|
Türkiye'de
Pentagonizasyon Süreci
("Asker" sivillerin, "Sivil" askerler
ile işbirliği)
|
|
RAPORUN
ÖZETİ
|
Türkiye'de MGK'nın işlevi; TESEV gibi; ABD'nin
"devlet düşünce" kuruluşları ile entegre
çalışmak üzere yeniden şekillen "sivil"
toplum örgütleri tarafından üstlenilecektir. ABD'de
"sivil askerlerin" kadrolarını doldurduğu
"düşünce" kuruluşları tarafından doktrine
edilen Pentagon'un "asker siviller"in
yönetim kurulunda olduğu silah şirketleri ile içiçece
olduğu "eko-militer" yapı gözönüne alındığında;
bu ülkedeki suni "sivil-asker" ayrımının
aynen Türkiye'ye de ithal edileceğini ve Türkiye'de
de "sivil askerlerin", "asker sivillerin"
emrine gireceği yeni "eko-militer" bir
yapı kurulacağını ve Türkiye'nin güvenlik-savunma
politikalarının küresel hegemonlarla uyumlu biçimde
bu yapılar bünyesinde şekillendirileceğini analiz
etmekteyiz.
Bu noktada; MGK'yı verilen misyon çerçevesinde bertaraf
eden AK Parti hükümetinin; OYAK'ın üzerine gitme
cesaretini bulamayacağını, çünkü OYAK gibi "milli"
olduğu zannedilen bir yapının sözkonusu "sivil-asker"
eko-militer yapının inşasında önemli bir role sahip
olduğunu biliyoruz. Bu süreçte, MGK zamanla; ABD'deki
Defense Policy Board benzeri bir yapıya kavuşturulacaktır.
Bu süreç öyle bir süreçtir ki; tarihinde onlarca
devlet kurmuş bir orduyu, tarihi katliamlarla dolu
işgalci bir paralı asker ordusunun emrine sokarken;
Türk olmayı küfür sayan fındık kabuğunu doldurmayacak
sermayedar ile; "Türk" ordusunun çevik
generallerini aynı yönetim kurulu masası etrafında
toplayacaktır.
Türkiye'de Pentagonizasyon süreci; "asker"
sivillerin, "sivil" askerler üzerindeki
operasyonu olarak başlamıştır. |
28 Şubat süreci başladığında; Türkiye'deki psikolojik
savaşın duayenlerinden yaşlıca bir isim yaptığı özel
sohbetlerde TSK'yı ağır bir dille eleştirmiş ve "bunları
psikolojik arenanın ortasına çekip yıpratacaklar, oynanan
oyunu görmüyorlar" demişti. Bu yaşlı zat; "ordu
yeniden iktidara ağırlığını koyuyor" tespitlerinin
yapıldığı bir ortamda sunduğu kontra-yorumda maalesef
haklı çıktı ve 28 Şubat süreci ile başlatılan TSK'yı
yıpratma süreci; Ertuğrul Özkök'ün bile paşalara karşı
yazı yazabildiği bir zeminde son buldu.
Son günlerde MGK'nın "bir kalemde" atıl duruma
getirildiği süreci izlerken yine bu tespit aklımıza
geldi ve Türkiye'de askerlerin ülke gündemindeki yerini
kaybedeceği yolundaki bu tespitin doğruluğunu bir kez
daha hatırlıyorduk ki; gözümüze çok ilginç bir ayrıntı
çarptı:
Ayrıntı; AK Parti'nin MGK'nın yeni işlevi konusunda
Genelkurmay ile yaptığı pazarlıklarda gizliydi. Genelkurmay
MGK'nın Genel Sekreterliği'ne bir askerin atanması sözkonusu
ise bu konuda Genelkurmay'ın olumlu görüşünün alınmasını
istemiş ve AK Parti askerin bu talebini kabul etmişti.
Bu mutabakat ilgili yasa metnine; "muvazzaf subayların
atanmasında" ifadesi ile yansıyordu.
Dikkatimizi çeken; AK Parti'nin muvazzaf subayların
atanmasında insiyatifi Genelkurmay'a bırakırken; nedense
"muvazzaf olmayan" yani emekli subayların
atanması konusunda insiyatifi hala kendi elinde tutmak
isteyişi idi.
Sivilleşmeyi savunan ve çizmeye çalıştığı "muhafazakar
demokrat" kimlik konusunda hayli ciddi olduğunu
gözlemlendiğiniz AK Parti'nin durup dururken; emekli
subaylar konusunda insiyatifi bırakmak istememesi hayli
ilgimizi çekti.
Bu haberden bir kaç hafta sonra Adalet Bakanı Cemil
Çicek'in Vakit gazetesinde bir röportajı yayınlandı.
Çicek; kendisine MGK ile ilgili bir soru sorulması üzerine;
MGK'nın danışmanlık işlevinin başka şekillerde takviye
edilebileceğini vurguladıktan sonra, hükümetin özel
düşünce kuruluşlarına araştırma/rapor sipariş edebileceğini
vurguluyordu.
Bu sözler bize; zamanında Saadettin Tantan'ın Türkiye'deki
yolsuzlukları araştırması için TESEV'e aktardığı 50.000
doları akla getirdi. TESEV'in "yolsuzluk araştırması"
için Tantan'ın insiyatifi ile aldığı 50.000 $ ile hangi
masraflarını karşıladığını bilemeyiz ama; Çicek Tantan
zamanında başlatılan "özel düşünce kuruluşlarına"
araştırma/rapor hazırlatma girişimlerinin yaygınlaşacağı
haberini veriyordu.
Bütün bunlar gerçekleştirirken; ABD'nin "devlet
düşüncesi" kuruluşlarından RAND ve Yahudi lobisi
kökenli JINSA'nın Türkiye kolu olmaya soyunan TESEV'de;
Cüneyt Zapsu'nun da içinde bulunduğu ekibin mini yönetim
darbesi başarıya ulaşıyordu. Bu darbe sonucunda Faruk
Eczacıbaşı ve arkadaşları, aralarında Ünal Aysal gibi
"enerjik" isimlerin de bulunduğu bir ekiple
eski yönetim kurulu ekibini tasfiye ediyordu. İsmi TESEV'de
olsa bir STK'daki yönetim değişikliğinin konumuz ile
ne alakası var demeyin. TESEV'in eski yönetimi; kurumun
kendi yağı ile kavrulmasını savunuyor; kurula dışardan
danışman olarak atanan Danışmanlar Konseyi'nin kurum
politikalarına müdahil olmasına karşı çıkıyor ve yurtiçi
ve yurtdışından yapılacak anlaşmalara sponsor sağlanarak;
"parayı veren düdüğü çalar" mantığı ile araştırmalar
yapılmasına karşı çıkıyordu. İşte; ABD'deki "derin"
düşünce kuruluşları ile yakın işbirliği içinde bulunan
bu STK'daki sözkonusu yönetim tasfiye edilerek; yerine
hayli "açık fikirli" bir ekip yönetime geçiyordu.
Bu yönetimin; kuruma "Danışma Konseyi"
adı altında monte ettiği 22 kişilik yapı içerisinde
ise; aralarında Çevik Bir'in de bulunduğu 11 kişilik
bir emekli asker grubunun bulunduğunu ayrıca vurgulamamız
konumuzla hayli alakalı.
Birleştirmeye çalıştığımız resmin bir rengi de; son
günlerde moda olduğu üzere, emekli olmaya hazırlanan
Paşalarımızın yaptıkları çıkışlarda gizli. En son olarak
medyanın gündemine "Galiçya'da Yemen'de niye kan
döktüğümüzü hala sorguluyoruz" sözleri ile oturan
1. Ordu Komutanı Çetin Doğan'ın; Türkiye'de laikliğin
yılmaz bekçileri olacakları yolundaki sözlerini; tehdit
olarak algılanmasın diye mutad olduğu üzere, "bunu
silahlarla değil, eğiteceğimiz gençlerle sağlayacağız"
tarzı bir söylemle pekiştirmesi son dönemde konuştukça
daha az dinlenen paşaların söylemi açısından pek şaşırtıcı
değil. Şaşırtıcı olan; Çetin Doğan'ın veda ziyaretleri
çerçevesinde, Şişli Belediye Başkanı Sarıgül'ün yanısıra
Yahudi Hahambaşı'nı da özellikle ziyaret etmiş olması.
Bu tür ziyaretler tabiki Vakit gibi radikal uçta bir
gazetenin bile; "İstanbul müftüsünü ne zaman ziyaret
edeceksiniz paşam" sorusunu anlamlı kılıyor. Türkiye'de
emekli olmaya hazırlanan üst kadroların; kamuoyu önünde
sergiledikleri ve şiddetle savundukları çerçevenin,
düşünsel ve içsel tutarlılığını sağlamak konusunda ciddi
sorunlar yaşadıkları her türlü hareket ve sözlerine
yansıyor ve karşı cephenin elini güçlendirmekten başka
işe yaramıyor. Fakat kendi düşünsel tutarlılıklarını
zedeleme pahasına yapılan bu tür ziyaret ve temasların;
sözkonusu kadroların kendilerini emeklilik sonrasına
hazırlama girişimi olarak görmek yanlış olmayacaktır.
Çünkü önümüzdeki süreçte kurulması planlanan dinamikler
ve bu dinamikleri düşünsel olarak besleyecek yapılar
açısından; emekli bir paşa, muvazzaf bir paşaya göre
çok daha işlevsel bir konum ifade etmektedir.
Bu noktada; Richard Perle ismi ile gündeme gelen ve
Pentagon'un askeri politikalarını belirlemede sivil
danışmanlık mevki olarak görev yapan Defense Policy
Board yapısını hatırlatmanın da faydalı olacağını düşünüyoruz.
ABD'nin çapulculara ve toplu katliamlara dayanan ordu
geleneğinin; büyük sermaye ile bütünleştiği noktada
duran Pentagon'un bugün dünyada dayatmaya çalıştığı
düzenin "sivil ayağının" olması; kurulmaya
çalışılan düzenin meşruiyetinin sağlanması açısından
önem taşıyor olsa gerek.
