MGK
vs MGT
(Bir İstihbarat Savaşı) |
|
Son zamanlarda bir MGK vs. MGT gerilimi yaşanıyor. MGK'nın
ne olduğu herkesin malumu da; MGT'nin; Erbakan'ın kontrolünde,
Almanya merkezli ve devlet katında irticai faaliyetleri
nedeni ile sürekli sorunlu konumda olan Milli Görüş
Teşkilatı olduğunu hatırlatmakta fayda olabilir.
Son günlerde, MGK, başındaki paşanın Almanya'da Türk
sivil toplum derneklerini bir çatı altında toplamak
maksadı ile gerçekleştirdiği toplantılarda sarfettiği
sözlerle; diğeri ise Dışişleri Bakanı Gül'ün büyükelçiliklere
yolladığı ve Fettullah Gülen cemaati ile MGT gibi teşkilatlarla
daha sıkı temas kurulması yolundaki, devlet katında
sorun yaratan genelgesi ile gündeme geldi.
Görüntülere bakıldığında; ortada klasik bir "irtica
tehdidi" senaryosu mevcutdu. İrtica tehdidine karşı
hassas kadrolar ile; yıllardır taban gücünü İslamcı
kesimlerden alan bir iktidarın karşılıklı restleşmesi
ve birbirlerine karşı sınırları yoklaması olarak algılandı
son durum.
Tuncer Kılıç Paşa'nın kafa yapısının bu bahane ile
vulgarize edilerek medya sayfalarına taşınması bu mizansenin
ilginç ve önemli bir ayrıntısını oluştururken; bazı
kalemler; madem devlet MGT'yi tehdit görüyor, o zaman
Tuncer Kılıç Paşa olsun, ondan önceki MGK Genel Sekreteri
olsun; bu kurumun da dahil olduğu sivil toplum örgütleri
ile niye görüşmeler yapıyordu diye soramadan edemedi.
Aslında herkesin gözü önünde yaşanan bu oyun; bir
irtica değil; bir istihbarat savaşıydı; hem ülke içinde,
hem de ülkeler arasında.
SESAR; medya sayfalarına devlet & MGT çekişmesi
olarak saçılan haberlerin aslında MGT üzerinde kontrolü
kaçırmak istemeyen iç istihbarat çevreleri ile; Türk
diasporasının Avrupa'da örgütlenmesi üzerindeki hakimiyetini
kaybetmek istemeyen dış istihbarat çevreleri arasında
bir savaş olduğunu analiz etmektedir.
Bilenler bilir ki; MGT aslında devletin içinde hayli
derin kolları bulunan ve "toplumla ilişkiler"
kadroları tarafından bayağı sıkı şekilde denetlenen
yarı-resmi bir yapılanmadır. Yapısı itibarı ile Almanya
ile Türkiye'nin derin kadroları arasında bir yerde dengede
durur. Bu denge öyle bir dengedir ki; Türkiye'nin ve
Almanya'nın iç dengelerine etki edemeyeceği bir alanda,
ilgili birimlerin operasyonel ihtiyaçları doğrultusunda
fazlası ile kullanılır.
Bunlar "ortadayken", tam da AKP'nin, Almanya'da,
"muhafazakar demokratlar" ismi altında MGT
alternatifi bir yapı kurmaya çalıştığı sırada patlayan
MGT krizi; arka plandaki gerçekleri maskeleyen bir çok
yanıltıcı unsurla medyaya yansımıştır.
Abdullah Gül'ün Dışişleri mensuplarına yolladığı genelgeyi
savunurken sarfettiği; "Bu kuruluşları başka
ülkelerin ve istihbarat örgütlerinin kucağına atmak
yerine kazanmak önemli." şeklindeki sözleri
çok dikkatlice tahlil edilmelidir. Gül'ün bu kaygıları
dile getirdiği bir ortamda; devletin en derin ve boyutlu
istihbari ve analitik kapasitesine sahip olması gereken
bir kurumun, MGT'yi "düşman" ilan etmesi;
Türkiye'nin çıkarlarından çok, Türkiye ile birlikte
bu yapıları kontrol eden yabancı istihbarat servislerinin
ekmeğine yağ sürmüştür.
Bu krizin; MGT'nin AK Parti aracılığı ile alternatifinin
yaratıldığı bir ortamda gerçekleşmesi; sadece Erdoğan
& Erbakan ekseninde değil; ABD - Almanya ekseninde
okunması gereken bir durumdur.
Sözkonusu başka konular olduğunda askerin kutsallığı
üzerinden tez üretmeyi çok iyi bilen Ertuğrul Özkök
gibi bir kalemin ise, Tuncer Kılıç Paşa'nın Avrupa'daki
faaliyetlerini, hem de Tuncer Kılıç'ın "bir yobazı
haşladığı" bir konjonktürde eleştirerek, "bu
tür bir örgütlenmeyi üstlenmesi gereken kişi MGK Genel
Sekreteri'mi olması gerekirdi?" şeklinde soru sorması;
bu olaydan en çok hangi dış istihbarat servislerinin
rahatsız olduğunu açığa vurması açısından önemli bir
göstergedir.
Dünyada "İslam", kızışan stratejik oyun tahtası
üzerinde gittikçe çok değerli bir küresel kağıt haline
gelmektedir. Bu kağıt üzerinde kurulacak her türlü kontrol
/ spekülasyon mekanizmasının daha fazla önem kazandığı
bir ortamda; aslında rutin olması gereken bir Dışişleri
Bakanlığı genelgesi üzerinden çıkartılan ve aylar sonra
medyaya düşen kriptolarla beslenen bu kriz; klasik bir
"laik devlet" , "irticai kadrolar"
krizi değildir.
