<%@language=vbscript codepage=1254%> <% Response.Expires = -1000 Response.Buffer = TRUE Response.CacheControl ="private" %>
   
JEO-KRİTİK 
Sayı : 17
Haftalık Analitik Bülten
(www.acikistihbarat.com)
21 Temmuz 2003
DAVİD KELLY & SÜLEYMANİYE KRİZİ

SENKRON YAPILAR ile ASENKRON YAPILARIN SAVAŞINDA İLK KURBANLAR


Benito Que
Don C. Wiley
Vladimir Pasechnick
Robert M. Schwartz
Set Van Nguyen
Victor Korshunov
Ian Langford
Tanya Holzmayer
Steven Mostow
David Wynn-Williams

Yukarıda sıraladığımız isimlerle geçenlerde evinin yakınlarında ölü bulunan İngiltere Savunma Bakanlığı biyolojik silahlar uzmanı Dr. David Kelly'nin arasında ne benzerlik olduğunu düşünüyorsunuz.

Hepsi de biyologdular ve hepsi de ölü bulundular. Yukarıda sıralanan 10 ismin ölümü; ABD'de 11 Eylül saldırıları sonrasında Anthrax korkusunun(ilk Anthrax vakaları 19 Ekim 2001'de gerçekleşmişti) yaşanmasının hemen ardından; 12 Kasım 2001-27 Mart 2002 arasındaki beş aylık dönemde gerçekleşti.

Daha da ilginci; yukarıdaki listedeki herkes mikrobiyolojide virüsler ve DNA üzerine çalışmalar yapıyorlardı. Aralarında Pasechnick gibi isimler; Sovyetlerin gizli biyolojik savaş laboratuvarlarından ABD'ye iltica ederek; ABD'ye hizmet etmeye başlayan isimlerdi. Pasechnick Sovyetlerden iltica ettiğinde onu ABD'de debrif eden ekip arasında İngiliz İstihbaratı'ndan Dr. Christopher Davis'de vardı ve Pasechnick'in ölümünü medyaya Davis duyurdu. Davis'e göre Pasechnick "kalp krizi" sonucu ölmüştü. İşin ilginci Pasechnick iltica etmesinden sonraki 10 yıl boyunca İngiltere Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Uygulamaları Mikrobiyoloji Araştırma Merkezi'nde çalışmış ve daha sonra Regma Biyoteknoloji şirketini kurmuştu. Anthrax vakaları ortaya çıktığında İngiliz hükümetine her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu söyleyen bu sovyet bilimadamının ölümü; nedense düzenli olarak basın açıklamaları yapan kendi şirketi tarafından bile medyaya duyurulmadı.

Dr. David Kelly'nin ölümü; herkese Irak'ı ve İngiltere'nin Irak'a saldırmak için elindeki kanıtları şişirdiği ve çarpıttığı yorumlarını hatırlatırken; bize ABD'deki Anthrax vakalarını hatırlattı. Çünkü David Kelly nihayetinde Irak'ta biyolojik silah olduğunu bilen ve UNSCOM'la çalıştığı sırada bizzat bu silahlardan bir kaçını bulan kişi idi. BBC'ye kaynaklık ettiği iddia edilen haberde ise; Irak'ın biyolojik silahlarını 45 dakikada hazırlamasının mümkün olmadığı ortaya konmuştu. Kelly hiç bir zaman; Irak'ta silah yok demedi ve dolayısı ile İngiliz hükümetinin savaş gerekçesini temelde çürüten hiç bir iddianın kaynağı olamazdı.

Wall Street Journal'da 15 Ekim 2001'de çıkan ve Sovyetlerin Biyolojik Savaş programının kaygı uyandırmaya devam ettiği belirtilen haberde görüşlerine başvurulan Kelly; İngiliz Savunma Bakanlığı'nın danışmanı olarak aynen şöyle demişti; "Rusya askeri programını açıklamayı tercih edene kadar; biz bu programın boyutları hakkında endişe etmeye devam edeceğiz. Bu program gerekli deneyim, yetenek ve silahlara sahip ve istenildiği takdirde yarın yeniden başlatılabilir".

Kelly haberlerinin verilişinde Kelly'nin uzmanlığının "bioyolojik savaş" yerine; "kitle imha silahı uzmanı" olarak adlandırılması ve haberin İngiltere'de Blair ve kabinesine yönelik başlatılan iç politika tartışması boyutu ile vurgulanması bir yana; bu skandalın Blair'in ABD'ye yaptığı gezinin hemen sonrasında patlak vermesi dikkatle not ettiğimiz unsurlardı.

Açık İstihbarat olarak; Kelly'nin ölümü açısından kilit noktanın İngiltere'de değil; ABD'de olduğunu düşünüyoruz. ABD'de beş ay içinde 10 tane mikrobiyoloğun ölümüne sebep gelişmelere baktığımızda; bir senatörün ofisine yollanan mektupla başlayan Anthrax korkusunun Bin Laden kaynaklı olmadığı çok kısa bir zamanda ortaya çıkmıştı. O sıralarda rüzgar esse Bin Ladin'den bilmeye fazlası ile meyilli ABD kamuoyuna; Bin Ladin'in elindeki biyolojik terör kapasitesinin Anthrax sporlarını silah haline getirecek düzeyde olmadığının özellikle vurgulanması dikkat çekiciydi. Bu bilginin ardından esas çarpıcı bilgi geldi; elde edilen Anthrax sporlarını geliştirme teknolojisi sadece ABD ordusunda vardı. Bu bilgileri açıklayan kurum ise FBI ve yarım ağız da olsa CIA idi. ABD; ABD ordusunun laboratuvarlarından kaynaklanan Anthrax sporlarının tehdidi altına girmişti.