Halbuki günümüz ABD'sinde Pentagon'a silah sağlayan
büyük firmaların aynı zamanda ABD'nin "düşünce
kuruluşlarının" en büyük finansörü olduğunu ve
bu düşünce kuruluşlarının kadrolarının ise Pentagon'dan
emekli paşalar tarafından doldurulduğunu; düşünce kuruluşlarındaki
"sivillerin" ise sözkonusu silah şirketlerinin
yönetim kurullarında oturduğunu gözönüne aldığımızda;
ABD'deki "sivil"-"asker" ayrımının
ne kadar yapmacık bir ayrım olduğunu net bir şekilde
görebiliriz. Türkiye'deki askeri yapının ABD'nin askeri
yapısını taklit etme konusunda ne kadar hevesli olduğunu
gözönüne aldığımızda (en son olarak Genelkurmay'dan
Aslan Paşa, Türkiye'nin de ABD'deki gibi merkezi komutanlık
sistemine gideceğini, merkezde mobil ve sevkedilebilir
birlikleri tutarken, uçlardaki birliklerin gücünü zayıflatacağını
açıkladı) ; ABD'de ki sivilleşen askerler - askerleşen
siviller ortamının Türkiye'ye de sirayet edeceğini tahmin
etmek pek zor olmayacaktır.
Açık İstihbarat olarak önümüzdeki dönemde;
a) MGK'nın kısa dönemli olarak etkisizleşeceğini
fakat daha sonra yaşanacak bir karşı dalga ile ağırlığını
arttırarak; Pentagon'a danışmanlık yapan "Defense
Policy Board" hüviyetine bürüneceğini
b) "Siyasi" kadrolar tarafından atanacak
ve büyük sermaye çevreleri ile içli dışlı emekli "sivil"
paşaların (TESEV gibi STK'ların kadroları bu tür sermayedar
emekli paşalarla doludur) MGK'nın dönüşümünde önemli
rol oynayacağını
c) Türkiye'deki askeri yapının gittikçe tarihten
gelen misyonunu ve ruhunu kaybederek; Pentagonize
olacağını - kısaca savunma sanayi işbirliği konsepti
çerçevesinde ordunun ABD'deki gibi büyük iç ve dış sermaye
odakları ile arasındaki bağın iyice organik hale geleceğini
ve Soros'un TSK için öngördüğü vizyonun (askerini ihraç
ürünü olarak gören zihniyet) artık kurumsal bir temele
oturtulacağını
d) Yukarıda ana hatları ile verilen plan çerçevesinde;
MGK konusunda hayli cesur davranma cesaretini kendinde
bulan AK Parti iktidarının; aynı vizyon çerçevesinde
el atması gereken OYAK gibi bir kuruma ilişecek gücü
kendinde bulamayacağını; çünkü OYAK gibi kurumların
TSK'nın Pentagonize olma sürecinde önemli bir sermaye
köprüsü rolü üstleneceğini ve master plan çerçevesinde
bu tarz bir kuruma ihtityaç olduğunu
e) 28 Şubat süreci ile gittikçe pasifize oldukları
bir psikolojik arenaya çekilen askeri yapı bünyesindeki;
sesli duruşların, "sivil hayatta sesini yükseltme"
şekeri ile avutularak STK'lar bünyesinde tampon bölgelere
alınacağını
f) TESEV gibi "sivil" yapıların askeri
yapılarla entegre edilerek; Türkiye'nin savunma ve güvenlik
politikalarını oluşturan düşünsel eksenlerin; yurtdışındaki
derin bütçelerden fonlanan bu tür "Türk" ve
"sivil" yapılar tarafından oluşturulmaya başlayacağını
düşünmekteyiz.
Sonuçta; bu sürece karşıt dinamik güçler, iç düşmanlara
karşı nutuk atıp kendilerini avutmak yerine; ülkenin
güvenlik politikalarını üreten askeri yapının Pentagonize
olma ve sermayeleşme sürecine karşı durmadıkları sürece;
yukarıda ana hatları ile ortaya koyduğumuz süreç başarıya
ulaşacaktır.
Bu noktadan sonra; Türkiye'de aynen ABD gibi; "asker"
sivillerin para, "sivil" askerlerin ise düşünce
gücü ile katkıda bulundukları "eko-militer"
yapılar bünyesinde savunma ve güvenlik politikalarının;
hegemon güçlerin küresel planları ile uyumlu bir şekilde
üretildiği bir "Pentagon"'a sahip olacaktır.
Bu öyle bir süreçtir ki; tarihinde onlarca devlet
kurmuş bir orduyu, tarihi katliamlarla dolu işgalci
bir paralı asker ordusunun emrine sokarken; Türk olmayı
küfür sayan fındık kabuğunu doldurmayacak sermayedar
ile; Türk ordusunun çevik bir generalini aynı yönetim
kurulu masası etrafında toplayacaktır.
Türkiye'de Pentagonizasyon süreci; "asker"
sivillerin, "sivil" askerler üzerindeki operasyonu
olarak başlamıştır.
|
İSTİHBARATI
MOSSAD'DAN ALAN BİR ÜLKENİN MOSSAD OPERASYONUNA MEZE OLMASININ
ÖYKÜSÜ
(İran - İsrail - ABD Müttefik; Türkiye Asker) |
|
RAPORUN
ÖZETİ
|
|
Elimizdeki bilgiler;
- Irak'ta ABD'ye karşı direnişin temel örgütleyicilerinden
birinin İsrail'in olduğunu ve MOSSAD'ın
bu şekilde bölgedeki savaşın ana sebebi olan
"kontrollü kaos" projesine çok özgün
katkılarda bulunduğunu
- Türkiye'de güvenlik birimlerinin; Türk
askerinin konuşlandırılması planlanan bölgelerde
istihbarat işbirliği için MOSSAD'la anlaştıklarını
- ABD ile İran arasında İngiltere ve İsrail'in
hakemliğinde derin bir işbirliğinin kurulduğunu
(Bunu ilk Açık İstihbarat savaşın başlangıcında duyurmuş
ve Mart başında Londra'da gerçekleştirilen bir
toplantıya dikkat çekmişti)
- İsrail ile yeni ve daha kapsamlı bir stratejik
işbirliği sürecinin başlatıldığını ("şehir
şavaşları" konsepti yine İsrail'in bizim
ekiplerimizi eğitmesine ve bu yolla içeri sızmasına
yarayacak)
göstermektedir. Diğer gelişmeler ile birlikte
ele alındığında; 28 Şubat sürecinde MOSSAD tarafından
dezenforme edildiklerini anlayamayan kadroların
yine MOSSAD'la; hem de Irak gibi bir bölgede istihbari
işbirliğine gitmesinin (siz bunu bütün istihbaratı
MOSSAD'ın yönlendirmesi olarak alın); Türkiye'yi,
uzun vadede Irak'ta İran'la karşı karşıya getirecek
ve dolayısı ile hegemon güçlerin kaos projesine
vazgeçilmez bir katkı sağlayacak yolda geri dönülemez
bir noktaya taşıyacağını analiz etmekteyiz. Türkiye;
İsrail'in, "dost" olduğu ülkeleri önce
kaosa sürükleyip, daha sonra o kaostan çıkmak
için stratejik yardım teklif ederek, güvenlik
mekanizmalarını kontrol alma planlarını ABD örneğinden
öğrenemedi ise; Irak'ta sürükleneceği bataklığa
girdikten sonra çıkması dahi mümkün olmayacaktır.
Nihai süreçte; bölgede İran, İsrail ve ABD ile
müttefikliğini derinleştirip, bütünlüğünü korurken;
Türkiye, kendi bütünlüğünü de tehlikeye sokacak
bir sürecin gönüllü askeri olacaktır.
|
Serdar Turgut'un kendisine de ulaştırdığımız Jeo-Kritik'leri
okumadığını geçenlerde çok net bir şekilde gördük. Türk
medyasında ender rastlanan samimi bir entellektüel çizgiye
sahip bu isim; köşe yazısında 1. tezkere sürecinde Türkiye'nin
Irak'a müdahil olmasını istediğini fakat artık istemediğini
çünkü ABD'nin Irak'taki niyeti konusunda yanıldığını
açıklıyordu. Serdar Turgut yanıldığını itiraf ettiği
yazısında; ABD'nin Irak'ta bir düzen kurmaya çalıştığını
zannettiğini ve bu yüzden Türkiye'nin bu düzen içerisinde
yerini almasını gerektiğini düşündüğünü fakat daha sonra
geçen zamanda ABD'nin Irak'ta bir düzeni değil düzensizliği
hedeflediğini ve siyasi hedefinin kaos olduğunu gördüğünü
yazdı.
Açık İstihbarat olarak; ABD'nin Irak'taki hedefinin düzen değil
düzensizlik olduğunu ve bir kontrollü kaos projesinin
hedeflendiği hem savaşın ilk günlerinden beri yayınladığımız
savaş raporlarında, hem de o günlerdeki Jeo-Kritik'ler
bünyesinde açıkca ilan etmiştik. Türk medyasında bazılarının
bu gerçeği geç de olsa görmeleri bizim açımızdan sevindirici
bir gelişme.
Bu noktada Irak ile ilgili yaptığımız analizlerde; Türk
medyasının dört ana çizgide ayrıştığını gözlemlemekteyiz.