Gözünüzün önünde rafine, psikolojik harp destekli bir
istihbarat savaşı yaşanmaktadır. Keyifle izlemenizi
tavsiye ederiz.
|
| |
| GÖLGE
İLE SAVAŞIRKEN KUKLACI İLE STRATEJİK İŞBİRLİĞİ |
|
Her gölge oyununun beş temel unsuru vardır :
1) Gölgelerin üzerinde oynadığı zemin
2) Gölgeye şekil veren obje
3) Objeyi aydınlatan ışık
4) Objeyi oynatan kuklacı
5) Perdenin önündeki seyirci
Türkiye'de ve dünyada; iktidar her geçen gün özel odakların
ve istihbari yapıların eline geçtikçe devlet-siyaset-ordu
üçlemesi gittikçe bir gölge oyununa dönüşmekte ve kamuoyu
denilen kitle ise bu gölge oyununu şartsız izleme konumuna
sokulmaktadır.
SESAR olarak 13 Ocak'ta yayınladığımız "TSK ile
AKP'nin Gölge Dansı" başlıklı Jeo-Kritik'te aşağıdaki
tespitte bulunmuştuk :
AKP ve TSK, benzer güçler tarafından yıpratıcı
bir psikolojik arenanın tam ortasına yerleştirilmişlerdir.
Birbirine karşı şartlandırılmış bu iki odak kendi
iç çelişkilerini görmezden gelip, "diğeri"ne karşı
dış güçleri dengeleyici unsur olarak kullanmaktadır.
Bu iki odağı psikolojik arenanın ortasına çeken
güçlerin amacı, iki tarafı da yıpratarak kendi manevra
alanlarını maksimize etmektir
"23 Nisan" krizi adı altında son yaşanan
gelişmeler, bu tespitin gösterdiği yönde derinleşen
bir sürecin mevcut olduğunu ve AKP ile TSK'nın gölge
dansının sürdüğünü göstermektedir.
Bu iki cephenin iki sembol ismine bakıldığında;bir
tarafta
"Düğüne giden dindar bir kadını oynamaya davet
etseler önce günahtır diye çekinir, oynamak istemez.
Daha sonra ısrarlara dayanamaz. Allahım beni affet
diyerek oynamaya başlar. Daha sonra müzik hızlanınca
o da temposunu arttırır Allahım bir günah yaz, bir
yazma demeye başlar. Daha sonra hızını alamaz. Allahım
ister yaz, ister yazma der. Sonra da yazarsan yaz
demeye başlar."
diyen bir MGK başkanı. Diğer tarafta
"O resepsiyona göğüs dekolteli katılanlar
da oldu. Esas tehdid onlar"
diyen bir Meclis Başkanı.
Bu sözler perdede oynanan gölge oyununun en büyük emarelerindendir.
AKP iktidarının son bir kaç ayını incelediğimizde; bu
perdenin üzerine yansıyan gölgeler değişse de, değişmeyen
bir şey vardır ki; o da bu oyunun gölgeleri üzerinden
politika üretmekten kurtulamayan devlet ve siyaset odakları
nihai olarak birbirlerini yıpratmakta ve içine düştükleri
mantıksal girdaptan kurtulamamaktadırlar.
Ayrılıkçı Kürt gruplarla çatışırken ve Kuzey Irak'ta
Kürdistan kurulmasını "casus belli" ilan ederken;
bölgedeki politikalarını Kürtler üzerine kuran emperyal
güçlerle "stratejik işbirliği" yapan bir devlet
gölgeyle savaşırken, kuklacısıyla işbirliği yapar konumdadır.
Yaşanan son "23 Nisan" krizi; bu kapsamda
incelendiğinde;
1) Gölge oyunlarını yansıtma konusunda, içselleştirdiği
oto-kontrol mekanizmaları ile hayli ustalaşmış ve uzmanlaşmış
bir medya perdesi üzerine yansıtılan klişeleşmiş "irtica"
görüntüleri. (İran heyetinin ziyareti bu açıdan malzemede
sıkıntı çekilmemesini sağlamıştır.)
2) Ana sayfadan büyütülen fotoğraflar ve belli
odakları ziyaret edip oradan aldıkları bilgilere "elimize
geçen kripto", "ulaştığımız belge" gibi
başlıklar altında belli açılardan ışık tutmaya fazlası
ile meyilli ışıkçı konumunda köşe yazarları;
3) Kendilerinin oynanan oyunun sadece bir parçası
olduğunu, ışık kaynaklarının kendilerinin kontrolünde
olmadığını ve nihayetinde bir küresel kuklacının sopalarının
ucunda şu ya da bu şekilde varolduklarını unutup; kendilerinin
değil perde üzerine düşen gölgeleri üzerinden siyaset
yürütüleceğini dikkate almadan hareket eden bir AKP
ve perdenin arkasındaki kuklacıları dikkate almadan,
sadece gölgeler ve onun kaynağı objelerle uğraşmak üzerine
milli politika kuran devlet kurumları;
4) Nihayetinde amacı perde önündeki seyircilerin
algılamasını manipule ederek, perdedeki oyunu yönlendirmek
olan ve bu amaçla ışıkçısından objelerine kadar bir
çok unsuru sürekli kontrol etmeye çalışan kuklacı emperyal
güçler ve uzantıları
ile bir gölge oyununun bütün özelliklerini taşımaktadır.
