<%@language=vbscript codepage=1254%> <% Response.Expires = -1000 Response.Buffer = TRUE Response.CacheControl ="private" %>
   
JEO-KRİTİK 
Sayı : 15
Haftalık Analitik Bülten
(www.acikistihbarat.com)
20 Haziran 2003
ROBERT COLLEGE ' DEN İSTİNYE'YE

(İstanbul'un Fethinin Geriye Alınması)



(Robert College'in öncüsü; Bebek'teki Misyoner Okulu)

Yukarıdaki resim 1840 yılında Cyrus Hamlin tarafından Bebek'te kurulan misyonerlik okulunun resmi. Cyrus Hamlin kimdir diyeceksiniz. Robert Kolej'in kurucularından olan bu zatın yaptırdığı ve yukarıda resmini gördüğünüz okul; daha sonra ABD'nin bizzat Osmanlı padişahı nezdinde yaptığı girişimler sonucu elde edilen daha hakim bir arazi üzerinde yenilenerek bugün bildiğiniz Robert College'in temelini oluşturuyor. Cyrus Hamlin'in bir diğer özelliği ise Osmanlı topraklarına bir misyoner olarak gelmesi ve misyonerlik faaliyetleri Müslümanların Hristiyan olmasından çok; İstanbul üzerindeki Ortodoks ve Katolik etkisini azaltıp; Protestanlık lehine bozmak ve özellikle Ermenilerin Protestanlığa dönüşünü hızlandırarak; ABD kontrolünde bir Ermeni milliyetçiliği yaratmakla ilgili.

Aşağıdaki resim geçenlerde İstinye sırtlarında 10 hektarlık alan üzerine kurulu; 8000 metrekare kapalı alana sahip; ABD'nin yeni İstanbul Başkonsolosluğunun resmi. Bu iki resim arasında ne tür bir bağ var olduğunu anlamak için iki sözü yanyana koymak gerekiyor:



(ABD'nin boğaza dev bir kulak ve eğitim üssü olarak konuşlandırdığı yeni başkonsolosluk binası)

Bu sözlerden biri Robert Kolej'in kurucularının Robert Kolej'e atfen söyledikleri;

"Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethetmek için Rumeli Hisarı'nı inşa etmişti. Biz de Robert College'i inşa ediyoruz"

 

sözü. Diğeri ise ABD Dışişleri Bakanı Collin Powell'ın ABD'nin yeni İstanbul Başkonsolosluğu binasının açılışına yolladığı mesaj :

"Türkiye'nin en önemli anıtlarından biri olan Rumelihisarı 4 ayda tamamlanmış., Bizim binamızın inşaatı bundan biraz daha uzun sürdü. Ama ne de olsa ben Fatih Sultan Mehmet değilim. Bugünkü bürokrasi de biraz ağır işliyor"


Neredeyse 150 sene ara ile; birileri Boğazda bir tepeye devasa bir yapı kurup; ardından Rumeli Hisarı ve Fatih Sultan Mehmet'i anıyorsa; bunun bir tesadüf olma ihtimali, olmama ihtimali ile eşitlenmiş demektir.

Colinn Powell'ın; "Rumeli Hisarı"'nın niteliği konusunda bir bilgi sahibi olmadığı mesajdaki; "bildiğim kadarı ile büyük bir anıt" şeklindeki ifadesinden dolayı çok açık ortadadır fakat önemli olan burada birilerinin Collin Powell'ı mesajında bu göndermeye yer vermesi konusunda enforme etmesidir. Powell'ın aynı mesaj bünyesinde yine kendi doğduğu New York kentine gönderme yapması; İstanbul ve New York'u yapıları itibarı ile birbirine benzeterek; daha sonraki cümlelerde ABD ve Türkiye'nin terör tehdidi altında yaşayan ülkeler olduğunu vurgulaması ayrıca irdelenmelidir. Tabi bir de Powell'ın mesajında; "Marmara bölgesinin insanları"'ndan sözetmesi not edilmelidir.