Bunlar;
a) Irak'ta ABD 'nin yanında nöbet tutmayı; "vazgeçilmez"
bir milli çıkar sayan ve ABD ile sadece ufak tefek pazarlıkların
sonucunda bölgeye mutlaka ama mutlaka asker gönderilmesini
Türkiye'nin bekaası için şart zanneden; Meclis iradesini
arada halledilecek bir formalite olarak gören, verilecek
kararın nihayetinde bir "devlet kararı" olacağını
savunan "EVET" cephesi
b) Türkiye'nin göndereceği askeri yapının kontrolü
ve gideceği bölgede kontrolün tam olarak elinde olması
gerektiği gibi konularda sıkı pazarlık yapması gerektiğini
fakat bu pazarlığın "Irak'ta bulunma gerekliliğimize"
gölge düşürmemesini savunan; ABD ile stratejik işbirliğinin
devamı ve bölge yapılanmasında rol oynanamız açısından
Irak'a asker göndermenin şart olduğunu düşünen; Meclis
iradesinin formaliteden öte olduğunun bilincinde fakat
isterse "devletin" milletvekillerini ikna
edebileceğini söyleyen ve Meclis iradesini sadece ABD'den
daha fazla taviz koparmak için bir koz olarak gören
"EVET AMA" cephesi
c) Türkiye'nin bölgeye ancak; Kuzey Irak'taki
ve Irak genelindeki yapılanması konusunda ciddi söz
sahibi olma şartı ile girmeyi düşünmesi gerektiğini
savunan; ABD'nin niyetleri konusunda diğer cephelere
göre hayli mesafeli yaklaşan fakat nihai tespitte ABD
ile bölgesel çıkarları konusunda bir senkronizasyonun
gereğine işaret eden; Meclis iradesini önemseyen ve
kamuoyunun ve Meclisin Türkiye'nin çıkarları üzerinden
ikna edilmesi gerektiğini vurgulayan "HAYIR
AMA" cephesi
ve
d) Türkiye'nin bölgeye hiç bir şart altında girmemesi
gerektiğini, bölgeye girildiği takdirde büyük bir kaosun
içine "işgalci" görüntüsü ile sürüklenileceğini
dillendiren; ABD ile işbirliğine ideolojisine göre,
inanç veya strateji bazında karşı çıkan; toplumsal hissiyatın
belirleyiciliğini vurgulayan ve Meclis iradesi ile birlikte
genel bir "meşruiyet" kavramını şart koşan
"HAYIR" cephesi
Bu klasifikasyon ile incelediğimizde Hürriyet, Türkiye,
Milliyet gibi gazeteleri "Evet" cephesinde,
Akşam, Zaman, Yeni Şafak, Sabah, D.B Tercüman gibi gazeteleri
"EVET AMA" cephesinde, Cumhuriyet, H.O. Tercüman;
Yeni Çağ ve Radikal'i "HAYIR AMA" cephesinde;
Vakit'i ise "HAYIR cephesinde görüyoruz.
Türk medyasının Irak'a asker konusunda yaşadığı cepheleşme
bir yana; Türkiye'nin Irak'a asker gönderme konusundaki
kafa karışıklığının devletin üst düzeyinde sürdüğünü
artık herkes görüyor. Bu kafa karışıklığı yokmuşcasına;
özellikle "EVET" cephesine mensup gazeteler
(Hürriyet bu noktada; Çevik Bir'in koordinasyonunda
Pentagon'dan aldığı brifinglerinin etkisinden olsa gerek,
en başı çekiyor. ); ortada verilmiş bir "devlet
kararı" varmış gibi yayın yapmaya ve belirsiz bir
süreci belirlenmiş gibi göstermeye devam ediyorlar.
Geçenlerde yaşanan Çankaya zirvesini; günler öncesinden
"Sezer'i İkna Zirvesi" diye kamuoyuna duyurup;
zirveden hemen sonra yayınlanan bildiriyi; "Sezer
İkna Oldu" şeklinde yorumlayan medya grupları;
bir gün sonra Sezer'in "fikirlerinde değişiklik
olmadığını" bildiren beyanatı ile resmen yalanlanmış
oldular. İstihbarata analiz yaptığını bildiğimiz
bazı başyazarların ise köşelerinde resmi broşürlerin
seviyesini aşmayacak derinlikte yaptıkları analizlerde;
Irak'la ilgili "verilmiş devlet kararı"ndan
sözetmeleri; devlet içindeki bazı odakların dış odakların
desteği ile birlikte diğerleri üzerinde baskı kurmaya
çalıştığının açık bir göstergesi olarak dikkat çekiyor.
Bölgede MOSSAD ile istihbarat işbirliği
tuzağı
Türkiye'de devlet içi odakların; dış koçlarının yönetiminde
kamuoyu yaratma girişimleri sürerken; her an bölgeye
asker gönderecekmişiz gibi hazırlanan güvenlik birimlerinin
ilginç işbirliklerine imza attıkları haberleri geliyor
kulağımıza.
Bunlardan en önemlisi; Tikrit-Felluce bölgesinde "görev
verilmesi" (ABD'den "görev bekleyen"
bir bürokratın kafa yapısının Türkiye'nin çıkarlarını
ne kadar koruyabileceği ayrı bir soru işareti ve tartışma
konusudur) beklenen Türkiye'nin; bölge istihbaratını
sağlamak için MOSSAD ile anlaştığı yolunda.
Bu bilginin üzerinde bir de Açık İstihbarat olarak bizim bölgeden
edindiğimiz istihbaratı ekleyelim ve bölgede ABD'ye
direnişi örgütleyenin bizzat MOSSAD olduğunu okuyucularımıza
duyuralım. MOSSAD'ın küçük birimler halinde örgütlediği
ABD'ye direniş hücrelerinin; bölgede oluşturulması planlanan
kaosa yaptığı katkı ve bu durumda ABD'nin bölgede İsrail'in
tecrübesine ve varlığına daha fazla ihtiyaç duyacak
olması ve bunun İsrail'in ABD'nin güvenlik mekanizmalarına
sızmasını nasıl kolaylaştıracağı gözönüne alındığında;
dikkatinize sunduğumuz bu bilgi size daha bir mantıklı
gelebilir.
İsrail'in Filistin şehirlerinde yarattığı onca kaostan
sonra "şehir savaşları" konusunda herkesçe
kabul edilen tecrübesini; Türkiye'ye sunma konusunda
da arka planda temasların olduğunu ve İsrail ile Türkiye'nin
Çevik Bir zamanında atılan "stratejik işbirliğinin"
bu eksen üzerinden tazelenmesi için çalışmaların başlatıldığı
zaten biliniyor. İsrail'in; "dostlarını"
önce zor duruma sokup; daha sonra onları soktuğu zor
durumdan çıkarmak için yardım teklif etmesi ve bu süreçte
yakın ilişki kurduğu güvenlik personeli aracılığı ile
ülkenin güvenlik sistemine sızması artık bu devletin
ilgili birimlerinin her yönü ile bilmesi gereken bir
gerçek.
Durum bu haldeyken; Türkiye'nin, konuşlanacağı bölgede,
Irak'ta kaos projesinin ana direklerinden İsrail ile istihbarat
işbirliğine gidecek olması, (siz bunu kritik istihbaratı
Mossad sağlayacak olarak okuyun); kuzunun kasaptan
kaçış yolunu kurt ile planlamasından başka bir anlam taşımamaktadır.
Açık İstihbarat olarak yaptığımız analizler;
Türkiye'nin bölgede konuşlanması ile birlikte; Türkiye
ile İran'ı Irak üzerinden karşı karşıya getirecek süreçlerin
başlatılacağı ve Türkiye'nin bölgeye ABD/İsrail lehine
işleyecek kaosu derinleştirecek şekilde gittikçe daha
fazla bulaşmaya başlayacağını göstermektedir.
Bu tabloda
İran nerede?
Geçenlerde gazetelerde bir haber yeraldı.
Habere göre İran'lı Manuçer Gobifer, bir Pentagon
heyeti ile İtalya'da ve Paris'te görüşmeler yapmıştı.
Bu görüşmenin anlamı; Gorbanifar'ın, İran-Kontra skandalında,
"devrimci" İran'a , "can düşmanı"
İsrail'den 508 adet TOW tanksavar füze satışına aracılık
eden isim olduğu hatırlandığında daha bir belirginleşecektir.
Sözkonusu görüşmede; ABD Savunma İstihbaarat Ajansı
ve Pentagon'dan İran/Irak uzmanı Harold Rhode ve analizci
Larry Franklin'in de olduğu söyleniyor. Şimdi İran ile
İsrail arasındaki derin bağa işaret eden bu haberi bir
kenara koyup, devam edelim.
Savaş sırasında yayınladığımız 3. Nolu savaş raporunda;
İran ile ABD'nin Mart ayı başlarında, İsrail ve İngiltere'nin
de hazır bulunduğu gizli bir toplantı yaptığını ve bu
toplantıda başlatılacak süreçte İran'ın rolü ile ilgili
bir uzlaşma sağlandığını duyurmuştuk. Raporumuzun
ana tezi; uzun vadede İran ile ABD'nin gizli bir müttefikliğe
doğru gideceği yolunda idi. Bu raporu yayınladığımızda
herkes güldü ve İran ile ABD'nin nasıl müttefik olabileceğini
düşündüğümüzü sordular? Biz bu kişilere; uluslararası
ilişkileri gazete sayfalarından değil çok daha derinden
takip etmeleri gerektiğini, aksi takdirde kendilerine
sergilenen kukla oyununun kukla seyircilerinden başka
bir şey olamayacaklarını hatırlattık.
İşte o raporda ortaya koyduğumuz tezin yavaş yavaş
şekillenmeye başladığına yönelik emareleri görmeye başladık.
ABD'nin İran'lı rejim muhaliflerinin bürolarını kapatıp,
hesaplarını dondururken; İran'ın da ülke çapında başlattığı
El-Kaide operasyonu bugüne kadar perde arkasında ve
özellikle Irak'taki Şii'ler üzerinden yürütülen işbirliğinin
daha geniş bir alana yayılarak, somutlaştırılmasından
başka bir şey değildi. Bu gelişmeler yaşanırken;
Türkiye'de hiç kimsenin aklına; müttefikimiz ABD'nin
neden PKK/KADEK unsurlarına; İran rejim muhaliflerine
yaptığı muameleyi yapmadığı sorusu gelmedi. ABD,
Türkiye ile müttefik; İran ile ise açıkca düşman değilmiydi?
Bu tabloda en kritik gözlem; İran'ın; Türkiye'nin askere
10 bin asker göndermesinin sözkonusu olduğu bir ortamda;
sesini hiç bir şekilde çıkarmadan gelişmeleri izlemesidir.
İran'ın bu sessizliği; ABD ve İsrail'in Türkiye'yi
bölgeye çekerek çok daha derin bir amaç güttüklerinin
ve bu amaç ile ilgili İran'ı da bilgilendirip; onun
sessizliğini sağladıklarının en önemli göstergelerinden
bir tanesidir.