Sonraları olay kapandı ve bir daha da hatırlayan olmadı.

Unutmadan bir ayrıntıyı da dikkatinize sunalım. 11 Eylül olaylarından hemen sonra ve ilk Anthrax vakasından hemen önce 11 Ekim tarihinde; Israil'den Novosibirsk; Sibirya'ya gitmekte olan bir yolcu uçağı o sırada Karadeniz'de tatbikat yaptığı söylenen Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin hedefini şaşıran bir füzesi tarafından vurularak düştü. Füze normal güzergahından 100 kilometre sapmıştı. 2.5 milyon nüfusuna rağmen 50 araştırma tesisi ve 13 üniversitesi ile İsrail ile birlikte dünyanın mikrobiyoloji araştırma merkezlerinden biri olan Novosibirsk'e giden bu uçakta 5 yolcu mikrobiyologdu.

24 Kasım'da Berlin'den Zurich'e uçmakta olan bir uçak ise iniş sırasında piste çakıldı ve uçakta bulunan 33 kişiden 24'ü hayatını kaybetti. Bu uçakta bulunan üç İsrail'linin üçü de hayatını kaybetti. Bu kişiler bir tanesi İsrail Ichilov Hastanesinin hermatoloji departmanı başkanı; diğeri Tel Aviv Kamu Sağlığı Departmanı Başkanı; diğeri ise Hebrew Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı idi.

Yukarıda önemli parçalarını verdiğiniz bu resmi birleştirmeye çalışmak hayli yorucu. Ama gerçek olan bir şey var; geçen sayımızda verdiğimiz "komplo katsayısı formülünü" elimizdeki verilere uyguladığımızda; ortaya doğanın doğal akışı içerisinde açıklanması hayli zor bir olaylar zinciri ortaya çıkıyor.

2001-2002 yıllarında; beş ay içinde hepsi de mikrobiyolojide virüsler ve DNA sıralaması (biyolojik savaşın iki temel direği) üzerinde çalışan onun üzerinde mikrobiyoloğun şüpheli ölümlere kurban gitmesi ve bir de bu ölümlerin ABD'de ordu ve FBI/CIA'yi karşı karşıya getiren bir olaylar zincirinin hemen sonrasında gerçekleşmesi bir yana; bu olaylardan yaklaşık 1 sene sonra bu sefer benzer bir İngiliz uzmanın; "çarpıtılan Irak delilleri" vakasından sonra bir suikaste kurban gitmesi hayli dikkat çekici.

Olaylar; küresel imparatorluğa soyunan ABD ile yardımcısı İngiltere'nin derin devlet mekanizmaları içerisinde hayli ciddi çatlamaların meydana geldiğini ve küresel güçlerin oyununa ikna edilmiş odakların, bu oyuna ikna olmayan odaklarla çatışmasının gittikçe su yüzüne çıkmaya başladığını gösteriyor. Kısacası; her ülkede başgöstermeye aday; "ABD ile senkron kadrolar vs. ABD ile asenkron kadrolar" çatışması; bizzat iktidarın kaynağından dünyaya yayılmaya aday.

David Kelly'i ölüm yürüyüşüne çıkartan gerekçeler ustaca bir "Irak yalanı" perdesi altına saklanmış ve dünya kamuoyu; bir İngiliz politika komedisinin olayın perde arkası olduğuna ikna edilmiştir. Akla ilk gelmesi gereken; "geçen sene ard arda ölen mikrobiyologlar" konusu; Kelly'nin uzmanlığının "biyolojik savaş" olarak değil de; "silah uzmanı" veya "kitle imha silahı uzmanı" olarak lanse edilmesi sonucu ustaca bypass edilmiştir. İngiliz polisinin konu ile ilgili açıklamalarında; ısrarla "intihar" lafını kullanmadan sadece durumu tasvir eden açıklamalarla yetinmesi ve diğer olay yeri gariplikleri yukarıda ortaya konan tablonun garipliği yanında sadece marjinal garipliklerdir. Sorun Dr. Kelly'nin neden öldüğü değil; Kelly'nin neden şimdi öldüğüdür?

İstihbarat Merkezde Askerileşirken; Çeperde Sivilleşiyor

Dünya ABD'nin liderliğinde daha militarize bir yapıya kayarken; istihbarat gücünün de militerleşmesi ve önceki dönemin sivil istihbarat yapılarının daha askeri düzlemlere kayması ABD içerisinde şimdiden ciddi sorunlar yaratmaktadır. (ABD'deki İç Güvenlik Yasası aracılığı ile Pentagon'un istihbarat alanındaki konumunu güçlendirirken; CIA ve FBI'ın "reform" tahtasına oturtulması ve ABD'li şahinlerin Pentagon içinde kurdukları ve askerlerin kendisinden bile tepki çeken "kabal'ist yapılar bunlara güzel bir örnektir).
Nihayetinde; dünyayı yerinden oynatan bir savaşı başlatmakta kullanılan bu sözde kanıtları çarpıtmakla suçlanan yine bu yeni militer istihbarat yapılarıdır.