Sözlerin ötesinde ortada duran bir gerçek var ki; bu da İstinye'de Boğaza hakim bir tepede 10 hektar alana inşa edilen ABD'nin İstanbul başkonsolosluğu binası. Bu binanın görselliğinden; konumuna ve kapladığı alana kadar her şey Türkiye Cumhuriyeti'ne çok ciddi mesajlar içermektidir ki; bu mesajın içeriğinin anlaşılmadığı; başkonsolosluğun açılış törenine katılan resmi erkanın çeşitliliği gözönüne alındığında ortadadır. İstanbul Valisi'nden; 1. Ordu Bandosuna; Cüneyt Zapsu'dan Ali Müfit Gürtuna'ya kadar bir çok kişi ve kurum açılışta hazır bulunmuştur.

ABD; bu başkonsolosluk ile; Türkiye'de Ankara'ya alternatif olarak İstanbul'u gördüğünü açıkça vurgulamış ve normalde Ankara'daki merkeze bağlı olması gereken bir yapıyı; Ankara'dakinden çok daha işlevsel ve merkezi bir konuma oturtarak; geleceğe yönelik Türkiye vizyonunu çok açıkça ortaya koymuştur. Anlamayanlar olmasın diye de; bu mesajın altını Collin Powell'ın sözleri ile çizmiştir.

İstinye sırtlarına; bir doğal limanın hemen tepesine kurulan bu yapı; devasa bir kulak gibi işlev göreceği gibi; aynı zamanda ABD'nin bölge ülkelerde eğiteceği çeşitli unsurlar için bir eğitim üssü olarak da dizayn edilmiştir.

Açık İstihbarat; ABD'nin İstinye sırtlarına inşa ettiği bu yapının; İstanbul'un "bir dünya kenti" maskesi altında Türkiye ile dokusal bağlarının zayıflatılması ve İstanbul'un Hong Kong'laştırılması projesinde önemli ve sembolik bir adım olduğunu tahlil etmektedir.

Unutulmamalıdır; Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi Müslümanlık-Hristiyanlık (Doğu-Batı) arasındaki dengeler kadar Hristiyanlığın yani Batı'nın kendi içindeki dengelere de bir taraf lehine ciddi bir müdahale anlamına gelmektedir. Keza; ABD'li misyonerlerin İstanbul'a gelişleri de; o zamanlarda en çok Türkleri değil; İstanbul'da ağırlıklı bulunan tutan Ortodoks ve Katolik unsurları rahatsız etmiş ve Osmanlı makamlarına ABD'nin etki alanını sınırlamak için en çok bunlar baskı yapmıştır.

Önümüzdeki sürecin en önemli sorularından bir tanesi İstanbul'daki dengelere kimin ağırlığını koyacağı sorusudur.

Bir yandan şehir her alanda büyük atılımlar yapıp; bir çok uluslararası kültürel organizasyona ev sahipliği yaparken; diğer taraftan Maliye Bakanı Unakıtan sürekli İstanbul'u bir finans merkezi yapmaktan sözetmekte; Collin Powell İstanbul'un New York gibi dışarıdan gelenler için nasıl bir cazibe merkezi olduğundan dem vurmaktadır. Tabi bu arada Mehmet Ali Birand gibi bir ismin; İstanbul'un fetih yıldönümünde; "İstanbul'un fethi şehrin sahiplerinin elinden alınarak işgal edilmesidir ve bu yüzden kutlanmamalıdır" şeklinde bir tezi ortaya atan bir ismi alıp ekrana çıkarması; herkesin bu senaryo çerçevesinde kendisine verilen rolü bilinçli veya bilinçsiz olarak yerine getirdiğinin göstergesidir.