İran'ın bu anlaşmadan sağladığı mı nedir? Bölünmemek.
Yerine kimin anatomi masasına yatırılacağını tahmin
etmeniz pek zor olmayacaktır.
Sonuçta;
Türkiye; Irak bataklığına sürüklenerek, hem bölgedeki
kaosu, hem de kendi içindeki çözülmeyi pekiştirecektir.
Bunu; istihbaratını MOSSAD'dan; teknolojisini ABD'den,
vizyonunu ise Soros'tan alan kadroların görmesi, anlaması
ve tedbir alması mümkün gözükmemektedir.
|
| |
| SÖZEL
GÖSTERGELER |
| |
|
Gösterge
|
Gösterdiği
|
- Uzanlara yönelik operasyonun hemen ardından Star
yazarı Fatih Çekirge'nin Star'ın sayfalarından kaybolması
- Uzan operasyonu öncesinde; Fatih Çekirge'nin Star'a
sürekli MGK'da ilgilil birimlerden aldığı direktifler
doğrultusunda "anti-Tayyip" manşetleri attırması
ve Uzanlar ile Tayyip Erdoğan'ı karşı karşıya getirecek
gerilim ortamının yaratılmasına önemli katkılarda
bulunması
- Fatih Çekirgen'nin, GP lideri Cem Uzan'a arka planda
sürekli; "merak etme asker arkanda" güvencesi
vermesi fakat sonunda Cem Uzan'ın askerin arkasında
olmadığını acı bir şekilde öğrenmesi
|
- 28 Şubat sürecinde de çok değerli roller oynayan
Fatih Çekirge'nin bu sefer de Uzan'a karşı kullanıldığını
- Fatih Çekirge'nin Uzanlara yönelik çifte ajan olarak
kullanıldığını ve Uzanları sattığını
- Uzanlara yönelik operasyonun; MGK bünyesindeki birimler
aracılığı ile kotarılan uluslararası bir operasyon
olduğunu; Tayyip Erdoğan'ın bu operasyonda sadece
bir seyirci konumunda olduğunu
- Fatih Çekirge'nin emeğinin karşılığını almış olarak
şimdi dinlenceye çekildiğini
|
- Hüsamettin Cindoruk'un kendisi ile ve AK Parti'ye
Anayasayı yenileme çağrısında bulunduğu röportajın
sonunda "19. Asır Osmanlı gerilemesinde bazı
sefaretlerin belirleyici ağırlıkları etken olmuştur.
ABD Büyükelçilerinin Türkiye'ye yönelik iç politika
izlerinin silinmesi gerekir." mesajını vermesi
- Demirel'in Ruhat Mengi ile yaptığı ve Vatan'da yayınlanan
röportajında, "Amerika bu gücü dağıtacak..ilişkiler
iyi gitmezse ne biliyorsunuz bu gücü sizin aleyhinize
kullanmayacağını" şeklinde konuşması
- Tayyip Erdoğan'ın Tercüman'da yayınlanan röportajında;
"Siz de hükümet olduk ama iktidar olamadık yakınmasında
bulundunuz. Kastettiğiniz iktidar olamama alanları
askeri ve dış politika ile ilgili alanlar mı?"
sorusuna, "İktidar sınırsız ve muğlak bir kavram
değil. Tüm dünyada iktidalarlar belli kayıtlarla sınırlı
olduğu gibi, belli kurumlar bida bir şkeilde bu iktidarı
paylaşırlar. Demokrasi zaten sınırlı iktidar, paylaşılmış
yönetim demektir, ama önemli olan bu sınırın ne olacağı,
paylaşımı kiminle yapacağınızdır. Demokratik ülkelerde
siyasi iktidarın alanı hükümetin lehine mümkün olabildiğine
genişlerken, derecesine göre kimi ülkelerde bu alan
daraltılmaktadır" şeklinde cevap vermesi
|
- ABD'nin iç siyaseti belirleyici ve "yasa yapıcı"
rolünün Hüsamettin Cindoruk'u bile rahatsız edecek
kadar arttığını
- ABD'ye yönelik güvensizliğin kimilerinde ABD'ye
karşı tavır alma; kimilerinde ABD'ye daha fazla yaranma
psikolojisi doğurduğunu
- Erdoğan'ın "küreyle" uyumlu yeni lider
kadrosunda yeralmanın gereklerini Demirel gibi çok
iyi okuduğunu ve "iktidarın belli odaklarla paylaşılan
bir alan" olduğunu kabul ederek kendi küçük iktidar
alanını sağlama almaya çalıştığını
|
- D.B. Tercüman'ın; Erdoğan ile yaptığı röportajın
hemen sonrasında, zamanında İsrail Büyükelçiliğin'de
görevli Alon Lien ile özel röportaj yapması
- Alon Liel'in; Türkiye'de Erdoğan'ın siyasi çizgisi
ile uzun zamandır ilgilendiğini söylemesi ve kendisi
ile ilgili yayınladığı çalışmanın da bu ilgiye dayandığını
belirtmesi
- Liel'in röportajda bir "Erdoğanizm" tanımı
yapması ve bunun; "Kemalizmin muhafazakar tabanın
kabul edebileceği modern bir versiyonu olduğunu, daha
doğrusu bugüne kadar dindar halkın özdeşelemediği
Kemalizm'in Türk halkının sağ tabanına benimseten
bir yaklaşım olduğunu" söylemesi
|
- İsrail'in Erdoğan'ı bir siyasi proje olarak 80'lerin
ortasından beri izlediğini
- Alon Liel'in MOSSAD'ın elemanı olarak çok uzun zamandan
beri Erdoğan üzerinde profil çalışması yaptığını
- Erdoğan'ı belli bir politik formasyonda Türkiye
vitrinine ve Başbakanlığa çıkaran makro projenin içinde
İsrail'in kilit bir rol oynadığını
|
- ABD'nin Japonya'ya atom bombası atan uçağı yenileyerek,
sergilemeye başlaması
- ABD'nin Hiroşima'nın yıldönümünde, gizli bir üste
ülkenin en değerli nükleer fizikçilerini biraraya
getirip; ülkenin yeni nükleer silah arsenali üzerine
bir çalışma başlatması ve bu çalışmalarda "daha
küçük, daha etkin kullanılabilir" nükleer bombalar
konsepti üzerinde yoğunlaşılması
|
|
- TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu'nun; Bankalar
Kanuna'a aykırı olduğu gerekçesi ile ilk suç duyurusunu
Demir-Halk Bank'ın Aydın Doğan - Cıngıllıoğlu konsorsiyumuna
satışı ile ilgili yapması
- Bankalar Kanunu 7/2 hükmünce banka sahibi olması
mümkün olmayan Halit Cıngıllıoğlu'nu da kapsayan Doğan-Cıngıllıoğlu
konsorsiyumuna yapılan satışı gerçekleştiren BDDK
ve TMSF üyeleri hakkında işlem yapılmasını istendiği
yolunda haberin Hürriyet'in ekonomi sayfasında manşetten;
"Demir- Halk Bank'ın satışına suç duyurusu" başlığı
ile verilmesi
- Bu haberin hemen sonrasında; Aydın Doğan'ın Dışbank
Hollanda bankasının; Demir-Halk Bank'a satışının gerçekleştirilmesi
|
- Aydın Doğan'ın Halkbank yönetimini; Dışbank Hollanda'nın
Demir-Halk Bank konsorsiyumuna satışı konusunda kendi
yöntemleri ile ikna ettiğini
|
- Türkiye'nin başyazarı Yılmaz Öztuna'nın köşe yazılarında
sürekli, Irak ile ilgili bir devlet kararı oluştuğunu
yazması ve "Sonunda devlet kararı oluştu : Irak'ın
dışında kalmamızın sayılamayacak kadar çok sakıncası
olduğu anlaşıldı...Dünyanın süper devletine karşı
tavır koymamız ve stratejik ittifakını reddetmeye
kalkışmamız Türkiye'ye 21. yüzyıl boyunca telafisi
zor zararlar verebilir" şeklinde ifadeler kullanması
|
- MİT'te; Irak'a asker göndermeyi topluma meşrulaştırmak
için "devlet kararı" senaryosunu kullanma
fikrinin ağır bastığını
- MİT'in; strateji üretmeyi ABD'nin kuyruğunda çıkar
analizi yapmayı strateji zannetmeyen, çok daha kaliteli
analistlerle çalışması gerektiğini
|
- Sezer'in Hacı Bektaş Veli törenlerine katılması
ve Bektaşilik tarikatının kurucusu bu isme dair törende
yaptığı konuşmada; "laiklikten" ve siyasetin
bütün inançlara eşit mesafede durması gerektiğinden
söz etmesi
- 1.Ordu Komutanı Çetin Doğan'ın "laiklikten"
sözedip; veda ziyaretleri sırasında Hahambaşı'nı ziyaret
edip, İstanbul müftüsünü ziyaret etmemesi
|
- Türkiye'yi yöneten isimlerin; "laiklik"
konusunda kafalarının hayli karışık olduğunu
- Derin ilişkilerin insanların tercihlerini, kendileri
ile ters düşecek şekilde çarpıtabileceğini
- Doğan'ın; TSK'nın bünyesine sızan tarikat mensupları
konusunda bazı tarikatları es geçtiğinin en güzel
kanıtı olduğunu
|
- Gazetelerde güvenlik güçlerinin Sivas, Tokat, PKK-KADEK,
TKP-ML TİKKO ile DHKP/C örgütlerine yönelik operasyonlar
başlatıldığı yolundaki haberlerin; her gazetede aynı
şekilde çıkan fotoğraflarla verilmesi (tatbikat ..fotoğrafları)
- Fotoğraflarda güvenlik güçlerinin üzerinde poz verdiği
panzerin üstünde "Yavuz" yazması
- "Yavuz" isminin bölgedeki; özellikle Alevi
kökenli yurttaşlar üzerinde; Yavuz Sultan Selim'i
hatırlatan negatif bir imajının olması
|
- Hacı Bektaş Veli törenleri öncesinde; birilerine
devlet içinde bazı odakların gözdağı verdiğini
- Türkiye'de "alevi-sünni" ayrımı kozunun
hala diri tutulmaya çalışıldığını