Açık İstihbarat olarak geçenlerde yayınladığımız "ABD - _ _ _ - Dışişleri Üçgeninde Ortak Operasyon : Süleymaniye Krizi
" başlıklı raporda; yaşanan "Süleymaniye Krizi''nin sadece bir ABD operasyonu olmadığını ve bu operasyonun Türkiye içinde de destekçileri bulunduğunu ve yaşanan bu skandal sonrasında Türkiye'de ABD ile senkron kadrolar ile ABD ile asenkron kadrolar arasındaki savaşın gittikçe kızışacağını duyurmuştuk.

Bu yazının hemen sonrasında ABD'ye giden Dışişleri Bakanı Gül'ün; ABD'de ; Kuzey Irak'taki temasların artık Dışişleri Bakanlığı üzerinden yapılması yönündeki bir tasarıyı masaya koyacağı haberleri medyaya yansıdı. Süleymaniye Krizi; bu haberin öncesinde ve Dışişleri İstihbarat biriminden yetkililerle MİT'in Kuzey Irak'ta ABD ile ortak çalışma yürüttüğü haberinin hemen sonrasında gerçekleşti. Açık İstihbarat olarak bize ulaşan; müstesna bir kurumumuzun medya yöneticilerini çağırarak ABD'nin de aktif olarak istediği "Topluma Kazandırma Yasası"'na destek verilmesi çağrısı yaptığı yolundaki haber de bu döneme rastlıyordu.

Türkiye'de ABD ile senkron yapılar ile ABD ile asenkron yapılar arasındaki çatışmanın ilk meyvesi Süleymaniye'de başına çuval geçirilen askerlerimiz oldu. Bu çatışmanın İngiltere'deki kurbanı ise Dr. David Kelly'dir.

Türkiye ile dış dünyanın farkı; Türkiye'de yıllardır asker çekirdekli olan istihbari yapıların sivilleşmesi; Türkiye'nin küresel hegemonların çıkarları ile daha senkron hale gelmesi için elzemdir ve bu noktada Türkiye'de istihbari yapılar sivilleşirken aslında küresel hegemonların militerleşen istihbari yapılarının güdümüne daha fazla girmektedirler. ABD-İngiltere gibi merkezlerde ise; istihbari yapıların askerleşmesi küresel güçlerin (şahinlerin görünür yüzünü teşkil ettiği güçler) planlarının daha net ve hızlı uygulanması açısından önemlidir. Kısacası; Türkiye'de sivilleşen istihbari yapılar sivilleşirken; ABD-İngiltere'deki istihbari yapılar ise militerleşirken aynı amaca hizmet etmektedirler.

Dünya ve Türkiye; küresellerle senkron istihbari yapılar ile küresellerle asenkron istihbari yapılar arasındaki çatışmanın daha çok örneklerini görmeye adaydır. Filler savaşırken, arada çok çim ezilecektir.

 

 

SÖZEL GÖSTERGELER
 
Gösterge
Gösterdiği
  • Merkez Bankası'ndan 21 Şubat 2001 akşamı 5.1 milyar dolar çeken 21 banka açıklandı ve Citibank'ın 1milyar 63 milyon dolar ile önde yeraldığı görüldü

  • O günün kuru ile 3.5 katrilyonluk bu döviz çekişinin 460 trilyonluk bölümü bizzat MB'nin bankalara sağladığı finansman ile yapıldı ve esas sorulması gereken; "Merkez Bankası piyasaya likidite sağlamazken döviz alsın diye bu bankalara likiditeyi niye sağladı?" sorusu sorulmadı
Türkiye'de "yolsuzluk yönetimi" biliminin gelişmeye başladığını ve bir yolsuzluğun ortaya çıkma aşamasında bile bu sürecin en az zararla atlatılması için gerekli ön alma eylemlerinin gerçekleştirildini.
  • Meclis Dışişleri Komisyonu'nda; Kanada'nın Quebec eyaleti ile Kasım 2002'de imzalanan anlaşmanın onaylanmasının; Quebec'in eyalet olması nedeni ile sorun olması ve AK Parti Milletvekili Emin Şirin'in, konunun Dışişleri Bakanlığı tarafından Kanada hükümetine sorulmasını istemesi
  • Türkiye'nin bir eyalet ile anlaşma imzalamış konuma sokularak; ilerde Irak bünyesinde kurulacak "Kürdistan" eyaleti ile anlaşma yapmasının öncüsünün oluşturulmaya çalışılması

  • AK Parti'li Şirin'in istikrarlı çizgisini bozmadan sürdürdüğünü
  • Bakanlar Kurulu'nun; Irak'ın "yeniden yapılandırılması" çerçevesinde, Türkiye'deki askeri ve sivil tesisler ile üslerden yabancı askerlerin yararlandırılması için karar çıkarması
Türk kamuoyunun vicdanının; politika üzerindeki etkisinin ne kadar sınırlı olduğunu
  • TUSİAD Başkanı Özilhan'In, Boğaziçi Üniversitesi-TUSİAD tarafından düzenlenen konferansta Annan Planı ile ilgili; "Kıbrıs Türk toplumunun geleceği ile ilgili pek çok kaygının, planın kurduğu hassas dengeler sayesinde geçersizleştiğini görüyoruz" demesi