Bu noktada Açık İstihbarat olarak Collin Powell'ın İstanbul ve New York karşılaştırmasının görünüşte doğru ama özünde çok ciddi bir maskelemeyi; yanılsamayı içerdiğini vurgulamamız lazım. New York; sahiplerinin bütün hayati damarlarını kontrol ettiği, dışarıdan gelenlerin sadece bir çalışan olduğu bir "dünya kentidir". İstanbul'un bir dünya kenti olmasından sözederken; İstanbul'un "sahibi" Türkler şehirde bir çalışan olacak; dışarıdan gelenler ise İstanbul'un bütün hayati damarlarına çöreklenerek; kontrol etmeye başlayacaktır.

New York ABD'nin kontrolünde bir "dünya kentidir"; İstanbul ise "Türk"lerin kontrolünden çıktığı noktada bir "dünya kenti" olacaktır. Ve bu kentin kontrolü; sadece Türkiye'nin değil bölgenin kontrolü açısından da kilit önem taşımaktadır.

Bu çerçevede; eğer bu devletin İstanbul'u bir dünya kenti yaparken Türklerin elinde tutma gibi kaygısı var ise; "New York"'u taklit edercesine oluşan yeni siluetin sahiplerinin ve onların İstinye'den koordinasyonunu üstlenecek yapıları çok iyi tahlil etmesi gerekir.

Türkiye'yi federatif bir yapıya sürüklemek isteyenler; Marmara'yı bu federatif yapının en iştah kabartan parçası olarak seçmişlerdir ve bu "federal bölgenin" merkezi olan İstanbul'un fetih sürecinin geriye sarılması bu açıdan büyük önem taşımaktadır. (ABD'nin Türkiye'ye yönelik 3 yıllık yeni senaryosuna dair ayrıntılı bir analizi bir önceki Jeo-Kritik'te bulabilirsiniz)

Ve Bolu-Düzce ekseninde ciddi yapılanmalara giden ABD'nin İncirliği kapatarak Türkiye'den vazgeçtiğini zanneden görme özürlülerin İstinye'deki devasa yapıyı sadece dış görünüşü ile değil(ki o bile başlı başına bir mesajdır); 10 hektarlık alanın altına gömülü ve üstüne yayılmış tesisleri ile dikkatlice bir incelemesi gerekir.



 

SÖZEL GÖSTERGELER
 
Gösterge
Gösterdiği
  • Genelkurmay Başkanı Özkök'ün geçenlerde bir F-16 ile uçurulmasının ardından; bu sefer bir denizaltı ile daldırılması
  • Özkök'ün dalışına; Jandarma Genel Komutanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı'nın katılmasına rağmen nedense Hava Kuvvetleri Komutanı'nın katılmaması
  • Özkök'ün dalış sonrasında Aksaz üssünde karaya ayak basınca; "En büyük caydırıcılığı sağlayan güçlerimizden bir tanesi de Deniz Kuvvetlerimiz, Hava Kuvvetlerimiz ve Kara Kuvvetlerimizdir. Birlikte yapacakları operasyonlar büyük bir uyum içinde olacaktır" şeklinde demeç vermesi
  • Başbakan Tayyip Erdoğan'ın en son Malezya gezisinde Dışişleri Bakanlığı'nın fazla bir ağırlığının hissedilmemesi

  • Son katıldığı İslam Konferansı Örgütü'(İKÖ) toplantısında, Abdullah Gül'ün Kıbrıs hakkında mesaj vermek yerine ABD'nin bölge politikaları çerçevesinde İslam ülkelerinde demokrasi konuşması yaparken; Tayyip Erdoğan'ın Malezya'dan Kıbrıs'ı İKÖ'ye gözlemci değil, üye olarak davet etmesini istemesi

  • Erdoğan'ın yine aynı gezide; "BM kontrolünde nüfus sayımı yapıldıktan sonra bir anayasa hazırlanmalı, genel ve yerel seçimler yapılmalıdır. Irak da bulunan yabancılar da Irak'ı terketmelidir" şeklinde konuşarak; ABD'ye net bir mesaj göndermesi