- Sözkonusu bölgelerde sözkonusu örgütlere yönelik
bir operasyon yapılmadığını; yapılanın şovdan ibaret
olduğunu
|
- Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un Zaman gazetesinde
tam sayfa yayınlanan röportajında; "Saddam Hüseyin
ne kadar meşru ise, 12 Eylül Anayasası da o kadar
meşrudur" demesi ve "1980'de ana rahmine
rıza dışı düşen, 1982'de ananın rızasına karşı bayıltılarak
sezaryenle doğan ve Anayasa adı verilen bu sözleşme
oylamasıyla ve özüyle hukuken sakattır ve meşru değildir..meşruluk
kavramını Ferraro; "sitenin/düzenin gözle görülmeyen
barış meleğidir" şeklinde açıklıyor...Ne denli köklü
değişiklik yapılırsa yapılsın bu anayasayı ayağa kaldırmak
olanaksız" şeklinde mesajlar vermesi
|
- Türkiye'de yeni Anayasa ve bunla bağlantılı yeni
siyasi sistem tartışmalarının yeni dönemle birlikte
artacağını ve Sami Selçuk gibilerinin bu dönem öncesinde
yeniden sahne için ısındırılmay başlandığını
- Fettullah Gülen'e bağlı kadroların; yeni Anayasa
ve sistem tartışmasında etkin rol alacaklarını
|
- Rekabet Kurumu Başkanı Mustafa Parlak'ın Tekel'İn
blok satışı ile ilgili "Türk Tütün piyasasında hiç
payı olmayan şirketlerin Tekel'i satın almalarında
hiç bir sıkıntı olmayacaktır ve böylesi bir satışta
koşul getirilmesi de sözkonusu olmayabilecektir" demesi
|
Rekabet Kurumu Başkanı'nın; Tekel'in
özelleştirmesinde Koç Grubu'na önemli bir sinyal gönderdiğini
(BAT Grubu ile Tekel özelleştirmesine hazırlanan Koç'un
piyasa payı olmadığı için; Sabancı gibi PM ile özelleştirmeye
hazırlanan gruplara karşı "Rekabet Kurulu" kozunu
saklı tuttuğu belirtiliyor) |
- Aliyev, AP'ye verdiği demeçte, bu koşullarda ülkesinde
tam demokrasi beklemenin saflık olduğunu fakat önlerindeki
engellere rağmen batı tipi demokrasi yönünde ilerlemeye
devam edeceklerini söylemesi
- Akşam ve Hürriyet'in İlham Aliyev ile özel röportaj
yayınlayarak; Azerbaycan'daki Aliyev hanedanının yeni
reisini; "Azerbaycan'a en uygun adam" olarak
lanse etmeleri ve röportajlarda Aliyev'in Azerbaycan'da
demokrasi olduğunu savunması
|
- İlham Aliyev'in Türk kamuoyuna farklı, dünya kamuoyuna
farklı mesaj verdiğini
- Türkiye'de belli mekanizmalar bünyesinde, Azerbaycan'da
kimin desteklenmesi gerektiğine dair kararsızlığın
Aliyev'i ufak da olsa bir halka ilişkiler çalışmasına
yönelttiğini
|
| |
|
- Mardin'de Kayacan sitesi mevkindeki MİT binasının
önünde bulunan polis noktasına gece 22:05'te uzun
namlulu silahlarla düzenlenen saldırı sonucu iki polis
memurunun şehit olması
|
- Devlet içindeki bazı kliklerle; PKK içindeki bazı
klikler arasında, MİT'in PKK/KADEK ve Kuzey Irak konusunda
soyunduğu rol konusunda işbirlikleri ve çatışmalar
yaşandığını
|
- Tüpraş'la 50 bin dolar verip bilgi odasına giren
şirketlerin listesi
Alliance Park - Çukurova Holding
Shell
BP - TNK
Oyak - Yukos
İsmini saklayan İsrailli grup
TAFTNET - TAMOIL
Anadolu Konsorsiyumu (Asya Finans ve Fettullah Gülen
ekibi)
- Yukos'un ortakları arasında, başı şu sıralarda Rusya'da
Putin ile belada olan Rus-Yahudi oligarklardan Mihail
Hadorkovski'nin olması
|
- Tüpraş'ın özelleştirmesinin; hem uluslararası sermaye
güçleri, hem de ulusal sermaye güçlerinin çarpışacağı
bir mini arenaya dönüşeceğini
- Türkiye'de enerji piyasasının; aralarında "OYAK"
gibi "milli" olduğu iddiasında bulunan şirketlerin
de aracılığı ile tamamen uluslararası dinamiklerin
eline geçeceğini
- Türkiye enerji piyasasında Yahudi oligarklar kadar;
Putin ve Berlusconi'nin de rol oynamaya başlayacağını
|
- Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın kendisi ile yapılan
röportajda Irak'a asker gönderme konusunda "1
Mart öncesindeki şartlar Irak açısından da, bölge
açısından da, Türkiye açısından da farklı. Dolayısıyla
o günkü düşüncelerimizin bugün aynen devam ediyor
olması düşünülemez....(tezkere olağanüstü toplantı
talebi ile gelir mi sorusuna)...Ben çok acil bir durum
olduğunu düşünmüyorum.Hükümet ayağını iyi yere basıyor
gördüğüm kadarı ile. Gelişmelerden memnunum."
şeklinde konuşması
- Bülent Arınç'ın eski ABD Büyükelçisi Türkiye'ye
veda ederken; büyükelçi ile ailece kahvaltı edecek
kadar samimi olması
- Bülent Arınç'ın 1 Mart öncesinde tezkereye yönelik
çok ince ve kararlı bir muhalefet yürütmesi
- Arınç'ın medyadaki profilinin iyice düşürülmüş olması
|
- Arınç'a yeni tezkere sürecinde farklı bir rol yükleneceğini
|
- Sabah ile Doğan Grubu arasında Formula-1 kavgasının
patlamasının ardından Tufan Türenç'in ; "Ertuğrul
Özkök hastaydı ve evinde yatıyordu. Fikret aradı ve
haberi anlattı, manşet yapacağımızı söyledi. O da
onaylayınca sayfa çizildi ve Formula manşet oldu"
demesi
- Ertuğrul Özkök'ün ise aynı gün yazdığı yazıda; "Ben
bu olayın manşete taşınmasından yana değildim ama
sonunda benim değil onların dediği oldu" demesi
|
- Hürriyet'in üst yayın kadrosunda tutarlılık sorunu
yaşandığını
|
- Leyla Zana, Hatip Dicle,Selim Sadak ve Orhan DOğan'ın
yeniden yargılandığı DEP davasında sanık avukatların
mahkemeyi iddia makamı ile savunmaya eşit mesafede
durmamakla suçlaması ve nasılsa reddedilir diye talepte
bulunmamaları
|
- Leyla Zana'yı tahliye ettirerek; Türk siyaset hayatına
"Kürtçülüğün" yeni siyasi lideri olarak
sokma planlarının istenildiği gibi yürümediğini
|
- Mesud Barzani'nin IKDP partisinin 57. kuruluş yıldönünümüne
101. Hava İndirme Tümen Komutanı Korgeneral Davit
Petraetus 'un katılması ve törenin tarihteki tek Kürt
devleti olan Mahabad Cumhuriyeti'nin bayrağı altında
kutlanması
- Barzani'nin törende "Irak'ta çoğulcu, federatif
bir yönetim kurulacaktır" derken, ABD'li komutan'ın
"Barzani benim kişisel kahramanım. Bugün partisinin
yıldönümünü kutluyor. Bugün Kürt halkına ve IKDP'ye
söz verebilirim. Sizi hiç yalnız bırakmayacağız" şeklinde
mesajlar verdiği konuşmasını Kürtçe teşekkür anlamına
gelen "zor spas" diyerek bitirmesi
- Türk medyasında son günlerde Barzani'nin değil,
Kuzey Irak'ta Türk askeri istemiyoruz diyen Talabani'nin
vitrine koyulması
- Barzani'nin askeri komutanının; Türk askeri ile
ilgili bir sorunları olmadığını ve işbirliği içinde
olacaklarını belirten bir demeç vermesi
|
- Türkiye'de devlet bazında; Talabani'nin profilinin
düşürülürken, Barzani'nin profilinin yükseltilmeye
çalışıldığını
- ABD'li komutanların; aşiret reislerine TSK'dan daha
iyi davrandıklarını
- Bölgede bağımsız Kürt devleti oluşumunun ABD ordusunun
güvencesinde olduğu mesajının bir kez daha vurgulandığını
|
- Ulaştırma Bakanı'nın ; "hayatında herkesi en
az bir kez uçuracağız" hedefi ile kampanyası
başlatması ve iç hat uçak biletlerini 75 milyona düşürecek
çalışmalar başlattıklarını kamuoyuna büyük kampanya
olarak duyurması
- Güneydoğulu işçilerin Karadeniz'de günlük 9 milyon
yevmiyeye çalışması
|
- Ulaştırma Bakanı'nın kritik konular hakkında iyice
pasifize edildiğini
- Bakan'ın Türkiye gerçeklerinden haberdar olmadığını
|
- Demirel'İn Ruhat Mengi ile yaptığı röportajda; "Siyasette
iyi karar yoktur, "Çok kötü bir kararla", ondan daha
az kötü karar alma durumu vardır. Örneğin hiç karışmazsanız
bu kötü bir karardır, karışırsanız daha az kötü bir
karardır. Siyaset budur. Yüzde yüz kar yoktur" şeklinde
konuşması
|
- Türkiye'de siyasetçilerin karar verme insiyatiflerinin
ne kadar sınırlı olduğunu ve kendi karar setlerini
oluşturamadıklarını
|
- Tasarruf tedbirleri nedeni ile yıllardır İzmir'de
demirli olan Piri Reis Araştırma Gemisi'nin yılbaşından
itibaren Doğu Karadeniz'in tabanında olası metan gazı
ve petrol yataklarını tespit etmek üzere harekete
geçmesi.