Bu gölge oyununun en kızıştığı noktada, ABD büyükelçisinin
Ankara'da neredeyse resmi bir arabulucu konumuna yükselmesi;
ABD büyükelçiliğinin Ankara'nın siyasi trafiğini idare
edebilmek için neredeyse Washington'dan fazladan stajyer
CIA ajanı getirecek konuma gelmesi Türkiye Cumhuriyeti
Devleti mekanizmalarının oynanan gölge oyunları ile
nasıl ayrıştırıldığının acı bir göstergesidir.
Bu gölge oyunu dört ayrı seviyede analiz edilebilir
ve yorumlanabilir.
1) Perde üzerindeki gölgeler seviyesinde analiz
maalesef sadece basın tarafından değil, çok daha
derin ve ayrıntılı analiz ve strateji üretme iddiasında
bulunan resmi ve özel kurumlar tarafından da yapılmakta
ve ortaya yukarıdaki tespitlere benzer garabetler; "şu
ülkenin ferahlaması için başörtüsünü çıkarsa ne olur
ki" tarzı çözüm önerileri atılabilmektedir.
2) Gölge objeleri düzeyinde analiz; bu gölge
oyununun perde arkasında kimler olduğunun farkındadır
fakat bu objelerin kendi özgür iradelerine gereğinden
fazla prim vererek; ne ışık kaynağı , ne de kuklacıyı
anlama becerisini gösteremezler. Türkiye'nin Kuzey Irak'ta
gözlerinin önünde ve kendi sağladığı imkanlarla çöken
resmi politikası; "Kürtler"in bir makro-küresel
planda bir gölge objesi olduğunun idrakına varmadan
ve onları esas tehdit olarak gören miyopluğun sonucudur.
Bu düzeyde analiz yapanlar "derin devlet"in
kurmayları olup; en fazla küresel kuklacıların işine
yararlar.
3) Işık kaynağı; bu gölge oyununun kavramsal
boyutunu içerir. Aynı obje; kavramsal boyut kimin hakimiyetindeyse,
farklı ışık kaynakları ve açılarından farklı gölgeler
üretebilir. Birileri açısından Türkiye'nin faizsiz kazanç
bonoları çıkartarak İslami sermayeyi Türkiye'ye çekmeye
çalışması bir artı iken, farklı bir ışık ve açı ile
perdeyi aydınlatanlar bunu seyirciye Türkiye'nin kötüye
gidişi olarak göstermek isteyecektir. Obje aynı; algılama
farklıdır. Medyada haberler objeleri ; manşetler ve
köşe yazıları ışığı ayarlamak, konuşlandırmak için kullanılan
unsurlardır.
4) Kuklacı düzeyinde analiz ise en kapsamlı
ve en doğru analiz olup; büyük ve emperyal devletler
ve odaklar küresel resmi bu boyutta analiz eder ve yorumlarlar.
Türkiye'de çeşitli bünyelerde bu düzeyde analizler yapılsa
da; bunlar akademik bir fikir jimnastiğinden öte gidememekte
ve bu analiz/strateji boyutu Türkiye Cumhuriyeti devleti
politikalarına hiç bir şekilde yansıyamamaktadır.
Bu dört analiz seviyesi, dört farklı davranış ve politika
tarzını ortaya koyacaktır ki; son gelişmeler Türkiye'deki
siyaset ve devlet kurumlarının 1 ve 2. düzeyin üzerine
çıkamadığını; 3. ve dördüncü boyutların ise çoğunlukla
dış kaynaklar tarafından kontrol edildiğini göstermektedir.
Dokusunda İslamın çok derin köklerinin bulunduğu bir
toplumda İslam'ın şu yada bu şekilde bir imgesini doğru
okumak ve bu imge arkasındaki dinamikleri doğru analiz
etmekten yoksun devlet kadroları; gölge perdesine birileri
tarafından yansıtılan "irtica" tehdidini veri
olarak ele alıp; bu gölge veri üzerinden iyiniyetli
olarak politika üretirken, kendileri de bu perde üzerinden
bir gölge olmaktan öteye gidememekte ve perdenin arkasındaki
esas kuklacıyı teşhis edememektedirler.
Cumhuriyet, cumhuriyeti korumak adına, en fazla
ikinci seviyede analiz yapabilen kadroların elinde,
dördüncü seviyede analiz yapabilen dış güçlerin kontrolünde
ve üçüncü seviyede kontrol edilen bir medyanın eşliğinde
hedefsiz ve misyonsuz bir şekilde rol almaktadır.