  • ABD Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Özel Temsilcisi Thomas Weston'un; "daha iyi bir plan varsa zaten bu şimdiye kadar ortaya çıkardı" demesi

  • Başbakan Erdoğan'ın; Kıbrıs Barış Harekatı'nın 29. yılı kutlamaları nedeni ile kabul ettiği KKTC heyetini kabulünde yaptığı konuşmada; "Kıbrıs'ta yaşayabilir ve adil bir çözüm, adadaki gerçekleri esas almalı, iki tarafın eşit egemenliğini ve siyasi eşitliğini kabul eden, iki kesimliliği koruyan bir uzlaşmaya dayanmalıdır" şeklinde konuşması
  • Tayyip Erdoğan'ın KKTC konusunda ilk günlere göre çok daha milli bir noktada durmasının ABD ve dolayısı ile TUSİAD'ı rahatsız ettiğini
  • Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok'un; "Türkiye'nin en yüksek binası" sloganı ile Keçiören'de 166 metrelik kulenin temelini atması

  • Bu kulenin temel atma törenine Erdoğan'ın da katılması

  • Melih Gökçek'in belediye seçimleri öncesinde göz boyamak için başlattığı metro kazısının Ankara trafiğini altüst ederek; onbinlerce vatandaşın Gökçek'i her gün en iyi dileklerle anması
  • AKP'nin Ankara Belediye Başkan Adaylığı için Turgut Altınok'un daha ağır bastığı
  • Hürriyet'in Sezer tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine atanan CHP'li Özok'un görevinden istifasını "Alışmadığımız İstifa" başlığı ile ana sayfadan olumlu bir tonda verirken; Milliyet'in haberi iç sayfalarda; "İstifa Gösterisi" başlığı ile Özok'un tercihini bir şova dönüştürdüğünü vurgulayarak vermesi

  • Bu istifanın Özok'tan çok Cumhurbaşkanı Sezer'in CHP yanlısı tutumunu tartışmaya açması
  • Sezer'in kaldığı yoğun baskı altında gittikçe içine kapanacağını ve yakın çevresine söylediği iddia edilen "istifa etmeyi düşünüyorum" sözlerinin doğruluk olasılığının arttığını
  • Milliyet'in AK Parti'den bir bakanın bir gazeteci ile aşk yaşadığı haberini; bakanın vücudunu aynen kafasını ise karartarak verdiği bir resimle birlikte vermesi

  • Aynı gazetecinin DSP'li koalisyonda da bir bakanla sık sık görüldüğünün iddia edildiğinin habere iliştirilmesi

  • Bu habere dair ize sonraki günlerde bir daha hiç rastlanmaması
  • Tayyip Erdoğan'ın arası açık olduğu bakanları koruma konusunda istekli davranmadığını ve medya ile bu konuda üstü kapalı bir işbirliği yürüttüğünü

  • Medyanın artık bir taşla iki kuş vururken; hem rakip bakanı, hem de rakip gazeteciyi tehdit etmeye başladığını

  • Haber sonrası gereken telefonların işlediğini

  • Erkan Mumcu'nun kabinede kalıcı olmadığını
  • Liman hizmetlerinde %50'lere varan indirim sağlayan ve deniz yakıtında Özel Tüketim Vergisi'ni sıfırlayarak yakıt maliyetlerini düşüren ve dolayısı ile kaçakçılığın cazibesini azaltan "denizcilikte reform" olarak nitelenen değişiklikleri yaptıktan sonra Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın Vatan gazetesinin manşeti aracılığı ile oğlunun yaptığı gemi taşımacılık işi nedeniyle "yolsuzluk" sandalyesine oturtulması

  • Aynı günlerde, Hürriyet'in "Denizdeki Susurluk" manşeti ile; akaryakıt kaçakçılığı yapan şebekenin elebaşısı ile yakalandığının duyurulması
  • Türkiye'de her kesime her zaman yetecek kadar yolsuzluk bulunduğunu

  • Aydın Doğan'ın amiral gemileri ile AK Parti'ye en azından köstek olmayarak destek politikası izlerken; Vatan aracılığı ile bakanlar nezdinde operasyonlara alet olduğuna

  • POAŞ ile ilgili iddiaların TBMM Yolsuzluk Komisyonu'nun raporlarına net bir şekilde düştüğü bir ortamda; Türkiye akaryakıt piyasasının arka planda ciddi pazarlıklara sahne olduğuna
  • 17 Temmuzda Vayk kentinin Barsruni bölgesinin Güneydoğu bölgesine konuşlanan Ermenistan Silahlı Kuvvetlerine ait birliklerin Nahcıvan'ın Germeçatag kenti yakınında bulunan Azerbaycan birimlerine ateş açarak saldırıya geçmesi ve çıkan çatışmada bir Azeri askerin şehit olurken, bir diğerinin yaralanması

  • Azerbaycan Savunma Bakanlığı'nın "ateşkeş ihlallerinin savaşa yolaçması durumunda bunun Ermenistan'ın mağlubiyetiyle sonuçlanacağını" duyurması

  • Basında bu haberin milliyetçi çizgideki gazeteler dahil gerekli ilgiyi görmemesi
  • Türkiye'nin Kuzey Irak'tan korkarken kendini bir anda bir Kafkas krizi içinde bulabileceğini

  • Azerbaycan'daki cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde bölgedeki güçler arasında ki çatışmaların yoğunlaştığını
  • Memur sendikalarının Tayyip Erdoğan'ın; "nereye dökülürlerse dökülsünler" sözüne verdiği tepkinin gazetelerin ekonomi sayfalarında küçük görülmesi.