- DPT ve 9 Eylül Üniversitesi'nin gemide 500 milyarlık
sismik cihaz yenilemesi yapması
|
- Karadeniz'de "arkaelojik çalışma" perdesi
altında petrolden-uranyuma kadar herşeyi arayan yabancı
güçlere karşı sonunda bizim de; göstermelik de olsa
harekete geçtiğimizi
|
- Yeni Şafak'ın son günlerde MHP'deki liderlik yarışına
dair haberleri sürekli ana sayfadan vermesi
- Yeni Şafak'ın bu haberlerde; liderlik yarışının
Ramiz Ongun lehine geliştiğine dair bir tablo çizmesi
- Bu haberlerin ertesinde aynı gazetenin; Türkeş'in
Arusi tarikatı ve bu tarikatın şeyhlerinden Mehmet
Faik Erbil'le ilişkisi olduğu iddia eden bir yazı
dizisi hazırlaması
|
- Yeni Şafak'ın; MHP içi dinamiklere müdahil olma
konusunda planlı bir kampanyanın vitrini olarak seçildiğini
- MHP'nin etkisizleştirilmesinin; en azından dişe
dokunur bir milliyetçi parti ortaya çıkana kadar,
Türkiye siyasetindeki dengeler açısından hala önemli
olduğunu
|
- Ercan Kumcu'nun ; "IMF'ye olan borçların 2006 sonrasına
yayılmasının en önemli işlevi hükümet ne derse desin,
IMF ile ilişkilerin 2004 yılı sonunda bitmeyeceğinin
garanti edilmesidir" şeklinde yazması
|
- Yayınladığımız özel raporlarda tahmin ettiğimiz
üzere; Babacan'ın "borç ertelemesi" maskesi
altında, IMF ile yeni bir stand-by'ı garantilediğini
- Ercan Kumcu gibi isimlerin varlık nedenlerinin IMF
ile doğrudan bağlantılı olduğunu
|
- Geleceğin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın
Fİkret Bila'ya verdiği demeçte PKK/KADEK'i Irak'a
asker göndermek için bir önkoşul olarak görüyor musunuz
sorusuna: "Hayır, bir önkoşul olarak görmüyoruz Ama
elbette, beklentilerimiz var. Türkiye'Nin istikrar
gücüne katkıda bulunması için önce PKK-KADEK olayının
sonuçlanmasını beklemek gibi bir durum yok. Bizim
oradaki askeri varlığımızın nedeninin PKK-KADEK olduğu
açık. Bunu ABD'de biliyor. Elbette bu sorun ortadan
kalkarsa bizim orada askeri varlık bulundurmamıza
ihtiyaç kalmaz" demesi
|
- Türkiye'ye vereceği bir milyar dolarlık hibeyi bile
çeşitli şartlara bağlayan ABD ile yakın temastaki
kadroların ABD'nin söylediğini yaptıklarını ama yaptığını
yapmadıklarını
- Türkiye'yi yönlendiren kadroların; konuları birbirleri
ile bağdaştırmanın getirdiği pazarlık gücünü kullanamayacak
kadar ciddi bir indoktrinasyon etkisi altında olduklarını
|
- Hürriyet'ten Gila Benmayor'un köşesinde; "Gençlik
ve Internet olmadan CHP nereye" başlıklı yazısında
CHP'nin Internet'i kullanma konusundaki yetersizliği,
yolundaki tespitini, İstanbul İl Başkanı Şinasi Öktem'in
konu ile ilgili çalışmaların devam ettiğini söylemesine
rağmen bu konuda hala bir ses çıkmadığını hatırlatması
ve yazısını "CHP bu konuda Arı Hareketi'nin çalışmalarından
yararlanabilir. CHP İstanbul Milletvekili Kemal Derviş,
Arı Hareketi'nin gençlerle ilgili çalışmalarını iyi
bilir." şeklinde sonlandırması
|
- CHP'ye yönelik sondajların hızlandığını
- Arı Grubu'nun CHP içinde etkinliğini arttırmak için
"gençlik kolları" kulvarını kullanmaya çalıştığını
- Arı Grubu'nun, CHP'li Derviş'e "Seni CHP içinde
destekleriz" mesajı yolladığını
- Gila Benmayor'un; ABD ile bağlantılı STK'lar üzerinden
verilebilecek mesajlar konusunda sıkı takip edilmesi
gerektiğini
|
- CHP'nin hazine arazilerinin satışı ve yabancı yatırımların
özendirilmesi ile ilgili kanunlarda yapılan değişikliklerle
ilgili olarak; yabancılara karşılıklılık esasına dayanmadan
toprak satışına izin verdiği ve bu hali ile yabancıların
Türkiye'de egemenlik kuracağı toprak alımları yapılabileceği
uyarısı ile Anayasa Mahkemesine başvurması
- .Anayasa Mahkemesi'ne yaptıkları başvuruyu açıklayan
CHP Grup Başkanvekili Haluk KOç'un : "Bunun çeşitli
sakıncaları var. Bu konudaki duyarlılığımızı ifade
ediyoruz" ifadesini kullanması
- CHP'nin yeteri kadar muhalefet yapmamak ve pasiflikle
suçlanması
|
- CHP'nin muhalefet yapmayı; "muhalefet etmiş
olarak" görmesi ve muhalefetin gerektirdiği toplumsal
organizasyonları gerçekleştirmemesi
- CHP'nin kritik konularda ne kadar çok tepkisini
dile getirirse; o kadar çok medya ambargosuna uğrayacağını
|
- SPK Başkanı Doğan Cansızların; Akşam'dan Zülfikar
Doğan'a verdiği röportajda; "BDDK İmar'da nasıl atladı
anlayamadım" demesi ve "Biz SPK olarak yatırımcı mağdur
olmasın diye sermaye piyasasını yakından denetliyoruz.
Bankacılıkta da bu böyle olmalı. İmarbankta yaşanan
Hazine yaşanan Hazine Bonosu ve açığa satışlardaki
mağduriyet bir daha olmasın diye bir sistem önerdik.
Fakat bunun hem ilave maliyet getireceğil, hem de
bazı kişilerin isimlerinin-hesaplarının bilinmesini
istemedikleri söylendi ve önerimiz kabul görmedi"
demesi
- Zülfikar Doğan'ın daha önce de Babacan ile röportaj
yapıp; Bakan'ı olumlu bir portre ile sunması
|
- SPK ile BDDK arasında bir kurumlar arası rekabetin
sözkonusu olduğunu
- SPK'nın hükümete hayli yakın durduğunu ve Doğan
Cansızların hükümetle çok uyumlu çalıştığını
|
|
|
|
TÜRK KAMUOYUNUN
IRAK İŞTAHINI ARTTIRMAK İÇİN YENİ "HABERATİF"
OPERASYON GÜNDEMDE
|
|
Yer : Levent'te Ufuk Güldemir'e ait villa
Tarih : Haberturk'ün portal olarak ismini
duyurmaya başladığı vee Ufuk Güldemir'in çevresindeki
gazetecilerle bir gazete çıkarmak için hazırlandığı
günler
O sıralarda bu villaya düzenli olarak, Ufuk Güldemir'in
"arkadaşım" dediği, ABD Büyükelçiliği'nden
isimler gidip geliyor. (İsimleri bizde saklı).
Bu ziyaretler sonrasında bir gün; Ufuk Güldemir,
gazete çıkarmak için ön hazırlıklar yapan ekibini
topluyor ve onlara aynen şöyle diyor :
"Bırakın gazete çıkarmayı; 10 gün içinde
televizyon kuruyoruz".
İşte bu sözler sonrasında; Ufuk Güldemir'in;
"cep harçlıkları" ile kurduklarını iddia
ettikleri ve 1. tezkere öncesinde Türk kamuoyuna
yönelik ciddi bir psikolojik savaşın ortasında
kendine müstesna bir yer edinen HaberTurk TV kuruluyor.
Böyle bir ortamda kurulan ve yaptığı yayınlar
ile herkesin dikkatini çeken bu televizyona ABD'nin
derin bütçelerinden kimine göre 10, kimine göre
30 milyon dolar nakit sağlandığı ve televizyonun
gizli ortakları arasında yeralan Zeynel Abidin
Erdem gibi isimlerin gerekli akışları sağladığı
yolundaki bilgiler ilgili kulislerde aylardır
konuşulur durur. Bu televizyonun kuruluşunun;
ABD'nin ilgili ülkelerde medya kuruluşlarını beslemek
için fon ayırdığı yolundaki haberlerin ayyuka
çıktığı bir dönemde gerçekleşmesi ayrıca önemli
bir ayrıntıdır. Fakat "Türk medyasındaki"
Pentagonize güçlerin artık yadsınır hale gelmiş
olmasından olsa gerek; bu tür bilgiler, bir "Türkiye
gerçeği" olarak sineye çekilir ve devletimizin
tozlu raflarında dosyalanmış olarak kalır.
Çok derin "ceplerden" aldıkları "harçlıklarla",
"milliyetçiliğe" ve "sosyal mühendisliğe"
soyunanlara da yaptıkları yanlarına kar kalır.
İşte; 1. Tezkere öncesinde Türk kamuoyuna armağan
edilen HaberTürk operasyonunun arka planını iyi
bildiğimizden dolayı; Türkiye çok daha kapsamlı
ve derin bir yeni "tezkere sürecine"
girerken; bunun yeni bir medya operasyonu ile
desteklenmesi gerektiğini düşündük.