|
| SÖZEL
GÖSTERGELER |
| |
|
Gösterge
|
Gösterdiği
|
| |
|
- Gül, Riyad'ta toplanan Irak'ın komşuları
toplantısında yayınlanan bildirinin ABD aleyhinde
olmaması için elinden geleni yapması sonucu; "ABD'nin
Suriye'yi tehdidinin kınandığına" dair ifadenin
metinden çıkarılması; metinde "Amerikan işgal
güçleri" yerine sadece "işgal güçleri"
ifadesi kullanılması; "İşgal güçler derhal çekilmeli"
ifadesine karşı , "gerçekçi olun adamlar nasıl
derhal çıksın" şeklinde tepki vererek metinden
"derhal" kelimesinin çıkartılması
- Daha önce yine Powell'dan gelen telefon ile Suriye
gezisini iptal eden Dışişleri Bakanı Gül'ün; bu sefer
Powell'ın Suriye'yi ziyaret etmesinin hemen ardından
Suriye gezisini tekrar gündeme alması
- Gül'ün, Habur Sınır kapısına alternatif bir kapının
açılması için Gümrük Müsteşarlığı'na yazdığı yazıda;
"ABD Büyükelçiliği'nden de görüş alınması"nı
istemesi
|
- Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün kafa yapısını
- Dışişleri Bakanı'nın; ABD yönetimi içindeki çatlağı;
Powell ile eşgüdümlü hareket ederek Türkiye lehine
döndürmek gibi bir hayale sahip olduğunu
- Türkiye'nin Ortadoğu'da lider ülke olarak görülme
ihtimalinin olmadığını
- Ankara'daki ABD büyükelçiliğinin Türkiye Cumhuriyeti
devletinin resmi ve ayrılmaz bir parçası haline geldiğini
|
- Fransa'da Kütahya doğumlu Ermeni Müzisyen Komitas'ın
anısına dikilen heykelde yeralan bir plaket üzerinde
sözde Ermeni soykırımı iddiasına yapılan göndermenin;
tam da Fransa Dışişleri Bakanı'nın Türkiye'ye yaptığı
ziyaret sırasında büyütülerek, rutin "ermeni
soykırımı" krizlerinden birinin çıkarılması
- Her sene Ermenilerin Osmanlı'dan gördüğü zulmü kutlamadan
edemeyen ABD Başkanı'nın açıklamasında "soykırım"
kelimesinin kullanılmamasının Türk medyasında bayram
havasında kullanılması
|
Ermeni sorunununun, ABD tarafından,
Türkiye - Avrupa ilişkilerine ince ayar yapmada hala bir
politika aracı olarak görüldüğünü |
| Tayyip Erdoğan'ın Denizli'de
yaptığı konuşmada Özal döneminin politikalarına yaptığı
övgünün gazetelerde yeralmaması |
Birilerinin Tayyip Erdoğan ile
Özal imgesini birleştirmeme konusunda hassas olduğunu;
Tayyip Erdoğan imgesini diğer siyasilerden ayıracak orta
ve uzun vadeli etüdün yapıldığını |
| HaberTürk'ten "Uğur İpekçi"'nin
köşesinde "Bülent Arınç Sabetayist'mi?" iddiasına
yer vermesi ve Hablemitoğlu'nun öldürülmeden bir hafta
önce Eskişehir'de yaptığı bir konuşmada, B. Arınç'ın bir
Kürt devleti kurulmasından yana olduğunu belirten bir
kaseti olduğunu söylediğini hatırlatması |
AK Parti içinde Bülent Arınç'a
yönelik rahatsızlığın ciddi anlamda arttığını ve Arınç'ın
bu gidişatı sadece inatçılığı ile durduramayacağını bildiğini;
kendi konumunu korumak için AKP'yi bölme tehdidini masaya
sürebileceğini |
- MGK Genel Başkanı'nın Almanya'da Türk derneklerini
bir çatı altında toplama toplantıları sırasında sarfettiği
sözlerin basına yansıması
- Bu sözler arasında, "başını kapamayı tozdan,
yağmurdan korunmak içindir", "Alırım boyayı
basarım parayı, Türkiye'nin iç ve dış borcunu para
basar, millete faizsiz kredi veririm, dış borcu kapatırım"
şeklinde ifadelerin yeralması
|
- Devletin en fazla stratejik ve analitik derinliğe
sahip olması gereken kurumunun başında yeralan isimlerin
refleks bir düşünce yapısına sahip olduklarını
- Dışişleri bürokrasisinin resmi belgeleri sızdırmama
konusunda yeteri kadar denetlenemediğini
- Almanya'nın Türkiye'nin Türk örgütlerine yönelik
bu aktif politikasından rahatsız olduğunu
|
|
Verilen dördüncü niyet mektubu çerçevesinde, Hazine'nin
piyasalar izin verdiği sürece; iç borç itfalarından
daha fazla borçlanarak Merkez Bankası'nda kullanabileceği
mevduatı arttıracak olması ve bu yolla daha önceki itfadan
daha az borçlanma politikasının terk edilmesi
|
- Birilerinin Türkiye'yi borç sarmalında tutmak için
gerekli mekanizmaları kurduğunu;
- niyet mektubundan önce basında yeralan; "aslında
Türkiye'nin borcu sanıldığı kadar yüksek değil",
"Dünya Bankası'nın kategorilendirmesine göre
Türkiye "ılımlı" borçlu" şeklindeki
haberlerin meyvelerini verdiğini
|
- Belediye Başkanı Gürbüz Çapan'a yönelik son günlerde
kurşunlama girişimlerinin artması
- Fransa'da, Kütahya doğumlu Ermeni müzisyon Gomidas'ın
adına açılan anıta, sözde Ermeni soykırımı ile ilgili
plaket yerleştirilmesinin, tam da Fransa Dışişleri
Bakanı'nın Türkiye'yi ziyareti sırasında abartılarak
medyaya sürülmesi
- Meclisspor'un 23 Nisan'da çocuklara karşı oynadığı