  • Yeni Şafak'ın hükümet yanlısı çizgisine rağmen; memur sendikalarının eylemleri ve sözlerine diğer gazetelerden daha fazla yer vermesi
  • AK Parti dışındaki cephelerin; özelleştirme ihaleleri ve işveren-işçi sorunlarındaki işveren yanlısı tutumu nedeni ile Tayyip Erdoğan'ı fazla üzmediğini

  • AK Parti içi cephelerin; Tayyip Erdoğan; dış cepheler kadar tolerans göstermeyebileceğini
  • Türkiye, İran, Pakistan'ın kurucusu olduğu ve bugün aralarında Azerbaycan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Afganistan, Türkmenistan ve Özbekistan'la birlikte 300 milyonluk bir pazarı temsil eden Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO) üyeleri arasında; gümrükleri azaltan anlaşmanın imzalanması

  • Pakistan'da düzenlenen Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in de katıldığı ECO toplantısına basının ilgi göstermemesi.
  • Türkiye'nin alternatif ticaret yolları ve bölgeleri oluşturma çabalarına birileri tarafından sempati ile bakılmadığını

  • AK Parti hükümetinde ekonomi ile ilgili bakanlar arası çekişmede Kürşat Tüzmen'in çok gerilerden geldiğini

  • 1 Mayısta yaşanan depremden sonra; Bingöl'de yabancı istihbarat elemanı olduklarından şüphelenilen kişilerin sayılarının artması, bunun halkta rahatsızlık yaratması ve su ve yiyecek veren köylülerin daha sonra "terör örgütüne yardım ve yataklık ettikleri gerekçesiyle" esrarengiz kişiler tarafından gözaltına alınması

  • İnsan Hakları Derneği kaynaklı bu haberin sadece Yeni Şafak'ta ve manşetten görülmesi
  • Deprem sonrası Marmara bölgesinde yabancı istihbarat servislerinin gerçekleştirdiği konuşlandırmanın bir benzerinin Bingöl'de yaşandığını

  • Yerli istihbarat odaklarının bu haberi sızdırarak yabancı istihbarat odakları ve onların yerli işbirlikçilerine "biliyoruz" mesajı verdiğini
  • SHP lideri Murat Karayalçın'ın; "İstanbul Valiliği, Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediye başkanlarının lağvedilerek, yerine Türkiye Cumhuriyeti İstanbul Belediye Başkanlığı kurulmasını" ve bu İstanbul Başkanı'nın seçimle işbaşına gelmesini önermesi
  • SHP liderinin; küresellerin planlarının sözcüsü olma konusunda çok erken ve yetersiz kaldığını

  • SHP Lideri aracılığı ile kamuoyunun dimağına bir damla bırakıldığını
  • Meclis'te TBMM Türk-ABD "Dostluk" Grubu'ndan sonra ikinci en büyük grup olan TBMM Türk-İsrail Dostluk Grubu Başkanlık seçimlerinin tam bir komediye dönüşerek; AKP'li Suat Kılıç'ın baskın bir seçimle grup başkanlığını CHP'li Gökhan Durgun'dan geri alması

  • Meclisteki İsrail ve ABD Dostluk Gruplarının, daha önceki hiç bir dönemde olmadığı kadar ilgi görmesi ve AK Partililerin bu gruplara akın etmesi
  • Türkiye'de milletvekilleri üzerindeki etkili olduklarının kimler olduğunun açıkça belli olduğunu

  • AK Parti milletvekillerinin liderlerinin izinde "tüccar siyasetçi" kavramını çok iyi özümsediklerini
  • Ucankus isimli Internet sitesinde; Hürriyet, Milliyet, Sabah ve Akşam gazetelerinin genel yayın yönetmenlerinin istedikleri zaman Laila'ya giderek, yanlarındaki misafirleri de dahil olmak üzere ücretsiz yemek yiyebildiklerinin yayınlanması

  • Bu haberin daha sonra sitenin sayfasından çekilmesi
  • Laila'nın işini bildiğini

  • Medyanın işini bildiğini

  • Kamuoyunun Türkiye'de yolsuzluk haberlerini hiç bir zaman ciddiye almayacağını

  • Internet'i kamuoyuna gerçekleri duyurmada bazıları için ciddi tehdit oluşturduğunu
 

 

BAŞIMIZA ÇUVAL GEÇİRİRKEN
COLATURCA İÇEN ABD

(Ekonomik Zaferin Anatomisi)