Kendimizi ABD'nin dünyayı yönetmeye soyunan ekibinin
yerine koyduk ve hazır yeni büyükelçi Edelman'da
buradayken ; Türkiye'yi önümüzdeki üç senelik
süreçte (bkz. Açık İstihbarat ana sayfasında ABD'nin
üç senelik Türkiye senaryosuna dair rapor) hazırlayacak
yeni bir medya operasyonu için şu sıralarda start
verilmiş olabileceğini düşündük. (Hazır
Edelman'dan sözetmişken; siz okuyucularımıza Edelman
ile ilgili medyada rastlayamayacağınız önemli
bir bilgi de biz verelim. Edelman bilim kurguya;biyo-teknoloji,
nano-teknoloji gibi ileri teknoloji alanlarına
özel bir ilgi duyuyuyor. Kendisini; Türkler-Uzay-İslam
ekseninde eserler yazan Türkiye'nin bilimkurgu
isimleri ile yanyana görürseniz şaşmayın)
Bu yönde medyaya bir ağ attığımızda; ağımıza takılan
isimlerden biri pek tabiki Çevik Bir oldu. En
son olarak Hürriyet'in üst düzey yönetimi ile
Pentagon'dan generalleri, Irak savaşını nasıl
vermeleri gerektiği konusunda brifing için buluşturduğu
deşifre edilen bu zatın (YeniÇağ,Hürriyet Medya
Towers'da "gazeteci" Birand'ın da katıldığı
bu toplantıyı deşifre etti) ; ayrıca medya
towerlarda sürekli toplantılar düzenlediğini;
Enver Ören'le Boğaz'daki mütevazi yalısında özel
bir görüşme yaptığını; Koç'ların kendisine Nakkaştepe'de
özel bir ofis verdiğini öğrendik. Bu ofisi;
Çevik Bir'in temsilciliğini yaptığı ve TSK'ya
satmak için yoğun çabalar sarfettiği hava savunma
sistemleri ile ilgili çalışmalarının yanısıra;
medya çalışmaları için de kullandığı anlaşılıyor.
Bir de bunun üzerine Sabah grubunun (Turgay
Ciner / Dinç Bilgin) iki yeni haber kanalı kurmak
için kolları sıvadığı haberleri geldi. Bu
resme Ertuğrul Özkök'ün; "derin" bir
zatürreye yakalanarak; ancak 1. Ordu Komutanı
Çetin Doğan paşanın sözleri ile sıyrılabildiği
bir hastalık sürecine girmesi ve Uzanlara yönelik
başlatılan operasyondan hemen sonra ortadan kaybolan
Fatih Çekirge'yi eklediğimizde; medyada bir şeylerin
dönmeye başladığını söylemek abartılı olmaz.
Açık İstihbarat olarak yaptığımız analizler; Türkiye'nin
Irak üzerinden yeni ve daha kapsamlı Ortadoğu
operasyonuna dahil edilmesini; HaberTurk gibi
"kör gözün parmağı" kaba saba araçlar
ile sağlamak; hele hele kamuoyunun milli hassasiyetlerinin
iyice kaşındığı bir dönemde mümkün olmayacaktır.
Bu sefer; ABD'nin baltaya değil, neştere ihtiyacı
vardır.
Bu dönemde; küresel güçlerin Irak üzerinden gerçekleştirilecek
büyük dönüşüm projesine Türkiye'yi dahil etmek
için çok daha rafine bir medya operasyonuna ihtiyaç
vardır. ABD açısından bakıldığında bu operasyon
aşağıdaki gerekleri yerine getirmelidir. :
1) Toplumun "milliyetçilik" damarını
okşarken; bu damarı Türkiye'yi pasifize eden değil,
bizzat bölgedeki oyuna müdahil hale getirecek
şekilde okşamalıdır. (Bkz. Ertuğrul Özkök'ün "yeni
osmanlıcılık" kokan; "bizim o topraklarda
gözümüz var" başlıklı yazılarına)
2) Türkiye'de çeşitli dış güçlerin koçbaşlığını
yapan sermaye odaklarını belli bir uzmanlaşma
çerçevesinde aynı potada toplayarak; sürecin ortasında
bir grubun diğer grubu baltalamak maksadı ile
süreci tehlikeye sokma risklerini minimize etmeli
3) Yukarıdaki madde kapsamında Almanya ve Rusya'yı
(Fransa kontrol edilebilir bir unsur olarak gözüküyor)
resmin içine dahil etmeli
4) Meşruiyet zemini; "ABD'yi kötüleyen"
fakat "ABD'yi de karşı konulamaz reel-politik
bir gerçek" olarak sunarak; yapılacakları
"Türkiye'nin çıkarlarına göre yapılması gerekenler
olarak lanse edebilecek" inandırıcı ve derinliği
olan isimler tarafından kurulmalı (Bu noktada
Çengiz Çandar'dan Tuncay Özkan'a kadar geniş bir
yelpaze bütün ara renkleri ile sahneye sürülebilir)
5) Vitrin "muhafazakarlık" ile "milliyetçiliği";
modern küresel bir söylemle sarmalayarak ve "reel-politik'in
karşı konulamaz gerçeklerini" teknik bir
ortamda sunarak inşa edilmeli.
6) Birinci tezkere döneminin en savaş karşıtı
isimleri bile; "yeni gerçeklerden" sözeder
konumda; "ABD karşıtlığına rağmen",
"bölgede olmanın gerekliliğine" dikkat
çeken bir söylemle kamuoyuna taşınmalı
7) Toplumu irrite eden bariz "ABD yalakalığı"
sahneleri kesinlikle olmayıp; karışımın içine
dozu iyi ayarlanmış "anti-ABD söylem"
karıştırılmalı.
8) Kamuoyunun bilinçaltına hitap edecek ve Osmanlı'yı
hatırlatacak imgeler / söylemler kullanılarak;
Türk milletinin "bölgesel sorumlulukları"
kavramı ön plana çıkarılmalı
9) Bütün bunlar yapılırken; bölgedeki Kürt
gruplarla "iyi polis-kötü polis" oynanacak
senaryolar önceden hazırlanmalı.
Yukarıda sıraladığımız gereklerin ortaya yeni
bir gazete /TV mi çıkaracağı; yoksa mevcut gruplar
bünyesinde mi böyle bir operasyonun gerçekleştirileceğini
bilemiyoruz.
Fakat ABD'nin yeni büyükelçisi Edelman'ın göreve
başlamasının hemen ertesinde gerçekleşen bir mini
"haberatif" operasyon; ABD'nin bu sefer
kamuoyu yaratma işini çok daha rafine götüreceğinin
önemli bir göstergesi.
Edelman'ın göreve başladığının hemen ertesinde
Washington Post gazetesinde; bölgedeki Kürtlerin
bağımsızlık hayallerini askıya almak zorunda olduğuna
yönelik bir makale yayınlandı. Bu habere Talabani'nin
tepkisi gecikmedi ve Talabani; Japonya'yı ziyareti
sırasında verdiği demeçte; "Kürdistan hayalinin
ölmediğini ama şimdilik mümkün olmadığını, federatif-çoğulcu
bir Irak için mücadele edeceklerini söyledi"
ve arkasından ekledi; "Irak'ta uluslararası
güç istiyoruz fakat Türkiye ve diğer komşu ülkelerin
askerlerini istemiyoruz". Talabani'nin bu
demecinin ardından ise; sadece üç ikincil gazetenin
(Grupların yedekte tuttukları, deneme manşetleri
attıkları yan gazeteler - Örnek : H.O. Tercüman
- Akşam Grubu'nun yan gazetesi) manşetine yansıyan;
"ABD : Biz Türk Askeri İstiyoruz; Talabani
de Kim Oluyormuş" haberleri kamuoyunun gündemine
kontrollü bir şekilde sokuldu.
ABD'nin Talabani'yi "terslediği"
ve Türkiye'den yana tavır koyduğu yolundaki bu
haberler nedense ABD Büyükelçiliği'nden isimsiz
kaynaklara dayandırılıyor ve haber kamuoyuna;
diplomatik pazarlık masalarına meze olabilecek
fakat kamuoyu önünde ABD'yi bağlamayacak sınırlı
bir görüntü ile bir kaç küçük gazete aracılığı
ile yansıtılıyordu. Bu da; devletin "ABD
tarafından onanmaya muhtaç" kafa yapısına
sahip bürokratları için yeterli idi zaten .
Sonuçta; Washington Post'un ABD'den attığı
uzun pasa; Talabani Japonya'dan yetişip topu ortalamış
ve ABD Büyükelçiliği; Türk kamuoyunun ağlarına
golü; "Biz Türk askerini istiyoruz; gerisine
Talabani mi karışır" olarak kaydetmişti.
ABD Büyükelçisi'ni gelir gelmez gerçekleştirdiği
bu mini "haberatif" operasyon nedeni
ile kutlarız. Adamlarını; villalara yollayıp para
transferi yapmaktan çok daha zekice ve rafine
kotarılmış, düşünsel bir egzersiz.
Fakat Türkiye'yi yeni Ortadoğu oyununa bulaştırmak
için kuracakları "iyi polis-kötü polis"
senaryolarının biraz daha karmaşık ve katmanlı
olması gerektiğinin birilerinin kendilerine anlatması
lazım; ne de olsa karşılarında Susurluktan bu
yana psikolojik savaşın her türlüsünü görmüş ve
artık haberleri haber değil istihbarat olarak
okumakta hayli yol katetmiş tecrübeli ve zeki
bir Türk kamuoyu var. Geldiği yerdeki kamuoyunu
kandırmaya benzemez.
***
|
(Bu yorumu yazdıktan
hemen sonra; Ülker Grubu'nun yeni bir gazete
hazırlığı içinde olduğu ve Genel Yayın Yönetmenliği
için de Mehmet Barlas'ı düşündüğü haberleri
geldi. Özal döneminde ABD'yi kamuoyuna Mekke
olarak sunan fakat son gelişmeler üzerine
ABD'nin gerçek yüzünü görmeye başladığını
vurgulayan bu isim ile ; "ColaTurca"
ismi üzerinden kamuoyunun milliyetçilik
damarını tam doğru yerinden okşayan Ülker
Grubu'nun birleşimi yukarıda sıraladığımız
kriterlere doğrusu pek de bir oturuyor.
Irak'a asker göndermenin gerekliliğini "ColaTurca"'cı
Ülker aracılığı ile anlatmaktan daha iyi
bir çözüm olamaz)
|
|
|
|
|
ZİRVEDE İKİ YALNIZ
İSİM
ERDOĞAN ve SEZER
(Sezer'i Düşürürken; Erdoğan'ı Başkanlaştırma
)
|
|
Bugünlerde bize sorsalar; Türkiye'nin en yalnız
iki adamının kim olduğunu, hiç tereddütsüz cevaplarız;
Sezer ve Erdoğan.
