<%@language=vbscript codepage=1254%> <% Response.Expires = -1000 Response.Buffer = TRUE Response.CacheControl ="private" %>
   
JEO-KRİTİK 
Sayı : 11
Haftalık Analitik Bülten
(www.sesar.com.tr)
28 Nisan 2003
MGK vs MGT

(Bir İstihbarat Savaşı)


Son zamanlarda bir MGK vs. MGT gerilimi yaşanıyor. MGK'nın ne olduğu herkesin malumu da; MGT'nin; Erbakan'ın kontrolünde, Almanya merkezli ve devlet katında irticai faaliyetleri nedeni ile sürekli sorunlu konumda olan Milli Görüş Teşkilatı olduğunu hatırlatmakta fayda olabilir.

Son günlerde, MGK, başındaki paşanın Almanya'da Türk sivil toplum derneklerini bir çatı altında toplamak maksadı ile gerçekleştirdiği toplantılarda sarfettiği sözlerle; diğeri ise Dışişleri Bakanı Gül'ün büyükelçiliklere yolladığı ve Fettullah Gülen cemaati ile MGT gibi teşkilatlarla daha sıkı temas kurulması yolundaki, devlet katında sorun yaratan genelgesi ile gündeme geldi.

Görüntülere bakıldığında; ortada klasik bir "irtica tehdidi" senaryosu mevcutdu. İrtica tehdidine karşı hassas kadrolar ile; yıllardır taban gücünü İslamcı kesimlerden alan bir iktidarın karşılıklı restleşmesi ve birbirlerine karşı sınırları yoklaması olarak algılandı son durum.

Tuncer Kılıç Paşa'nın kafa yapısının bu bahane ile vulgarize edilerek medya sayfalarına taşınması bu mizansenin ilginç ve önemli bir ayrıntısını oluştururken; bazı kalemler; madem devlet MGT'yi tehdit görüyor, o zaman Tuncer Kılıç Paşa olsun, ondan önceki MGK Genel Sekreteri olsun; bu kurumun da dahil olduğu sivil toplum örgütleri ile niye görüşmeler yapıyordu diye soramadan edemedi.

Aslında herkesin gözü önünde yaşanan bu oyun; bir irtica değil; bir istihbarat savaşıydı; hem ülke içinde, hem de ülkeler arasında.

SESAR; medya sayfalarına devlet & MGT çekişmesi olarak saçılan haberlerin aslında MGT üzerinde kontrolü kaçırmak istemeyen iç istihbarat çevreleri ile; Türk diasporasının Avrupa'da örgütlenmesi üzerindeki hakimiyetini kaybetmek istemeyen dış istihbarat çevreleri arasında bir savaş olduğunu analiz etmektedir.

Bilenler bilir ki; MGT aslında devletin içinde hayli derin kolları bulunan ve "toplumla ilişkiler" kadroları tarafından bayağı sıkı şekilde denetlenen yarı-resmi bir yapılanmadır. Yapısı itibarı ile Almanya ile Türkiye'nin derin kadroları arasında bir yerde dengede durur. Bu denge öyle bir dengedir ki; Türkiye'nin ve Almanya'nın iç dengelerine etki edemeyeceği bir alanda, ilgili birimlerin operasyonel ihtiyaçları doğrultusunda fazlası ile kullanılır.

Bunlar "ortadayken", tam da AKP'nin, Almanya'da, "muhafazakar demokratlar" ismi altında MGT alternatifi bir yapı kurmaya çalıştığı sırada patlayan MGT krizi; arka plandaki gerçekleri maskeleyen bir çok yanıltıcı unsurla medyaya yansımıştır.

Abdullah Gül'ün Dışişleri mensuplarına yolladığı genelgeyi savunurken sarfettiği; "Bu kuruluşları başka ülkelerin ve istihbarat örgütlerinin kucağına atmak yerine kazanmak önemli." şeklindeki sözleri çok dikkatlice tahlil edilmelidir. Gül'ün bu kaygıları dile getirdiği bir ortamda; devletin en derin ve boyutlu istihbari ve analitik kapasitesine sahip olması gereken bir kurumun, MGT'yi "düşman" ilan etmesi; Türkiye'nin çıkarlarından çok, Türkiye ile birlikte bu yapıları kontrol eden yabancı istihbarat servislerinin ekmeğine yağ sürmüştür.

Bu krizin; MGT'nin AK Parti aracılığı ile alternatifinin yaratıldığı bir ortamda gerçekleşmesi; sadece Erdoğan & Erbakan ekseninde değil; ABD - Almanya ekseninde okunması gereken bir durumdur.

Sözkonusu başka konular olduğunda askerin kutsallığı üzerinden tez üretmeyi çok iyi bilen Ertuğrul Özkök gibi bir kalemin ise, Tuncer Kılıç Paşa'nın Avrupa'daki faaliyetlerini, hem de Tuncer Kılıç'ın "bir yobazı haşladığı" bir konjonktürde eleştirerek, "bu tür bir örgütlenmeyi üstlenmesi gereken kişi MGK Genel Sekreteri'mi olması gerekirdi?" şeklinde soru sorması; bu olaydan en çok hangi dış istihbarat servislerinin rahatsız olduğunu açığa vurması açısından önemli bir göstergedir.

