
özel harekâtçılar tarafından kapatılmış durumda. İlçede bulunduğumuz
günlerde birkaç defa olay mahalline girmeye yeltensek de, özel
harekâtçılar buna müsaade etmiyor. Çatışmalı bölgeye günlerdir girmek
isteyen başka biri daha var: Ahmet Acar.
Oğlu İhsan Acar’ın çatışmaların ilk günlerinde öldürüldüğünü
televizyondan öğrenen Acar, Çukurcalı. Onun da, oğlunun da hikâyesi bir
hayli trajik… Ahmet Acar’dan dinleyelim:
“Oğlum 28 Ekim 2009’da, 16 yaşındayken katılım yaptı.
Gittikten sonra bir daha hiç görmedik. 1993 doğumludur. Benim kardeşim
Behçet Acar da 1989’da PKK’ye katılmıştı. 1992’de şehit düştü. Biz
İhsan’ı onun yerine düşündük. Bu mücadeleye katılmasına karşı değildik
ama, çok küçüktü. Oğlum zulme karşı çıktı dağa. Onun ölümü de bu zulmün
devam ettiğini gösteriyor.”
Ahmet Acar, oğlunun ölüm haberini televizyondan öğrenip
Şemdinli’ye gelmiş. Fakat o da “güvenlik” gerekçesiyle bölgeye
sokulmamış. Oğlunun cenazesinin günlerdir arazide olduğunu bilmesine
rağmen sakin görünüyor.
“Oğlumun cenazesini alamıyorum. Ama yıllarca onun tek
bir ayakkabısını bile almak için mücadele edeceğim”
diyor.
PKK’nin Şemdinli merkeze girip çatışmaları ilçe
merkezine taşıması halinde devletin nasıl bir reaksiyon göstereceğini
kestirmek güç. Etrafı dağlarla çevrili ilçede, mühimmattan ziyade halk
desteğinin tarafların kabiliyetini artırmalarında belirleyici faktör
oluşturacağı kesin.
Bu yüzden de
devlet, 1990’lardan farklı olarak öfkesini bölge halkından çıkartmaya
yeltenmiyor. Bir taksi şoförü, kontrol noktalarındaki
askerlerin kimlikleri büyük bir nezaketle aldığını söylüyor ve ekliyor:
“Çünkü biz onları bu noktaya getirdik.”
Navşar
değil, Navşer
1990’ların hayaletinin bölge üzerinde dolaşmaya
başladığı günlerde Derecik mıntıkasındaki köylerin boşaltılması,
devletin önümüzdeki günlerde nasıl bir “ifade” takınacağının belirtisi
olarak yorumlanabilir.
Ancak ‘90’lardaki politikanın, bölge halkını sindirmekten ziyade,
PKK’ye daha fazla yaklaştıracağı görülüyor. Şemdinli’deki orta yaşlı
bir köylünün bize yönelttiği soru, durumu çok iyi ifade ediyor:
“Eskiden gazeteciler bize soru sorduğunda, resmî şeyler söylerdik.
Savaş istemiyoruz, bilmem ne istemiyoruz filan derdik. Siz de gider,
‘halk huzur istiyor, PKK izin vermiyor’ diye yazardınız. Şimdi samimi
olarak söyle; ben dahil, görüştüğün herhangi bir Şemdinlilinin
konuşmalarını yazmaya kalksan, kaç yıl hapis yatarsın?”
Konuştuklarını pürdikkat not ettiğimizi gören Şemdinlili
hararetle devam ediyor:
“Hapis yatar mısın demiyorum, kaç yıl yatarsın diyorum. Çünkü bizim
söylediğimiz her söz, devlete göre PKK’nin sözüdür. Hani başbakan
demişti ya, Şemdinlililerin tanıklığı kabul edilmez diye. O hesap aynen
devam ediyor… Bak, Şemdinli’nin Kürtçe ismi Navşar’dır. Ama Navşar
artık olmuş Navşer! (Savaşın ortası) Konuşsam, Şemdinli’yi de
Türkiye’yi de terk etmem lâzım. O yüzden ne ben Şemdinli’den çıkayım ne
sen hapse gir!”
(12.08.2012)
|