Irak'a yönelik kanıtların çarpıtıldığı ve bu çarpıtmada ABD Savunma Bakanlığı'nın kilit rol oynadığı haberleri gelmeye başlayınca; "yazar" Çengiz Çandar'ı daha bir dikkatle takip eder olduk. Türkiye'deki Silahlı Kuvvetlerin her türlü yönelimini eleştiren bu ismin kendi ordusuna karşı gösterdiği katılığı ABD ordusuna karşı da göstereceğini bekliyorduk ki; birileri Çengiz Çandar'ın Wolfowitz'le "derin" dostluğuna dikkat çekti. Wolfowitz'i her Türkiye'ye geldiğinde Çandar'ı arayıp; yemeğe davet ettiren dostluğa. Kendi derin devletini "dikta", ABD'ninkini "think tank" olarak algılayan ve ABD derin devletinin politikalarını halkına izah etmeyi kendine misyon belirleyen Çandar geçenlerde Irak'a gidip incelemelerde bulunacağını duyurduğunda ise çok sevindik; sonunda ABD'nin Irak'ta ne yapmaya çalıştığını ve Türkiye'den ne istediğini net bir şekilde öğrenebilecektik.

Beklentilerimizde yanılmadık. Çünkü Habur sınır kapısında bekletilmeyi bile; Jandarma astsubayının kendisine üst düzey bir general tarafından verilen izne karşı lakayıt tavrı olarak yorumlayarak, ABD Savunma Bakanı Rumsfeld'in Erdoğan'a yazdığı mektupta kullandığı "askerlerin veya en azından bazılarının" ifadesi ile paralel takındığı tutum; "Irak Raporu" başlıklı yazı dizisinin ilk gözlemi idi. Çandar aslında bölgedeki ayrıntılar açısından çok dikkatli takip edilmesi gereken yazı dizisinin hemen ilk bölümüne bir de görüşlerini aktardığı "Doğru Olan Kuzey Irak'tan Çekilmek" başlıklı köşe yazısı iliştirmişti ve Türkiye'nin Kuzey Irak'ı artık askeri değil ekonomik bir mücadele alanı olarak görmesi gerektiğini tavsiye ediyordu. Çandar bu tezi; Irak gezisine başlamadan önce bir önkabul olarak benimsemiş olacak ki; Kuzey Irak'ta gittiği kentlerin pejmürdeliğinden (Özellikle Erbil) dem verup; bu şehirlerin Diyarbakır'ı yakalamak için yıllar geçmesi gerektiğini ve Türkiye'nin Kuzey Irak için rahatlıkla bir cazibe merkezi olabileceğini vurgulamayı hiç bir bölümde ihmal etmiyor.

Olay Çandar'ın yazı dizisi ile sınırlı kalsa sadece Pentagon'un politikası deyip geçecektik. Fakat baktık ki; son aylarda uzlaşmakta hayli zorlanan Pentagon ve ABD Dışişleri Bakanlığı; Kuzey Irak'ı Türkiye'nin nasıl algılaması gerektiği konusunda mutabık kalmışa benziyorlar. Bu mutabakatın izi ise; görevini Edelman'a terketmeye hazırlanan ABD Büyükelçisi Pearson'un Hürriyet'ten Sedat Ergin'e verdiği mülakatta gizliydi.

Pearson bu mülakatta ABD ile Türkiye'nin Irak'ta ortak ve berrak bir vizyona sahip olması gerektiğini belirtirken; "Türkiye'nin doğusu ve güneydoğusu ile Kuzey Irak aynı doğal ekonomik alanın parçasıdır...Eğer Türkiye ve ABD olarak Kuzey Irak'ın güvenliği konusunda farklı görüşlere sahip olursak, bu durum iki ülke ve iki bölge arasında ortak ticaret ve yatırım perspektifini zedeler. Ama uzun döneme dönük paralel bir yaklaşım geliştirirsek, "ekonomik güvenlik" herkes için daha sağlam bir güvenlik anlamına gelir." diyordu.

Bu sözlerin söylendiği bir dönemde; kamuoyu ABD'ye Ülker'in Cola Turca'sı ile kafa tutmanın serinliğini hissederken; gazetelerimizde ABD'li askerlerin Irak'ta nasıl Türk malı ve özellikle Ülker ürünleri kullandığına dair resimler yeralmaya başladı.

Irak savaşı öncesindeki gelişmelerin en kızıştığı; Türkiye'nin limanlarıının herkesin gözü önünde ABD askerleri ile dolduğu ve kamuoyu tepkisinin dorukta olduğu dönemde bile ABD mallarını boykot çağrılarına bir satır bile yer vermeyen gazetelerin; bir anda dünyada ABD mallarını boykot trendinin Türkiye'ye de sıçradığını keşfetmesi ve bunu hayli görülür bir şekilde kamuoyuna duyurması dikkatli gözlerden kaçmadı. Türkiye'de "anti-amerikancılık" ürün temelli ekonomik bir yaklaşıma doğru kontrollü bir şekilde kanalize edilirken; Kuzey Irak'ın "ekonomik bir alan" olduğu kulaklara fısıldanmaya başlamıştı bile.