Dünyada "İslam", kızışan stratejik oyun tahtası üzerinde gittikçe çok değerli bir küresel kağıt haline gelmektedir. Bu kağıt üzerinde kurulacak her türlü kontrol / spekülasyon mekanizmasının daha fazla önem kazandığı bir ortamda; aslında rutin olması gereken bir Dışişleri Bakanlığı genelgesi üzerinden çıkartılan ve aylar sonra medyaya düşen kriptolarla beslenen bu kriz; klasik bir "laik devlet" , "irticai kadrolar" krizi değildir.

Gözünüzün önünde rafine, psikolojik harp destekli bir istihbarat savaşı yaşanmaktadır. Keyifle izlemenizi tavsiye ederiz.

 

 

GÖLGE İLE SAVAŞIRKEN KUKLACI İLE STRATEJİK İŞBİRLİĞİ


Her gölge oyununun beş temel unsuru vardır :

1) Gölgelerin üzerinde oynadığı zemin

2) Gölgeye şekil veren obje

3) Objeyi aydınlatan ışık

4) Objeyi oynatan kuklacı

5) Perdenin önündeki seyirci

Türkiye'de ve dünyada; iktidar her geçen gün özel odakların ve istihbari yapıların eline geçtikçe devlet-siyaset-ordu üçlemesi gittikçe bir gölge oyununa dönüşmekte ve kamuoyu denilen kitle ise bu gölge oyununu şartsız izleme konumuna sokulmaktadır.

SESAR olarak 13 Ocak'ta yayınladığımız "TSK ile AKP'nin Gölge Dansı" başlıklı Jeo-Kritik'te aşağıdaki tespitte bulunmuştuk :

AKP ve TSK, benzer güçler tarafından yıpratıcı bir psikolojik arenanın tam ortasına yerleştirilmişlerdir. Birbirine karşı şartlandırılmış bu iki odak kendi iç çelişkilerini görmezden gelip, "diğeri"ne karşı dış güçleri dengeleyici unsur olarak kullanmaktadır. Bu iki odağı psikolojik arenanın ortasına çeken güçlerin amacı, iki tarafı da yıpratarak kendi manevra alanlarını maksimize etmektir

"23 Nisan" krizi adı altında son yaşanan gelişmeler, bu tespitin gösterdiği yönde derinleşen bir sürecin mevcut olduğunu ve AKP ile TSK'nın gölge dansının sürdüğünü göstermektedir.

Bu iki cephenin iki sembol ismine bakıldığında;bir tarafta

"Düğüne giden dindar bir kadını oynamaya davet etseler önce günahtır diye çekinir, oynamak istemez. Daha sonra ısrarlara dayanamaz. Allahım beni affet diyerek oynamaya başlar. Daha sonra müzik hızlanınca o da temposunu arttırır Allahım bir günah yaz, bir yazma demeye başlar. Daha sonra hızını alamaz. Allahım ister yaz, ister yazma der. Sonra da yazarsan yaz demeye başlar."

diyen bir MGK başkanı. Diğer tarafta

"O resepsiyona göğüs dekolteli katılanlar da oldu. Esas tehdid onlar"

diyen bir Meclis Başkanı.

Bu sözler perdede oynanan gölge oyununun en büyük emarelerindendir. AKP iktidarının son bir kaç ayını incelediğimizde; bu perdenin üzerine yansıyan gölgeler değişse de, değişmeyen bir şey vardır ki; o da bu oyunun gölgeleri üzerinden politika üretmekten kurtulamayan devlet ve siyaset odakları nihai olarak birbirlerini yıpratmakta ve içine düştükleri mantıksal girdaptan kurtulamamaktadırlar.

Ayrılıkçı Kürt gruplarla çatışırken ve Kuzey Irak'ta Kürdistan kurulmasını "casus belli" ilan ederken; bölgedeki politikalarını Kürtler üzerine kuran emperyal güçlerle "stratejik işbirliği" yapan bir devlet gölgeyle savaşırken, kuklacısıyla işbirliği yapar konumdadır.

Yaşanan son "23 Nisan" krizi; bu kapsamda incelendiğinde;

1) Gölge oyunlarını yansıtma konusunda, içselleştirdiği oto-kontrol mekanizmaları ile hayli ustalaşmış ve uzmanlaşmış bir medya perdesi üzerine yansıtılan klişeleşmiş "irtica" görüntüleri. (İran heyetinin ziyareti bu açıdan malzemede sıkıntı çekilmemesini sağlamıştır.)

2) Ana sayfadan büyütülen fotoğraflar ve belli odakları ziyaret edip oradan aldıkları bilgilere "elimize geçen kripto", "ulaştığımız belge" gibi başlıklar altında belli açılardan ışık tutmaya fazlası ile meyilli ışıkçı konumunda köşe yazarları;

3) Kendilerinin oynanan oyunun sadece bir parçası olduğunu, ışık kaynaklarının kendilerinin kontrolünde olmadığını ve nihayetinde bir küresel kuklacının sopalarının ucunda şu ya da bu şekilde varolduklarını unutup; kendilerinin değil perde üzerine düşen gölgeleri üzerinden siyaset yürütüleceğini dikkate almadan hareket eden bir AKP ve perdenin arkasındaki kuklacıları dikkate almadan, sadece gölgeler ve onun kaynağı objelerle uğraşmak üzerine milli politika kuran devlet kurumları;

4) Nihayetinde amacı perde önündeki seyircilerin algılamasını manipule ederek, perdedeki oyunu yönlendirmek olan ve bu amaçla ışıkçısından objelerine kadar bir çok unsuru sürekli kontrol etmeye çalışan kuklacı emperyal güçler ve uzantıları

ile bir gölge oyununun bütün özelliklerini taşımaktadır.