futbol karşılaşmasında gol atan Ermeni asıllı Kirkor'un
medya tarafından bir "Türkiye'yi çok seven Kirkor"
mizanseni içinde şişirilmesi
|
Sözde Ermeni soykırımı ile Ermeni
kökenli Türk vatandaşları konusunun Türkiye'nin politika
ve toplumsal dinamiklerinde yeniden canlandırılmaya başlanacağını
ve bundan rant üretmek isteyen çevrelerin hareketlendiğini |
| CHP lideri Deniz Baykal'ın askerden
gerekli sinyali alması üzerine, 23 Nisan'ı bir krize çevirmede
gerekli rolü üstlenmesi ve "dikkate almazlarsa çok
daha büyük sıkıntılar olur" şeklinde ifadelerle hükümete
yarı-muhtıra vermesi |
CHP ile devletin bazı derin odakları
arasında arka iletişim ve koordinasyon kanallarının iyi
işlediğini ve CHP'nin AKP sonrası için sağlam bir konuşlanma
peşinde olduğunu |
- İçişleri Bakanı Aksu’nun Antalya’da
bir derneğin şark köşesi açılışına katılması
- İçişleri Bakanı Aksu'nun Jandarma'nın; JİTEM'i çağrıştıran
bir isme sahip olan "İnsan Hakları Merkezi"
(JHİDEM)'nin açılışına katılması
|
Aksu'nun belli alanlarda köprü
görevinin bütün hızı ile sürdüğünü |
|
Cumhuriyet 'in uzun zamandan beri uygulamadığı , ana
sayfadan imzasız başyazı uygulamasına yeniden başvurarak;
"Hadi İslamcı basının orduya karşı olmasını anladıkta,
laik sayılan yayın organları da ordu karşıtlarına katılıyor"
şeklinde cümlelerle, laik cephedeki çatlaklardan duyduğu
rahatsızlığı dile getirmesi ve klasik "Aydınlanma
Çağı" söylemleri içinde ordunun Türkiye'yi İran
olmaktan kurtaracak tek güç olduğu tezini tekrarlaması
|
- İlhan Selçuk'un hala yaşadığını ve Cumhuriyet'in
başında olduğunu
- Cumhuriyet'in yeni konjonktürde vazgeçilmezliğini
belli çevrelere vurgulamak istediğini
|
| THY'deki kadrolaşma çalışmalarının
uçakların uçuşlarını bile etkilediği yolundaki haberlerin
hemen ardından, THY'nin iki uçağının Asya'ya uçarken motorlarının
durduğu haberlerinin gelmesi |
Türkiye'deki bürokratik kadroları
ellerinde tutanların; başlatılan savaş çerçevesinde ciddi
bir koordinasyon içinde olduklarını |
| 23 Nisan resepsiyona katılmayanlar
arasında Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal ile MİT Müsteşarı
Şenkal Atasagun'un da bulunması |
Kilit müsteşarların konumlarını
koruma konusunda bugünden vazgeçip, geleceğe yatırım yaptıklarını |
- IMF'ye Cumhuriyet tarihinin en ayrıntılı niyet
mektubunun verilmesi
- Sözkonusu niyet mektubu ile; Hazine'nin itfalardan
daha az borçlanma politikasından vazgeçerek; itfalardan
daha fazla borçlanmaya başlaması ve bu politika değişikliğinin
"Hazine'nin Merkez Bankası'nda ki kullanılabilir
mevduatının arttırılması" gibi bir gerekçe ile
açıklanması
- Hazine'nin uzun vadeli borçlanmayı sürdürerek, mevcut
yüksek faizleri uzun vadeye yayarak, Türkiye'nin borç
yükünü arttırması. (savaş biterken
385 günlük borçlanmada faiz %62.79 idi. 22 Nisan da
yapılan 300 günlük bono ihalesinde ise bileşik faiz
%56.48'e indi. İki hafta önce borçlanılan 3.2 katrilyon;
düşük faizle yapılsa Hazine vade bitiminde 150 trilyon
daha az ödeyecekti)
- Hazine ihaleleri öncesinde sürekli; "Şu tarih
borç ödemesi açısından kritik" haberlerinin yayılması
|
- Türkiye'nin borç dinamiklerinin, halk tarafından
değil, başka odaklar tarafından seçilenlerin elinde
olduğunu
- Türkiye'deki gizli gündemin Türkiye'nin borç yükünün
azaltılması değil, çoğaltılması olduğunu ve bu gündemin
ekonomi bürokrasisini kontrol altında tutan odakların
kontrolünde olduğunu
|
- Şener'in başını Tekel'in özelleştirmesi ile ilgili
Londra'da BAT ile yaptığı özel görüşmenin yediğinin
açıklanması
- Bulgaristan'ın Ceylan Holding'in Bulgaristan'daki
inşaatlarını durdurması üzerine Türkiye'nin Bulgaristan'dan
elektrik alımını kesmesi
- Koç’un Türk Telekom ortaklığı ile
ilgili girdiği ihalede, Bulgar Telekom şirketinin
satışında umudu kalmaması ve ABD'lilerin Bulgaristan'da
Koç aleyhine hükümete baskı yapması
|
- Koç Grubu'nun bir süre daha resmi olarak "hükümet
başarılı" çizgisinde duracağını ve yeni hükümete
çok iyi adapte olduğunu
- Türkiye'deki "anti-Amerikancı" çizgiye,
bir politika aracı olaraK daha uzun süre ihtiyaç duyulacağını
|
- Hürriyet'in ekonomi bürokrasisi yazarlarından Erdal
Sağlam'ın, Kamu Bankaları Yönetim Kurulu Başkanı Zeki
Sayın, Ziraat Bankası Genel Müdürü Can Akın Çağlar
ve Halk Bankası Tevfik Bilgin'in bankaların iştirakleri
yolu ile maaşlarını 30 milyar TL'ye çıkardığını haber
yapmasının ardından, haberini "Bu paranın hepsini
kendileri mi alıyor, bir kısmını başka yerlere mi
aktarıyor, bilmiyoruz" demesi...