Açık İstihbarat önümüzdeki dönemde; "Topluma Kazandırma Yasası" ile PKK'yı siyasallaştırma amacında ciddi bir yol katedecek olan ABD'nin; yeni büyükelçi Edelman'ın gelişi ile birlikte Güneydoğu ve Doğu Anadolu'nun ekonomik gelişimine dair ciddi projeleri de gündeme getireceğini ve bu projelerin bir ayağının hep Kuzey Irak olacağını öngörmektedir. Bu çalışmaların; nedense CIA'in fazlası ile ilgi alanında bulunan ve yeni oluşturulmaya başlanan Bölgesel Kalkınma Ajansları aracılığı ile yürütülme ihtimali hayli yüksektir.

Güneydoğu ve Doğu Anadolu'nun Türkiye'nin diğer bölümleri ile değil de; Kuzey Irak/ Irak ile doğal bir ekonomik alan oluşturacak şekilde gelişmesi; dikkatle izlenmelidir.

Sonuçta; Türk kamuoyu, "ABD askeri başımıza çuval geçirirken ColaTurca içiyorsa; rövanşı aldık ve çıkarlarımızı dengeledik demektir" noktasına getirilirken; Türkiye'nin batısı ile ekonomik bağları zaten zayıf olan Doğu ve Güneydoğu'nun hızla Kuzey Irak/Irak'la ekonomik olarak eklemlenmesi gerçekleşecektir.

Türkiye Cumhuriyeti; Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu Kuzey Irak ile değil Anadolu ile doğal bir ekonomik alan haline getirecek altyapı ve ekonomi çalışmalarını hızlandırmalıdır.


YÖNETEN DEĞİL YÖNETİLEN BAŞBAKAN

(Türk Hükümet Modelinin Sıkıntıları)

 

Normal zamanlarda olsa kızılca kıyamet kopmuş ve kamuoyu İran tarzı Devrimin kapıda olduğuna inandırılmıştı.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Güneydoğu gezisi sırasında sarfettiği sözler ve yaşanan tablolar normalde "laik" medya için altın değerindeydi. Sonuçta; tribünlerde kadınlar ve erkekler ayrı ayrı oturtulmuş ve Tayyip Erdoğan aşağıda örneklerini vereceğimiz tarzda cümleler sarfettmişti.

"ABD, Irak için Türkiye'den asker talep etti. Bu da; Türkiye'de yönetimin şu anda gayet iyi olduğunu gösteriyor. Türkiye, ABD ile stratejik ortaklığı gayet iyi götürmektedir."

"Gazete ve televizyonların küçük bir konuyu (Süleymaniye Krizi'ni kasten) abartmaları yüzünden neredeyse dostluk ilişkilerimiz bozulacaktı"

Normalde haremlik-selamlık görüntülerinin yanına; AK Parti liderinin, ABD'nin asker istemesini "iyi yönetimle" bağdaştıran ve Türk askerinin başına çuval geçirilmesini "küçük bir konu" olarak nitelendiren bu sözleri iliştirdiğinizde; Tayyip Erdoğan'ı sıkıştırmak çok kolay olurdu fakat medya AK Parti liderini şık görüntüsü ile ana sayfaya taşırken; konuşmalarının bu tartışmalı boyutunu iç sayfalarda satır aralarında geçiştirdi. Başbakan'a yönelik; gittiği yerlerde yaşanan protesto gösterileri ise ya çok küçük olarak, ya da hiç görülmedi.

Son günlerde Başbakan Tayyip Erdoğan'ın konuşmaları incelendiğinde; sürekli bir kendini savunma ve "biz/onlar" ayrımına başvurma gereğini hissettiğini ve üslubunun gittikçe hırçınlaştığını görmemek imkansız.

İşçi sendikaları ile ilgili söylediği ve daha sonra düzeltmeye çalıştığı; "sokaklara dökülürlerse dökülsünler" sözü ile sembolleşen ruh hali AK Parti liderinin politika yapma alanının gittikçe daraldığını ve kendisini kapana kısılmış hissettiğini gösteriyor.


Keza bu bağlamda; AK Parti hükümeti de gün geçtikçe; bakanlar nezdinde politika yapma alanlarının çeşitli odaklara delege edildiği ve Tayyip Erdoğan'ın da bu delegasyon ağının koordinatörü olarak görev yaptığı bir yapıya bürünüyor.

Türkiye'nin farklı bölgelerinde farklı elektrik tarifelerinin uygulanmasına dair uygulama değişikliği; bizzat Başbakan tarafından "olmaz öyle şey, bunu yeniden düzenleyeceğiz" sözleri ile kamuoyu önünde reddedilirken; her bakanın kendi alanında bir küçük başbakanlık ve kendi politika alanını yarattığı gözleniyor. Bu noktada; Tayyip Erdoğan'ı bir önceki hükümetin Başbakanı Ecevit'ten ayıran tek şey zindeliği ve seyahat etme yeteneği haline geliyor.

Başbakan ile bakanlar arasındaki bu ayrışma Kültür ve Turizm Bakanlığı gibi bakanlıklar için bir derece telafi edilebilir sorunlar ortaya çıkarsa da; sözkonusu Dışişleri, Güvenlik ve Savunma olduğunda, bu yapıların Başbakana bağlı değil de; Başbakan tarafından delege edilmiş bir görüntü içerisinde faaliyet göstermeleri; AK Parti liderinin siyasi geleceği açısından da ciddi handikapları beraberinde getiriyor. Tayyip Erdoğan'ın hükümeti ve devleti idare etmede ihtiyaç duyduğu kritik bilgi kanallarının kontrol ettiği değil delege ettiği yapılar bünyesinde olması AK Parti liderinin altındaki zemini gün geçtikçe daha emanet hale getiriyor.