Bu gölge oyununun en kızıştığı noktada, ABD büyükelçisinin Ankara'da neredeyse resmi bir arabulucu konumuna yükselmesi; ABD büyükelçiliğinin Ankara'nın siyasi trafiğini idare edebilmek için neredeyse Washington'dan fazladan stajyer CIA ajanı getirecek konuma gelmesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti mekanizmalarının oynanan gölge oyunları ile nasıl ayrıştırıldığının acı bir göstergesidir.

Bu gölge oyunu dört ayrı seviyede analiz edilebilir ve yorumlanabilir.

1) Perde üzerindeki gölgeler seviyesinde analiz maalesef sadece basın tarafından değil, çok daha derin ve ayrıntılı analiz ve strateji üretme iddiasında bulunan resmi ve özel kurumlar tarafından da yapılmakta ve ortaya yukarıdaki tespitlere benzer garabetler; "şu ülkenin ferahlaması için başörtüsünü çıkarsa ne olur ki" tarzı çözüm önerileri atılabilmektedir.

2) Gölge objeleri düzeyinde analiz; bu gölge oyununun perde arkasında kimler olduğunun farkındadır fakat bu objelerin kendi özgür iradelerine gereğinden fazla prim vererek; ne ışık kaynağı , ne de kuklacıyı anlama becerisini gösteremezler. Türkiye'nin Kuzey Irak'ta gözlerinin önünde ve kendi sağladığı imkanlarla çöken resmi politikası; "Kürtler"in bir makro-küresel planda bir gölge objesi olduğunun idrakına varmadan ve onları esas tehdit olarak gören miyopluğun sonucudur. Bu düzeyde analiz yapanlar "derin devlet"in kurmayları olup; en fazla küresel kuklacıların işine yararlar.

3) Işık kaynağı; bu gölge oyununun kavramsal boyutunu içerir. Aynı obje; kavramsal boyut kimin hakimiyetindeyse, farklı ışık kaynakları ve açılarından farklı gölgeler üretebilir. Birileri açısından Türkiye'nin faizsiz kazanç bonoları çıkartarak İslami sermayeyi Türkiye'ye çekmeye çalışması bir artı iken, farklı bir ışık ve açı ile perdeyi aydınlatanlar bunu seyirciye Türkiye'nin kötüye gidişi olarak göstermek isteyecektir. Obje aynı; algılama farklıdır. Medyada haberler objeleri ; manşetler ve köşe yazıları ışığı ayarlamak, konuşlandırmak için kullanılan unsurlardır.

4) Kuklacı düzeyinde analiz ise en kapsamlı ve en doğru analiz olup; büyük ve emperyal devletler ve odaklar küresel resmi bu boyutta analiz eder ve yorumlarlar. Türkiye'de çeşitli bünyelerde bu düzeyde analizler yapılsa da; bunlar akademik bir fikir jimnastiğinden öte gidememekte ve bu analiz/strateji boyutu Türkiye Cumhuriyeti devleti politikalarına hiç bir şekilde yansıyamamaktadır.

Bu dört analiz seviyesi, dört farklı davranış ve politika tarzını ortaya koyacaktır ki; son gelişmeler Türkiye'deki siyaset ve devlet kurumlarının 1 ve 2. düzeyin üzerine çıkamadığını; 3. ve dördüncü boyutların ise çoğunlukla dış kaynaklar tarafından kontrol edildiğini göstermektedir.

Dokusunda İslamın çok derin köklerinin bulunduğu bir toplumda İslam'ın şu yada bu şekilde bir imgesini doğru okumak ve bu imge arkasındaki dinamikleri doğru analiz etmekten yoksun devlet kadroları; gölge perdesine birileri tarafından yansıtılan "irtica" tehdidini veri olarak ele alıp; bu gölge veri üzerinden iyiniyetli olarak politika üretirken, kendileri de bu perde üzerinden bir gölge olmaktan öteye gidememekte ve perdenin arkasındaki esas kuklacıyı teşhis edememektedirler.

Cumhuriyet, cumhuriyeti korumak adına, en fazla ikinci seviyede analiz yapabilen kadroların elinde, dördüncü seviyede analiz yapabilen dış güçlerin kontrolünde ve üçüncü seviyede kontrol edilen bir medyanın eşliğinde hedefsiz ve misyonsuz bir şekilde rol almaktadır.