- Kamu Bankaları Yönetim Kurulu Başkanı Zeki Sayın'ın
"Birilerinin nasırına bastık, kimsenin anormal
isteklerine evet demeyeceğiz. Korkunun ecele faydası
yok. Bunların sebebi alınıp ödenmeyen kredilerin ödenmek
istenmemesi, zorla bir şeylerin kamu bankalarına veya
iştiraklerine satış yapılmasının istenmesi ve bunlara
hayır denmesinin sonucu" şeklinde demeç vererek,
Erdal Sağlam'ın ortaya attığı iddiaları yalanlaması
|
Ekonomi yönetiminde yapılmaya
çalışılan değişikliklerin belli çevrelerin rant mekanizmalarını
ciddi anlamda boğmaya başladığını ve bu gibi durumlarda
sahaya salınan ekonomi "yazarlarının" kalemlerindeki
mürekkebi haketmeye çalıştığını |
| Koç Holding Başkanlığı'ndan ayrılmasına
rağmen, Otosan'ın başında kalan ve son olarak Suna Kıraç'ın
sağlık nedeni ile görevinden ayrılmasından sonra
Rahmi Koç'un Arçelik'in de yönetim kurulu başkanlığını
üstlenmesi |
Koç Holding bünyesinde holdingin
kontrolü ve yönü konusunda ciddi çalkalanmalar yaşandığını |
| Başbakan Yardımcısı ve Devlet
Bakanı Abdüllatif Şener'in doğumgününde Cavit Çağlar'la
bağlantılı tekstil fabrikasını açması |
AKP'de; Erdoğan'ın ile arasına
mesafe giren herkesin, kendisine taban oluşturma için
hareket geçtiğini |
| Melih Gökçek'in Tayyip Erdoğan'ı
yakın takibe alması ve resepsiyondan, balık restoranlarına
kadar sürekli kendisi ile görülmesi |
Tayyip Erdoğan'ın çevresinde;
"biz bu işi çözeriz" lobisinin arttığını ve
Erdoğan'ın bazı alanlarda kendini iyice çaresiz hissettiğini |
| 23 Nisan resepsiyonu çevresinde
oluşturulan krize; Star'ın manşetleri aracılığı ile start
verilmesi |
Fatih Çekirge'nin Ankara'da Eskişehir
yoluna çok sık gidip gelmeye başladığını |
- Toplam maliyeti 1.1 milyar dolar olan
6 AWACS uçağının alımı için alımı için onayın çıkması
- Orgeneral Asparuk'un Habertürk'ten
Taki Doğan'a, 23 Nisan resepsiyonu ile ilgili olarak
"Ne yapalım, çarşaf giydirip mi götürelim eşlerimizi"
demesi
|
Bazı kadroların almak istediklerini
aldıktan sonra daha rahat konuşmaya başladığını |
| Kamran İnan'ın
Hürriyet'ten Yener Süsoy'a verdiği röportajda : "Kissinger,
Kıbrıs'a girerken Dünya kamuoyunun baskısı var, elinizi
çabuk tutun diyor. Bizimkiler ada yöresinde mayın olduğunu
söylediğinde Amerika'nın cevabı "Merak etmeyin bir
tane bile yok, olursa size haber veririz, siz elinizi
kolunuzu sallaya sallaya girin dediler" şeklinde
bir tarihi sırrı açığa çıkarması |
Son zamanlarda önemli isimlerle
yapılan röportajlar aracılığı ile kamuoyuna hassas bilgi
sızdırma yönteminin iyice kökleşmeye başladığını
|
| Şişli Belediye
Başkanı Sarıgül'ün 12500 çocuğu Anıtkabir'e götürmesinin
Hürriyet ve Milliyet tarafından birinci sayfadan manşet
büyüklüğünde verilmesi |
- Aydın Doğan Grubu'nun Cumhuriyet ve ona sahip çıkanlar
konusunda çok hassas olduğunu
- Aydın Doğan Grubu'nun Şişli Belediye'sinde Sarıgül'ün
imzası ile çözülmeyi bekleyen bir yeşil alan sorunu
bulunduğunu ve Sarıgül'ün akıllı bir belediye başkanı
olduğunu
|
| |
|
|
|
|
ORTADOĞU'DA RAKİP
ŞEHİRLER YARATMAK
|
|
Irak'ta pandoranın kutusunu açan ABD, şimdi bu
kutunun içinden çıkanları nasıl yöneteceğine;
pek de acelesi varmış izlenimi uyandırmadan, karar
vermeye çalışıyor.
19 Mart tarihinde yayınladığımız Jeo-Kritik bünyesinde;
"NATO'nun 'Fundamentalist İslam' tehdidi
algılaması bağlamında ABD'nin İslam'ı çözme taktiği
: Şii'lik" başlığı ile yayınladığımız analizde
aynen şöyle demiştik :
Şii’liğin bölgede vurgulanması ile dünyada
İslam adına ön plana çıkarılacak şehirler (Kum,
Necef, Kerbela) Batı’nın alternatif veya kontra-İslam
algılamasını oluştururken, Sünni İslam’ı Kontra-İslam
anlayışı ile dengelemek isteği ve kendi içinde
çatıştırma hedefi belirginleşecektir. Bölgede
oynanacak bu oyun, ülkelerin değil şehirlerin
ön plana çıkacağı bir sürecin ağırlık kazanacağını
gösteriyor
Son günlerde Irak'ta Kerbela ve Necef merkezli
olarak; Şii nüfus ve liderler çevresinde dönen
olaylar bu tespiti fazlası ile doğrulamaktadır.