Açık İstihbarat; Türkiye'de hükümet yapılarının gittikçe Başbakan'ı politika belirleyen değil, bakanları koordine eden, hükümetin sözcülüğünü yapan ve karizmasını kiralayan lider konumuna soktuğunu ve bu modelin Türkiye Cumhuriyeti devletinin dağınıklığına hizmet ettiğini düşünmektedir.

Yeni bir kabine değişikliğini kafasında oluşturmaya başladığı anlaşılan Tayyip Erdoğan'ın; hükümete taze kanı sadece yeni bakanlar olarak değil; yeni bir hükümet dinamiği / modeli olarak algılaması sadece Türkiye'nin istikrarı değil, kendi partisinin istikrarı açısından da faydalı olacaktır.

KARADENİZ'E YÖNELİK MERCEK YOĞUNLAŞIRKEN

PETROL POLİTİKASININ GEREKLİLİĞİ ARTIYOR


Bir gazetede; "Dünyanın gözü Türkiye'de" başlıklı bir haber gördüğümüzde dikkat kesiliyoruz. Dünyada onlarca gözün Türkiye'ye; hem de kem niyetle çevrildiği bir ortamda; bu sefer hangi gözler çevrilmiş diye incelemek gerekiyor.

Geçtiğimiz hafta içinde çıkan haberler; Titanic'i bulan araştırmacı Richard Ballard'ın; "Nuh Tufanı'nın izini aramak" için Sinop merkezli dalış çalışmaları yapacağını ve Karadeniz'İn altında uygarlıklar arayacağını belirtiyordu.

Yalnız haberin ayrıntıları; Karadeniz gibi sülfür deposu bir denizde kalıntı aramanın ne kadar mantıklı olacağını sorabilecek kafalara karşı ön alma bilgileri ile doluydu ki; bunlardan en önemlisi; "Karadeniz'in derinliklerinde oksijen olmadığı için buluntuların fazla bozulmadan kalmış olabileceği" belirtiliyordu.

Ballard ve ekibinin; Karadeniz'in derinliklerinde oksijen olmadığını tespit edecek kadar su altından anlaması; dünyanın diğer denizlerinin derinliklerinde oksijen olduğunu zannedenler için inandırıcı bir ayrıntı idi tabiki.

Ballard'la birlikte araştırma yapacak olan Friedrick Hiebert'in Karadeniz'de daha önce yaptıkları çalışmalar sırasında sarfettiği şu sözler ise dikkat çekiciydi. Çalışmalarının eski Yunan gemilerinin ticaret yollarını gösterdiğini belirten Hiebert; "Karadeniz, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemine kadar; bütün ticaret yollarının kesiştiği canlı bir alandı" şeklinde konuşuyor. İşin ilginç yanı; yapılan bu çalışmalarda hep Osmanlı öncesi döneme dair eserler Karadeniz'in derinliklerinde bozulmamış olarak bulunurken; Osmanlı'ya dair kalıntılara pek rastlanılmıyor. Buna iyiniyetli bir gözlükle; Osmanlı'nın gemi yüzdürmedeki becerisi olarak bakıp üzerine fazla gitmeyelim.

Ballard'ın; Pennsylvania Üniversitesi'nden Friedrick Hiebert ile yapacağı çalışmanın sponsorunun kim olduğu haberlerde yer almıyordu. Daha önceki çalışmalarını ABD'nin National Oceanic and Atmospheric Administration'un finanse ettiğini düşünürsek; Ballard'ın bu gezisinde de benzer bir katkı aldığını düşünmek yersiz olmayacaktır.

Ballard'ın Sinop merkezli su altı arkeoloji çalışmaları yapacağını açıkladığı sıralarda; BP'ye ait dünyanın en büyük sondaj gemilerinden bir tanesinin; petrol araştırmaları için Karadeniz'e doğru hareket ettiği ve bu geminin de sondaj çalışmalarına Sinop açıklarında başlayacağı haberleri gazetelere düştü.

Bu tabloya baktığımızda tek eksiğin bölgede çevre çalışmaları yapmak için DenizTemiz derneği olduğunu düşünüyoruz.

Karadeniz'in; kah arkaeloji, kah petrol , kah çevre başlığı altında mercek altına alınması son günlerde iyice yoğunlaşıyor.

BU noktada; Türkiye'nin haklı olarak Karadeniz'de petrol bulunacağı umudu ile taşıdığı heyecan arka planda çok önemli bir eksiği gizliyor.

Türkiye; Karadeniz'de petrol bulunduğu anda; eğer sağlıklı ve ülke çıkarlarını koruyan bir petrol politikası yok ise; (Petrol Politikası; petrol piyasasını düzenleyen yasa ile aynı şey değildir); bulunan petrolun tutsağı olacaktır.


Bu tutsaklığın altyapı çalışmaları şimdiden yapılmaya başlanmıştır bile.