 

SÖZEL GÖSTERGELER
 
Gösterge
Gösterdiği
   
  • Gül, Riyad'ta toplanan Irak'ın komşuları toplantısında yayınlanan bildirinin ABD aleyhinde olmaması için elinden geleni yapması sonucu; "ABD'nin Suriye'yi tehdidinin kınandığına" dair ifadenin metinden çıkarılması; metinde "Amerikan işgal güçleri" yerine sadece "işgal güçleri" ifadesi kullanılması; "İşgal güçler derhal çekilmeli" ifadesine karşı , "gerçekçi olun adamlar nasıl derhal çıksın" şeklinde tepki vererek metinden "derhal" kelimesinin çıkartılması

  • Daha önce yine Powell'dan gelen telefon ile Suriye gezisini iptal eden Dışişleri Bakanı Gül'ün; bu sefer Powell'ın Suriye'yi ziyaret etmesinin hemen ardından Suriye gezisini tekrar gündeme alması

  • Gül'ün, Habur Sınır kapısına alternatif bir kapının açılması için Gümrük Müsteşarlığı'na yazdığı yazıda; "ABD Büyükelçiliği'nden de görüş alınması"nı istemesi
  • Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün kafa yapısını

  • Dışişleri Bakanı'nın; ABD yönetimi içindeki çatlağı; Powell ile eşgüdümlü hareket ederek Türkiye lehine döndürmek gibi bir hayale sahip olduğunu

  • Türkiye'nin Ortadoğu'da lider ülke olarak görülme ihtimalinin olmadığını

  • Ankara'daki ABD büyükelçiliğinin Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi ve ayrılmaz bir parçası haline geldiğini
  • Fransa'da Kütahya doğumlu Ermeni Müzisyen Komitas'ın anısına dikilen heykelde yeralan bir plaket üzerinde sözde Ermeni soykırımı iddiasına yapılan göndermenin; tam da Fransa Dışişleri Bakanı'nın Türkiye'ye yaptığı ziyaret sırasında büyütülerek, rutin "ermeni soykırımı" krizlerinden birinin çıkarılması

  • Her sene Ermenilerin Osmanlı'dan gördüğü zulmü kutlamadan edemeyen ABD Başkanı'nın açıklamasında "soykırım" kelimesinin kullanılmamasının Türk medyasında bayram havasında kullanılması
Ermeni sorunununun, ABD tarafından, Türkiye - Avrupa ilişkilerine ince ayar yapmada hala bir politika aracı olarak görüldüğünü
Tayyip Erdoğan'ın Denizli'de yaptığı konuşmada Özal döneminin politikalarına yaptığı övgünün gazetelerde yeralmaması Birilerinin Tayyip Erdoğan ile Özal imgesini birleştirmeme konusunda hassas olduğunu; Tayyip Erdoğan imgesini diğer siyasilerden ayıracak orta ve uzun vadeli etüdün yapıldığını
HaberTürk'ten "Uğur İpekçi"'nin köşesinde "Bülent Arınç Sabetayist'mi?" iddiasına yer vermesi ve Hablemitoğlu'nun öldürülmeden bir hafta önce Eskişehir'de yaptığı bir konuşmada, B. Arınç'ın bir Kürt devleti kurulmasından yana olduğunu belirten bir kaseti olduğunu söylediğini hatırlatması AK Parti içinde Bülent Arınç'a yönelik rahatsızlığın ciddi anlamda arttığını ve Arınç'ın bu gidişatı sadece inatçılığı ile durduramayacağını bildiğini; kendi konumunu korumak için AKP'yi bölme tehdidini masaya sürebileceğini
  • MGK Genel Başkanı'nın Almanya'da Türk derneklerini bir çatı altında toplama toplantıları sırasında sarfettiği sözlerin basına yansıması

  • Bu sözler arasında, "başını kapamayı tozdan, yağmurdan korunmak içindir", "Alırım boyayı basarım parayı, Türkiye'nin iç ve dış borcunu para basar, millete faizsiz kredi veririm, dış borcu kapatırım" şeklinde ifadelerin yeralması
  • Devletin en fazla stratejik ve analitik derinliğe sahip olması gereken kurumunun başında yeralan isimlerin refleks bir düşünce yapısına sahip olduklarını

  • Dışişleri bürokrasisinin resmi belgeleri sızdırmama konusunda yeteri kadar denetlenemediğini

  • Almanya'nın Türkiye'nin Türk örgütlerine yönelik bu aktif politikasından rahatsız olduğunu

Verilen dördüncü niyet mektubu çerçevesinde, Hazine'nin piyasalar izin verdiği sürece; iç borç itfalarından daha fazla borçlanarak Merkez Bankası'nda kullanabileceği mevduatı arttıracak olması ve bu yolla daha önceki itfadan daha az borçlanma politikasının terk edilmesi

 

  • Birilerinin Türkiye'yi borç sarmalında tutmak için gerekli mekanizmaları kurduğunu;
  • niyet mektubundan önce basında yeralan; "aslında Türkiye'nin borcu sanıldığı kadar yüksek değil", "Dünya Bankası'nın kategorilendirmesine göre Türkiye "ılımlı" borçlu" şeklindeki haberlerin meyvelerini verdiğini
  • Belediye Başkanı Gürbüz Çapan'a yönelik son günlerde kurşunlama girişimlerinin artması

  • Fransa'da, Kütahya doğumlu Ermeni müzisyon Gomidas'ın adına açılan anıta, sözde Ermeni soykırımı ile ilgili plaket yerleştirilmesinin, tam da Fransa Dışişleri Bakanı'nın Türkiye'yi ziyareti sırasında abartılarak medyaya sürülmesi