Bir yandan İran sınırına yakın Kut kentinde belediye
başkanlığını ilan eden Şii din adamı Seyid Abbas
Fadıl'ın ABD askerleri tarafından tutuklanmasına
adamları engel olmakta; diğer yandan Ayetullah
Muhammed Bekir El-Hakim Kerbela'daki Şii'lere
geçici yönetime karşı çıkmaları çağrısında bulunmakta;
Lübnan'daki İran destekli Hizbullah'ın ruhani
lideri Fadallah ile örgütün siyasi lideri Nasrallah
arasında ise kutsal kentler üzerinde fikir ayrılığı
yaşanmakta. Fadallah, İran merkezli Şii'lerin
çizgisinde kutsal kentin Kum olduğunu savunurken;
Nasrallah Arap milliyetçisi Şii'lerin çizgisinde
Kerbela ve Necef'i ön plana alan bir yaklaşımda.
Bu resme bir de, Suudi hükümetinden kendilerine
uygulanan ayrımcı politikanın değiştirilmesini
isteyen Suudi Şii'lerin lideri Şeyh Hasan Es-Saffar'ı
eklemekte fayda var.
Daha önce yaptığımız tespiti derinleştirme yolunda;
son olarak milyonlarca Şii'nin ellerinde siyah
İslam bayrakları ile Kerbela yoluna düşmeleri
ve Kerbela'da sadece Irak'lı Şii'lerin katılımı
ile bile 2 milyona varan bir "hacı"
kitlesi oluşması gerekli görsel desteği vermektedir.
Sözkonusu kitleler arasında bazıları "Şii-Sünni
elele, ABD dışarı" sloganları atarken
aslında oynanan oyunun farkındadırlar. Bu oyun
ABD'nin İslam'ı Şii'liği kullanarak ayrıştırma
oyunudur ve son günlerdeki gelişmeler hem Suudi
Arabistan'daki Mekke'ye; hem de İran'daki Kum'a
alternatif iki merkez çıkarmıştır ki; alternatif
bir hac yolunun yaratılması bile İslam ve dinamikleri
açısından çok dikkatli izlenmesi gereken bir süreçtir.
Emperyal bir gücün şehirleri kullanarak bir dini
bölmesi o dinin bütününü olduğu kadar; komşu ve
hedef iki ülkenin kendi içini de ayrıştırmakta
ve ABD bir taşla üç kuş vurmayı hedeflemektedir.
Tek sorun bütün bunları "rasyonel" düşünen
bir Batı kafası ile yaparken karşısında doğunun
özlerinden biri durmaktadır.
Şii'ler kendilerini zincirle dövüp kanatıyor diye
bölgeye acilen ambulans sevkeden kafa ile yukarıda
belirttiğimiz makro süreci dizayn eden kafa temelde
aynı kökten gelmektedir ve planın ne kadar başarılı
olacağı uygulanacak taktik kadar, gelecek zara
da bağlıdır.
|
|
|
|
"BU ADAMLAR
GİDİCİ"
vs
"BİZ SORUNUNUZU ÇÖZERİZ"
|
|
Geçenlerde Maliye Bakanı Unakıtan; Rusya'ya gitti
ve enerji konusunda belli görüşmelerde bulundu.
SESAR olarak edindiğimiz istihbarat gösteriyordu
ki; Unakıtan'ın Rusya'ya yaptığı ziyaret öncesinde;
daha önce Türkiye'nin enerji politikalarını yönlendiren
siyasi kadrolara bağlı bir takım çevreler Rusya'da
Unakıtan'ın ziyaret edeceği yerleri önceden ziyaret
ederek, Ruslara, "bu adamlar gidici, kendinizi
bağlamayın" mesajını vermişlerdi.
AKP'nin gidici olup olmadığını zaman gösterecek
fakat ortada olan bir gerçek var ki; Mart ayı
sonlarında Doğan Holding'in Nakkaştepe'deki tesislerinde
ABD büyükelçisi'nin koordinasyonunda Çevik Bir,
Aydın Doğan, Rahmi Koç, Ferit Şahenk gibi isimlerin
de katıldığı bir üst konsey toplantısı yapılması
bu süreçle doğrudan bağlantılıdır. 1 Nisan tarihli
Jeo-Kritik'te vurguladığımız üzere, bu toplantıda
AKP'yi bölme operasyonuna start verilmiştir.
SESAR der ki; bu süreç ne türban, ne "irticai"
kadrolaşma, ne de MGT genelgeleri ile ilgilidir.
Bu süreç; AKP'nin Türkiye'nin finans sektörü üzerinde
mevcut oligarşiyi kırma çabası ( bkz. Kamu Bankaları
yönetimine atanan isimler) , Türkiye'nin finans
dinamiklerini IMF endeksli borçlanma tabanlı bir
yapıdan kurtarıp alternatif yapılar kurmaya çalışması
(bkz. kar payı ortaklığı senetleri, vergi barışı
ile sağlanan kaynaklar) ve ekonomi yönetimine
getirmeye çalıştığı farklı yaklaşımlar (bzk. Merkez
Bankası başkanının muğlak bir güven endeksi üzerinden
faiz politikası belirlemesinin önüne geçilmeye
çalışılması) ile ilgilidir.