İkisi de "zirvede" bulunan bu isimler;
farklı dinamikler ve süreçlerden geçerek gelmiş
olsalar da ve farklı tonlarda yaşasalarda aynı
"lider yalnızlığı" sendromu ile karşı
karşıyalar.
Sezer; kendi elleri ile çıkmaz sokak haline getirdiği
ve kendisine güvenen çevrelerin bile eleştirdiği
bir tarzla izole ettiği makamı ile arka planda
yaratılan spekülasyonlara açık bir konumda ve
kırılgan bir zeminde bulunuyor. Yakın çevresine
dile getirdiğini bildiğimiz "istifa edebilirim"
ifadesini; Ankara'nın puslu hava kurtları çoktan
duymuş olmalı ki; son günlerde Sezer'e yönelik
hareketlenmelerde ciddi bir artış gözlüyoruz.
Hükümet ile arasına çektiği duvarın; kendisine
hükümet karşıtı güçler tarafından bile gerekli
desteği sağlayamadığını görmek, Sezer'in yalnızlığının
derinliğini göstermesi açısından önemli. Laik
çizgisinin normalde kendisine sağlaması gereken
güç tabanının; "anti-ABD" duruşu ile
ciddi anlamda zayıflatıldığını ve Sezer'in "yüksek
rakımlı tepede" yalnızlığa terk edildiğini
söylemek hiç de zor değil.
Bu noktada Cumhurbaşkanının ; veto ettiği Orman
Yasası'nı, kamuoyu önünde bir "Sezer Referandumuna"
çevirmeye hazır bekleyen önemli güçler olduğunu
(AK Parti ekibi bu güçlerden sadece biridir ama
en güçlüsü değildir) ve bu referandumdan çıkacak
sonuca göre; Sezer'in "kamuoyu tarafından
benimsenmeyen isim" olarak lanse edilerek,
"istifa edebilirim" psikolojisinin derinleştirilmesinin
hedeflendiğini biliyoruz.
Sezer'in yetkilerini kısacak bir Anayasa değişikliği
sadece Sezer'in makamından indirilmesini değil
aynı zamanda; Türkiye'de her hırslı liderin
önüne koyulan "Cumhurbaşkanlığı" yemini
yutmaya hazır Erdoğan'a, "başkanlık"
yetkileri ile donatılmış bir Cumhurbaşkanlığı
makamını ve beraberinde Türkiye'de bir siyasal
sistem değişikliğini getirecektir.
Erdoğan'a birilerinin Cumhurbaşkanlığı makamını
yar edip etmeyeceği aslında o kadar da önemli
değildir. Önemli olan biri yalnızlığın güçlüğünü,
diğer ise gücün yalnızlığını yaşayan iki isim
çerçevesinde yaratılacak Cumhurbaşkanlığı krizinin;
bir yandan Sezer'le birlikte başkanlık sisteminin
önündeki önemli engellerden birini yıkacağı; diğer
yandan ise AK Parti'yi Erdoğansızlaştırma işlevini
görerek, bazı güçlerin gördüğü "Erdoğan"
ve bağlantılı "AK Parti" tehlikesinin
bertaraf edilmesini sağlayacağıdır.
Bu noktada Sezer; Erdoğan'ın temsil ettiği
varsayılan dinamiklerin tasfiyesi karşılığında;
belli bir cephe tarafından feda edilebilecek ve
bu "feda olsun" operasyonu ile Başkanlık
sisteminin önünü dolaylı yolda açabilecek bir
isimdir.
Erdoğan'ın yalnızlığı da işte bu noktada başlamaktadır.
Bu öyle bir yalnızlıktır ki; kendisine çizilen
"karizma" ve "liderlik" imajının
kendi kontrolü dışında yıpratıldığını ve iktidar/politika
alanının daraltıldığını gördükçe; zamanla hükümetin
başbakanından çok bir tür AK Parti koalisyonunun
sözcüsü konumuna bürünmektedir. AK Parti
hükümeti; gün geçtikçe, politika alanları çeşitli
grupları temsil eden bakanlar arasında bölüştürülmüş;
her bakanın kendi mini başbakanlığını yaşadığı
ve Erdoğan'ın da bu yapının koordinatörlüğünü
üstlendiği garip bir paylaşım modeli üzerine oturmakta
ve hükümet arasında ciddi koordinasyon eksiklikleri
yaşanmaktadır.
Erdoğan'ın çevresi; özel sohbetlerde kendisini
harcayabileceklerinden rahatça sözeden ve kendi
konumlarını korumak için, gözlerini kırpmadan
parti içi ayrışmalara oynayabilecek bir "danışman
kadrosu" tarafından çevrilmiştir.
CÜneyt Zapsu; son olarak kendisine yönelik
eleştirileri cevaplamak için; Erdoğan'ın izni
ile düzenlediğini vurguladığı basın toplantısında,
kendisi ile ilgili Erdoğan ve Gül'ün ortaklaşa
vereceği karara saygı duyacağını belirtmiş ve
bu sinsi ifade ile kendisi ile ilgili kararı
sadece Erdoğan'ın veremeyeceğinin altını çizmiştir.
Yaptığı özel görüşmelerde; Erdoğan'ı, "bize
sahip çıkmazsa, ABD'ye bir telefonla onun altından
koltuğu çekip alırız" şeklinde tehdit ettiğini
bildiğimiz bu ismin Erdoğan'ın "veri koordinatörü"
olması Başbakan için en yakın tehlikelerden birini
oluşturmaktadır.
|
Elimizde henüz teyit
edemediğimiz ve doğruluğundan %100 emin
olmadığımız için yayınlamadığımız Cüneyt
Zapsu'nun ; Ömer Çelik gibi isimlerle yaptığı
görüşmelere dair metinler bulunmakta. Doğruluğunu
teyit ettiğimiz noktada sizlerle paylaşacağımız
bu metinlerde; Zapsu, Başbakan Erdoğan'ı
koltuğunu ABD'ye açılacak bir telefonla
altından almakla tehdit ediyor ve "abi
kontrolü kaybediyoruz" şeklinde konuşan
Çelik'i yatıştırıyor. Bu metin; Zapsu'nun
basın toplantısında sarfettiği; "benle
ilgili kararı Erdoğan ve Gül ortaklaşa verir"
(yani Erdoğan benle ilgili kararı tek başına
veremez) sözleri ile birleştiğinde daha
bir anlam kazanıyor.
|
Başbakan'ın; Türkiye'de yeni bir sermaye ligi
yaratmaya çalışırken, çevresindeki yakın kadronun
danışmanlığında örmeye çalıştığı ilişkiler
ağı kendi içinde aynı zamanda Başbakan'ın altındaki
zemini de kayganlaştırıcı özellikler taşımakta
ve Erdoğan; kendisine gelen bilgilerin filtrelemesini
yapanların insafına kalmış bir pozisyondadır
Aylar önce konu ile ilgili hazıırladığımız bir
rapordaki tespiti tekrarlamak gerekirse; Erdoğan,
hızla karizmasını AK Parti bünyesine toplanmış
odaklara kiralayan bir lider konumuna sürüklenmektedir.
AK Parti içindeki çekişmeyi ve dolayısı ile Erdoğan'ın
yalnızlığını pekiştirecek gelişmelerden bir tanesi
Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek'in partiye
katılımı olmuştur.
Bu ismin partiye Ankara Belediye Başkanlığı için
katıldığını düşünmek ilk tahlilde doğru gözükse
de; yıllardır çevresinde oluşturduğu "derin"
ilişkiler ağını kendi çıkarları için kullanmaktan
çekinmeyen ve seçimler öncesinde Erdoğan'a açıkca
tavır alan bu ismin AK Parti bünyesinde yeni rahatsızlıklar
yaratmaya gebe olduğunu şimdiden söyleyebiliriz.
Parti içinde "ANAP ekolünü" güçlendirici
ve diğer ekolleri hayli rahatsız edici bir isim
olan Gökçek'in; belediye imkanlarını kullanarak
edindiği derin bağların yeri geldiğinde Erdoğan
aleyhine kullanılmayacağını düşünmek büyük saflık
olacaktır.
İşte böyle bir konjonktürde; Erdoğan, işadamlarının
özel yatı ile tatile çıkan; onların villasında
kalan, hayli mütevazi şartlarda gerçekleşmesine
rağmen medya tarafından "hanedan" görüntüleri
altında sunulan bir düğün gerçekleştiren; bir
katoliği nikah şahidi yapan ve "İslami Burjuva"
sıfatının yakıştırıldığı bir aile ortamına sahip
lider olarak medya vitrinine yerleştirilmiştir.
Bu görüntüler akla; Özal'ın çevresinde yaratılan
"aile" ve "Semra Hanım" imajını
getirmektedir ki; Hürriyet gazetesinin önemli
"operatör" gazetecilerinden Ayşe Arman'ın
ünlü nikah sonrasında, Bilal Erdoğan'ın kayınvalidesi
Reyhan Erdoğan ile gerçekleştirdiği röportaj ve
bu röportajın Hürriyet'in ana sayfasından yansıtılış
biçimi; Erdoğan'ın ailesinin imajının zamanla
Özal ailesi imajı gibi nasıl bulanıklaştırılabileceğinin
önemli ipuçlarını içermektedir.
Erdoğan'ın aklına birilerinin; (Demirel ve
cenahının AK Parti liderinin aklına Başkanlık
sistemini ve bu sistemin tepesine geçmesi fikrini
aşılamaya çalıştığı gelen duyumlar arasında) Başkanlık
sistemini ve "Başkanlığı" sokmaya çalıştığı
şu dönemde; AK Parti lideri bunun kendisinin önüne
atılan bir yem ve AK Parti'nin "Erdoğansızlaştırılarak"
ele geçirilmesine yönelik bir hamle olduğunu çok
iyi etüd etmelidir. Bu noktada DYP'nin "Demirelsizleştirilmesi"
sürecini yeniden okumalıdır
Böyle bir ortamda; Erdoğan'ın bindiği atın; Sezer'in
de çıktığı zirvenin tepesindeki kaderleri sandıklarından
daha fazla birbirleri ile ilişkili bir hal almaktadır.
|
|
|