  • Meclisspor'un 23 Nisan'da çocuklara karşı oynadığı futbol karşılaşmasında gol atan Ermeni asıllı Kirkor'un medya tarafından bir "Türkiye'yi çok seven Kirkor" mizanseni içinde şişirilmesi
Sözde Ermeni soykırımı ile Ermeni kökenli Türk vatandaşları konusunun Türkiye'nin politika ve toplumsal dinamiklerinde yeniden canlandırılmaya başlanacağını ve bundan rant üretmek isteyen çevrelerin hareketlendiğini
CHP lideri Deniz Baykal'ın askerden gerekli sinyali alması üzerine, 23 Nisan'ı bir krize çevirmede gerekli rolü üstlenmesi ve "dikkate almazlarsa çok daha büyük sıkıntılar olur" şeklinde ifadelerle hükümete yarı-muhtıra vermesi CHP ile devletin bazı derin odakları arasında arka iletişim ve koordinasyon kanallarının iyi işlediğini ve CHP'nin AKP sonrası için sağlam bir konuşlanma peşinde olduğunu
  • İçişleri Bakanı Aksu’nun Antalya’da bir derneğin şark köşesi açılışına katılması

  • İçişleri Bakanı Aksu'nun Jandarma'nın; JİTEM'i çağrıştıran bir isme sahip olan "İnsan Hakları Merkezi" (JHİDEM)'nin açılışına katılması

Aksu'nun belli alanlarda köprü görevinin bütün hızı ile sürdüğünü

Cumhuriyet 'in uzun zamandan beri uygulamadığı , ana sayfadan imzasız başyazı uygulamasına yeniden başvurarak; "Hadi İslamcı basının orduya karşı olmasını anladıkta, laik sayılan yayın organları da ordu karşıtlarına katılıyor" şeklinde cümlelerle, laik cephedeki çatlaklardan duyduğu rahatsızlığı dile getirmesi ve klasik "Aydınlanma Çağı" söylemleri içinde ordunun Türkiye'yi İran olmaktan kurtaracak tek güç olduğu tezini tekrarlaması

 

  • İlhan Selçuk'un hala yaşadığını ve Cumhuriyet'in başında olduğunu

  • Cumhuriyet'in yeni konjonktürde vazgeçilmezliğini belli çevrelere vurgulamak istediğini
THY'deki kadrolaşma çalışmalarının uçakların uçuşlarını bile etkilediği yolundaki haberlerin hemen ardından, THY'nin iki uçağının Asya'ya uçarken motorlarının durduğu haberlerinin gelmesi Türkiye'deki bürokratik kadroları ellerinde tutanların; başlatılan savaş çerçevesinde ciddi bir koordinasyon içinde olduklarını
23 Nisan resepsiyona katılmayanlar arasında Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal ile MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun'un da bulunması Kilit müsteşarların konumlarını koruma konusunda bugünden vazgeçip, geleceğe yatırım yaptıklarını
  • IMF'ye Cumhuriyet tarihinin en ayrıntılı niyet mektubunun verilmesi

  • Sözkonusu niyet mektubu ile; Hazine'nin itfalardan daha az borçlanma politikasından vazgeçerek; itfalardan daha fazla borçlanmaya başlaması ve bu politika değişikliğinin "Hazine'nin Merkez Bankası'nda ki kullanılabilir mevduatının arttırılması" gibi bir gerekçe ile açıklanması

  • Hazine'nin uzun vadeli borçlanmayı sürdürerek, mevcut yüksek faizleri uzun vadeye yayarak, Türkiye'nin borç yükünü arttırması. (savaş biterken 385 günlük borçlanmada faiz %62.79 idi. 22 Nisan da yapılan 300 günlük bono ihalesinde ise bileşik faiz %56.48'e indi. İki hafta önce borçlanılan 3.2 katrilyon; düşük faizle yapılsa Hazine vade bitiminde 150 trilyon daha az ödeyecekti)

  • Hazine ihaleleri öncesinde sürekli; "Şu tarih borç ödemesi açısından kritik" haberlerinin yayılması

 

  • Türkiye'nin borç dinamiklerinin, halk tarafından değil, başka odaklar tarafından seçilenlerin elinde olduğunu

  • Türkiye'deki gizli gündemin Türkiye'nin borç yükünün azaltılması değil, çoğaltılması olduğunu ve bu gündemin ekonomi bürokrasisini kontrol altında tutan odakların kontrolünde olduğunu
  • Şener'in başını Tekel'in özelleştirmesi ile ilgili Londra'da BAT ile yaptığı özel görüşmenin yediğinin açıklanması

  • Bulgaristan'ın Ceylan Holding'in Bulgaristan'daki inşaatlarını durdurması üzerine Türkiye'nin Bulgaristan'dan elektrik alımını kesmesi

  • Koç’un Türk Telekom ortaklığı ile ilgili girdiği ihalede, Bulgar Telekom şirketinin satışında umudu kalmaması ve ABD'lilerin Bulgaristan'da Koç aleyhine hükümete baskı yapması
  • Koç Grubu'nun bir süre daha resmi olarak "hükümet başarılı" çizgisinde duracağını ve yeni hükümete çok iyi adapte olduğunu

  • Türkiye'deki "anti-Amerikancı" çizgiye, bir politika aracı olaraK daha uzun süre ihtiyaç duyulacağını
  • Hürriyet'in ekonomi bürokrasisi yazarlarından Erdal Sağlam'ın, Kamu Bankaları Yönetim Kurulu Başkanı Zeki Sayın, Ziraat Bankası Genel Müdürü Can Akın Çağlar ve Halk Bankası Tevfik Bilgin'in bankaların iştirakleri yolu ile maaşlarını 30 milyar TL'ye çıkardığını haber yapmasının ardından, haberini "Bu paranın hepsini kendileri mi alıyor, bir kısmını başka yerlere mi aktarıyor, bilmiyoruz" demesi...