Erdoğan fincancı katırlarını fazlası ile ürkütmüştür
ve nasıl hocası Erbakan, kamuda havuz sistemini
uygulayacağını ilan etmesinin ardından; Başbakanlık'ta
din adamlarını ağırlama merkezli bir "irtica"
senaryosu devreye kondu ise; Tayyip Erdoğan'ın
da Türkiye'deki finans oligarşisini ciddi anlamda
yeniden dizayn çalışması sonucu ortaya 23 Nisan
krizleri çıkmış ve çıkacaktır da.
Bu süreçte; Erdoğan'ın yapacağı en büyük hata;
çevresinde toplanmaya başlayan "biz sizin
askerle sorununuzu çözeriz" diyen isimlere
vereceği prim olacaktır. AKP lideri yaşanan
bu çalkantıda; ordu ile sorununu bir kaç emekli
ve görevdeki paşa ile yapılacak görüşme ile çözülemeyeceğini
bilmesi ve planını çok daha makro boyutta çizmesi
gerekmektedir.
Keza; AKP liderinin, seçim öncesinde işadamları
zirveleri ile kurduğu ittifaklara fazla güvenmesi
de kendisini ilerde hayalkırıklığına uğratacaktır.
Erdoğan; bu ittifaktaki patronlardan bazılarının
kendisini sadece mevcut oligarşik yapıya karşı
bir mızrak ucu olarak kullandığını görebilmeli
ve bu isimlerin üst düzey devlet kadrolarından
gelecek bir sinyalle çok çabuk saf değiştirebileceğini
görmesi gerekir. Erdoğan; elindeki rant dağıtım
mekanizmalarının karşısında çok daha ciddi rant
mekanizmaları bulunduğunu iyi etüd etmelidir.
(Akşam gazetesinde Tuncay Özkan'ın son günlerde
yazdığı "milli savunma" yazıları bu
çerçevede çok iyi analiz edilmelidir).
AKP'nin orta ve uzun vadeli iktidar macerasını;
TSK, medya, sivil toplum ve akademi çevreleri
arasındaki kemikleşmeyi önlemedeki başarısı belirleyecektir.
28 Şubat sürecinde oluşan bu ittifakı bölmediği
takdirde; AKP liderinin emekli ve görevli askeri
kadrolarla yapacağı hiç bir temasın faydası ve
anlamı yoktur. Bu yolda güvenmesi gereken ne sürekli
görüştüğü ABD'li "görevliler", ne çevresinde
kendisi ile TSK arasında köprü kuracağını söyleyerek
dolaşan rant balıklarıdır.
Erdoğan'ı yine sadece kendi taktik/strateji dehası
kurtarabilir ki bu tüccar siyasetten çok farklı
bir soluğu gerektirmektedir. Aksi takdirde;
önümüzdeki dönemde yerel seçimlerle genel seçimlerin
birleştirildiği bir Türkiye tablosu gittikçe daha
olası bir hal almaktadır.
|
|
|
|
DERİN DEVLET
ÇATALLAŞIRKEN
AĞAR - UZAN İKİLİSİ
|
|
Geçenlerde DYP lideri Ağar, Kadir Has Üniversitesi'nde
ilginç bir ifade kullandı : "Türk
demokrasisi yazılan ve yazılmayan esaslar üzerine
bina edilmiştir. Yazılmayan esaslar , yazılan
ve bilinen esaslar kadar önemlidir. Milli Hakimiyet
stratejisinin önemini anlamayanlar politika üretme
ve devlet olma becerisini gösteremezler"
Kırmızı kitaptan fırlamışcasına ortaya konulan
bu cümle aylardır Ankara kulislerinde dolaşan
"Derin devlet Ağar'a çalışıyor" yolundaki
tespitlerin somut bir ifadesi idi sanki.
DYP liderinin Türkiye'de örülmeye çalışılan yeni
milliyetçilik altyapısını en doğru şekilde okuyup,
kendisini bu örgüye en uygun noktada konuşlandırmak
istediği ve Türkiye'de derin devlet içinde yaşanan
çatallanmada bir köprü işlevine soyunduğu görülüyor.
Yukarıdaki cümleyi sarf eden Ağar, bir yandan
da 23 Nisan resepsiyona katılıp, "Milletin
Meclisi'ni boykot etmem" mesajı veriyor.
"Milli Hakimiyet" stratejisinden sözeden
Ağar bir yandan da Erdoğan'ın ortaya attığı "başkanlık
sistemi " tartışmasına destek vererek;Türkiye'yi
bir federasyona sürükleyecek kadar makro bir süreci
görmezden gelebiliyor.
SESAR olarak; DYP liderinin, Türkiye'de belli
kadrolar arasında yaşanan "milliyetçilik
ama hangisi" tartışmasının litmus testi olarak
çok yakından takip edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Öte tarafta; savaş öncesinde iddialı bir reklam
kampanyası düzenleyerek, ABD'ye karşı net bir
tavır koyan Cem Uzan'ın bu net tavrında belli
ince ayarlara gittiği ve iç politika üzerinden
kendisine yol açmaya ağırlık verdiği gözleniyor.
NATO - Küre eksenli bir "milliyetçilik"
kurgulamak isteyen güçlerle; Türkiye eksenli bir
milliyetçilik kurgulamak isteyenler arasındaki
çatışma önümüzdeki süreçte sağdan iki partiyi
ön plana çıkaracaktır. Bunlardan biri Ağar'ın
DYP'si; diğeri Cem Uzan'ın Genç Partisi'dir.
Türkiye organizmasının derinlerini takip etmek
isteyenler bu iki liderin çizgisini ve söylemini
çok iyi okumalıdırlar.
|
|
|