  • Kamu Bankaları Yönetim Kurulu Başkanı Zeki Sayın'ın "Birilerinin nasırına bastık, kimsenin anormal isteklerine evet demeyeceğiz. Korkunun ecele faydası yok. Bunların sebebi alınıp ödenmeyen kredilerin ödenmek istenmemesi, zorla bir şeylerin kamu bankalarına veya iştiraklerine satış yapılmasının istenmesi ve bunlara hayır denmesinin sonucu" şeklinde demeç vererek, Erdal Sağlam'ın ortaya attığı iddiaları yalanlaması
Ekonomi yönetiminde yapılmaya çalışılan değişikliklerin belli çevrelerin rant mekanizmalarını ciddi anlamda boğmaya başladığını ve bu gibi durumlarda sahaya salınan ekonomi "yazarlarının" kalemlerindeki mürekkebi haketmeye çalıştığını
Koç Holding Başkanlığı'ndan ayrılmasına rağmen, Otosan'ın başında kalan ve son olarak Suna Kıraç'ın sağlık nedeni ile görevinden ayrılmasından sonra Rahmi Koç'un Arçelik'in de yönetim kurulu başkanlığını üstlenmesi Koç Holding bünyesinde holdingin kontrolü ve yönü konusunda ciddi çalkalanmalar yaşandığını
Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Abdüllatif Şener'in doğumgününde Cavit Çağlar'la bağlantılı tekstil fabrikasını açması AKP'de; Erdoğan'ın ile arasına mesafe giren herkesin, kendisine taban oluşturma için hareket geçtiğini
Melih Gökçek'in Tayyip Erdoğan'ı yakın takibe alması ve resepsiyondan, balık restoranlarına kadar sürekli kendisi ile görülmesi Tayyip Erdoğan'ın çevresinde; "biz bu işi çözeriz" lobisinin arttığını ve Erdoğan'ın bazı alanlarda kendini iyice çaresiz hissettiğini
23 Nisan resepsiyonu çevresinde oluşturulan krize; Star'ın manşetleri aracılığı ile start verilmesi Fatih Çekirge'nin Ankara'da Eskişehir yoluna çok sık gidip gelmeye başladığını
  • Toplam maliyeti 1.1 milyar dolar olan 6 AWACS uçağının alımı için alımı için onayın çıkması

  • Orgeneral Asparuk'un Habertürk'ten Taki Doğan'a, 23 Nisan resepsiyonu ile ilgili olarak "Ne yapalım, çarşaf giydirip mi götürelim eşlerimizi" demesi
Bazı kadroların almak istediklerini aldıktan sonra daha rahat konuşmaya başladığını
Kamran İnan'ın Hürriyet'ten Yener Süsoy'a verdiği röportajda : "Kissinger, Kıbrıs'a girerken Dünya kamuoyunun baskısı var, elinizi çabuk tutun diyor. Bizimkiler ada yöresinde mayın olduğunu söylediğinde Amerika'nın cevabı "Merak etmeyin bir tane bile yok, olursa size haber veririz, siz elinizi kolunuzu sallaya sallaya girin dediler" şeklinde bir tarihi sırrı açığa çıkarması Son zamanlarda önemli isimlerle yapılan röportajlar aracılığı ile kamuoyuna hassas bilgi sızdırma yönteminin iyice kökleşmeye başladığını

Şişli Belediye Başkanı Sarıgül'ün 12500 çocuğu Anıtkabir'e götürmesinin Hürriyet ve Milliyet tarafından birinci sayfadan manşet büyüklüğünde verilmesi
  • Aydın Doğan Grubu'nun Cumhuriyet ve ona sahip çıkanlar konusunda çok hassas olduğunu

  • Aydın Doğan Grubu'nun Şişli Belediye'sinde Sarıgül'ün imzası ile çözülmeyi bekleyen bir yeşil alan sorunu bulunduğunu ve Sarıgül'ün akıllı bir belediye başkanı olduğunu
   

 

ORTADOĞU'DA RAKİP ŞEHİRLER YARATMAK

Irak'ta pandoranın kutusunu açan ABD, şimdi bu kutunun içinden çıkanları nasıl yöneteceğine; pek de acelesi varmış izlenimi uyandırmadan, karar vermeye çalışıyor.

19 Mart tarihinde yayınladığımız Jeo-Kritik bünyesinde; "NATO'nun 'Fundamentalist İslam' tehdidi algılaması bağlamında ABD'nin İslam'ı çözme taktiği : Şii'lik" başlığı ile yayınladığımız analizde aynen şöyle demiştik :

Şii’liğin bölgede vurgulanması ile dünyada İslam adına ön plana çıkarılacak şehirler (Kum, Necef, Kerbela) Batı’nın alternatif veya kontra-İslam algılamasını oluştururken, Sünni İslam’ı Kontra-İslam anlayışı ile dengelemek isteği ve kendi içinde çatıştırma hedefi belirginleşecektir. Bölgede oynanacak bu oyun, ülkelerin değil şehirlerin ön plana çıkacağı bir sürecin ağırlık kazanacağını gösteriyor

Son günlerde Irak'ta Kerbela ve Necef merkezli olarak; Şii nüfus ve liderler çevresinde dönen olaylar bu tespiti fazlası ile doğrulamaktadır. Bir yandan İran sınırına yakın Kut kentinde belediye başkanlığını ilan eden Şii din adamı Seyid Abbas Fadıl'ın ABD askerleri tarafından tutuklanmasına adamları engel olmakta; diğer yandan Ayetullah Muhammed Bekir El-Hakim Kerbela'daki Şii'lere geçici yönetime karşı çıkmaları çağrısında bulunmakta; Lübnan'daki İran destekli Hizbullah'ın ruhani lideri Fadallah ile örgütün siyasi lideri Nasrallah arasında ise kutsal kentler üzerinde fikir ayrılığı yaşanmakta. Fadallah, İran merkezli Şii'lerin çizgisinde kutsal kentin Kum olduğunu savunurken; Nasrallah Arap milliyetçisi Şii'lerin çizgisinde Kerbela ve Necef'i ön plana alan bir yaklaşımda. Bu resme bir de, Suudi hükümetinden kendilerine uygulanan ayrımcı politikanın değiştirilmesini isteyen Suudi Şii'lerin lideri Şeyh Hasan Es-Saffar'ı eklemekte fayda var.

Daha önce yaptığımız tespiti derinleştirme yolunda; son olarak milyonlarca Şii'nin ellerinde siyah İslam bayrakları ile Kerbela yoluna düşmeleri ve Kerbela'da sadece Irak'lı Şii'lerin katılımı ile bile 2 milyona varan bir "hacı" kitlesi oluşması gerekli görsel desteği vermektedir.

Sözkonusu kitleler arasında bazıları "Şii-Sünni elele, ABD dışarı" sloganları atarken aslında oynanan oyunun farkındadırlar. Bu oyun ABD'nin İslam'ı Şii'liği kullanarak ayrıştırma oyunudur ve son günlerdeki gelişmeler hem Suudi Arabistan'daki Mekke'ye; hem de İran'daki Kum'a alternatif iki merkez çıkarmıştır ki; alternatif bir hac yolunun yaratılması bile İslam ve dinamikleri açısından çok dikkatli izlenmesi gereken bir süreçtir.

Emperyal bir gücün şehirleri kullanarak bir dini bölmesi o dinin bütününü olduğu kadar; komşu ve hedef iki ülkenin kendi içini de ayrıştırmakta ve ABD bir taşla üç kuş vurmayı hedeflemektedir. Tek sorun bütün bunları "rasyonel" düşünen bir Batı kafası ile yaparken karşısında doğunun özlerinden biri durmaktadır.

Şii'ler kendilerini zincirle dövüp kanatıyor diye bölgeye acilen ambulans sevkeden kafa ile yukarıda belirttiğimiz makro süreci dizayn eden kafa temelde aynı kökten gelmektedir ve planın ne kadar başarılı olacağı uygulanacak taktik kadar, gelecek zara da bağlıdır.

 


"BU ADAMLAR GİDİCİ"
vs
"BİZ SORUNUNUZU ÇÖZERİZ"

Geçenlerde Maliye Bakanı Unakıtan; Rusya'ya gitti ve enerji konusunda belli görüşmelerde bulundu.

SESAR olarak edindiğimiz istihbarat gösteriyordu ki; Unakıtan'ın Rusya'ya yaptığı ziyaret öncesinde; daha önce Türkiye'nin enerji politikalarını yönlendiren siyasi kadrolara bağlı bir takım çevreler Rusya'da Unakıtan'ın ziyaret edeceği yerleri önceden ziyaret ederek, Ruslara, "bu adamlar gidici, kendinizi bağlamayın" mesajını vermişlerdi.

AKP'nin gidici olup olmadığını zaman gösterecek fakat ortada olan bir gerçek var ki; Mart ayı sonlarında Doğan Holding'in Nakkaştepe'deki tesislerinde ABD büyükelçisi'nin koordinasyonunda Çevik Bir, Aydın Doğan, Rahmi Koç, Ferit Şahenk gibi isimlerin de katıldığı bir üst konsey toplantısı yapılması bu süreçle doğrudan bağlantılıdır. 1 Nisan tarihli Jeo-Kritik'te vurguladığımız üzere, bu toplantıda AKP'yi bölme operasyonuna start verilmiştir.

SESAR der ki; bu süreç ne türban, ne "irticai" kadrolaşma, ne de MGT genelgeleri ile ilgilidir. Bu süreç; AKP'nin Türkiye'nin finans sektörü üzerinde mevcut oligarşiyi kırma çabası ( bkz. Kamu Bankaları yönetimine atanan isimler) , Türkiye'nin finans dinamiklerini IMF endeksli borçlanma tabanlı bir yapıdan kurtarıp alternatif yapılar kurmaya çalışması (bkz. kar payı ortaklığı senetleri, vergi barışı ile sağlanan kaynaklar) ve ekonomi yönetimine getirmeye çalıştığı farklı yaklaşımlar (bzk. Merkez Bankası başkanının muğlak bir güven endeksi üzerinden faiz politikası belirlemesinin önüne geçilmeye çalışılması) ile ilgilidir.

Erdoğan fincancı katırlarını fazlası ile ürkütmüştür ve nasıl hocası Erbakan, kamuda havuz sistemini uygulayacağını ilan etmesinin ardından; Başbakanlık'ta din adamlarını ağırlama merkezli bir "irtica" senaryosu devreye kondu ise; Tayyip Erdoğan'ın da Türkiye'deki finans oligarşisini ciddi anlamda yeniden dizayn çalışması sonucu ortaya 23 Nisan krizleri çıkmış ve çıkacaktır da.

Bu süreçte; Erdoğan'ın yapacağı en büyük hata; çevresinde toplanmaya başlayan "biz sizin askerle sorununuzu çözeriz" diyen isimlere vereceği prim olacaktır. AKP lideri yaşanan bu çalkantıda; ordu ile sorununu bir kaç emekli ve görevdeki paşa ile yapılacak görüşme ile çözülemeyeceğini bilmesi ve planını çok daha makro boyutta çizmesi gerekmektedir.

Keza; AKP liderinin, seçim öncesinde işadamları zirveleri ile kurduğu ittifaklara fazla güvenmesi de kendisini ilerde hayalkırıklığına uğratacaktır. Erdoğan; bu ittifaktaki patronlardan bazılarının kendisini sadece mevcut oligarşik yapıya karşı bir mızrak ucu olarak kullandığını görebilmeli ve bu isimlerin üst düzey devlet kadrolarından gelecek bir sinyalle çok çabuk saf değiştirebileceğini görmesi gerekir. Erdoğan; elindeki rant dağıtım mekanizmalarının karşısında çok daha ciddi rant mekanizmaları bulunduğunu iyi etüd etmelidir. (Akşam gazetesinde Tuncay Özkan'ın son günlerde yazdığı "milli savunma" yazıları bu çerçevede çok iyi analiz edilmelidir).

AKP'nin orta ve uzun vadeli iktidar macerasını; TSK, medya, sivil toplum ve akademi çevreleri arasındaki kemikleşmeyi önlemedeki başarısı belirleyecektir. 28 Şubat sürecinde oluşan bu ittifakı bölmediği takdirde; AKP liderinin emekli ve görevli askeri kadrolarla yapacağı hiç bir temasın faydası ve anlamı yoktur. Bu yolda güvenmesi gereken ne sürekli görüştüğü ABD'li "görevliler", ne çevresinde kendisi ile TSK arasında köprü kuracağını söyleyerek dolaşan rant balıklarıdır.

Erdoğan'ı yine sadece kendi taktik/strateji dehası kurtarabilir ki bu tüccar siyasetten çok farklı bir soluğu gerektirmektedir. Aksi takdirde; önümüzdeki dönemde yerel seçimlerle genel seçimlerin birleştirildiği bir Türkiye tablosu gittikçe daha olası bir hal almaktadır.


DERİN DEVLET ÇATALLAŞIRKEN
AĞAR - UZAN İKİLİSİ

Geçenlerde DYP lideri Ağar, Kadir Has Üniversitesi'nde ilginç bir ifade kullandı : "Türk demokrasisi yazılan ve yazılmayan esaslar üzerine bina edilmiştir. Yazılmayan esaslar , yazılan ve bilinen esaslar kadar önemlidir. Milli Hakimiyet stratejisinin önemini anlamayanlar politika üretme ve devlet olma becerisini gösteremezler"

Kırmızı kitaptan fırlamışcasına ortaya konulan bu cümle aylardır Ankara kulislerinde dolaşan "Derin devlet Ağar'a çalışıyor" yolundaki tespitlerin somut bir ifadesi idi sanki.

DYP liderinin Türkiye'de örülmeye çalışılan yeni milliyetçilik altyapısını en doğru şekilde okuyup, kendisini bu örgüye en uygun noktada konuşlandırmak istediği ve Türkiye'de derin devlet içinde yaşanan çatallanmada bir köprü işlevine soyunduğu görülüyor.

Yukarıdaki cümleyi sarf eden Ağar, bir yandan da 23 Nisan resepsiyona katılıp, "Milletin Meclisi'ni boykot etmem" mesajı veriyor.

"Milli Hakimiyet" stratejisinden sözeden Ağar bir yandan da Erdoğan'ın ortaya attığı "başkanlık sistemi " tartışmasına destek vererek;Türkiye'yi bir federasyona sürükleyecek kadar makro bir süreci görmezden gelebiliyor.

SESAR olarak; DYP liderinin, Türkiye'de belli kadrolar arasında yaşanan "milliyetçilik ama hangisi" tartışmasının litmus testi olarak çok yakından takip edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Öte tarafta; savaş öncesinde iddialı bir reklam kampanyası düzenleyerek, ABD'ye karşı net bir tavır koyan Cem Uzan'ın bu net tavrında belli ince ayarlara gittiği ve iç politika üzerinden kendisine yol açmaya ağırlık verdiği gözleniyor.

NATO - Küre eksenli bir "milliyetçilik" kurgulamak isteyen güçlerle; Türkiye eksenli bir milliyetçilik kurgulamak isteyenler arasındaki çatışma önümüzdeki süreçte sağdan iki partiyi ön plana çıkaracaktır. Bunlardan biri Ağar'ın DYP'si; diğeri Cem Uzan'ın Genç Partisi'dir.

Türkiye organizmasının derinlerini takip etmek isteyenler bu iki liderin çizgisini ve söylemini çok iyi okumalıdırlar.