  • Tayyip Erdoğan'ın her dış gezisinde yaptığı gibi; dış ticaretin geliştirilmesi adı altında, bu ziyaretinde de Malezya'ya bir özel şirkete ait ürünü (Nurol'un tanklarını alın mesajı) lanse etmesi
  • Türkiye'de dış ziyaretlerin; "iş tabanlı" ve "siyaset/politika tabanlı" olarak ayrışmaya başlandığının

  • Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının dış ziyaretlerinin koordinasyonunda Dışişleri kadar özel iş çevrelerinin de etkin hale geldiğini

  • Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül arasında temel konular üzerinde bir çatallanma yaşandığını
  • Hürriyet'in İran'da bir kaç üniversite yapılan sınırlı gösteriyi; "Bir Millet Uyanıyor" manşeti ile vermesi

  • ABD'deki gazetelerin bile İran'daki olayları daha analitik bir gözle sunması

  • Ertuğrul Özkök gibi bir ismin; sürekli "temiz basın" çağrısı yapması
  • Hürriyet'in şimdiden İran operasyonu için hazırlandığını

  • Yılmaz'ın TBMM komisyona verdiği ifadede; doğalgaz ihaleleri ile ilgili soruları; "Türkiye'nin enerji ihtiyacının her yıl %8 artacağını hesaplıyorduk" şeklinde cevaplaması
  • Komisyon üyelerinin enerji talebi ile büyüme arasında bire bire yakın bir oran olduğunu bilmediklerini

  • Komisyon üyelerinin; neye dayanarak Türkiye'nin her yıl sürekli %8 büyüyeceğini varsayacak kadar dünya ekonomi tarihinden habersizsiniz soracak kadar donanımlı olmadıklarını
  • İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'in İran'ın güneyindeki Veramin kentinde yaptığı konuşmada; "İran halkının düşmanın paralı askerlerine acımasız olacağını söylemiştim ve bugün de buna İranlı yetkililerin düşmanın paralı askerlerine acıma hakkına sahip olmadığını ilave ediyorum" demesi
  • Veramin kentinin İran'daki etnik yapı içerisindeki konumu gözönüne alındığında; İran'ın derin devletinin ABD'ye "hodri meydan" dediğini

  • İran derin devleti ile diğer bürokratik kadrolar arasında mevcut olaylara yaklaşım tarzı açısından görüş ayrılıkları yaşandığını
  • Dışişleri Bakanlığı'nda İçişleri Bakanı Aksu, Maliye Bakanı Unakıtan ,Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen ile yapılan mini zirve sonrasında; Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in; Irak'a ikinci sınır kapısı açılması konusunda ABD'nin itiraz ve çekincelerinin giderildiğini açıklaması
Türkiye'deki siyasetçilerin küresel bürokrat konumuna dönüştüklerini
  • Tuncay Özkan'ın köşeyazısında İran ve Suriye ile bağlantılı olarak; "ABD'nin bu konudaki politikaları ister samimi, isterse sadece söylemden ibaret olsun; özellikle yaşadığı coğrafya itibariyle Türkiye'nin yapması gereken şey terörizm karşısında ABD ile işbirliğidir"

  • Zülfü Livaneli'nin köşesinde; Cannes yollarında giderken arabasını kullanan şöförün ettiği "Ben AB'ye girdiğimiz için memnunum. Çünkü İtalyan politikacılar hiç bir zaman iyi yönetemediler. Şimdi hiç olmazsa Brüksel'deki akıllı adamlar yönetecek" laftan yola çıkarak; "Türkiye gibi kötü yönetilen bir ülkede Avrupa'nın akıllı adamlarına ihtiyaç var" şeklinde yazması
  • Pragmatizmin; bütün izm'lerin ötesine geçtiğini

  • Ulusal söylemi benimseyenlerin bile; küresel pragmatizme yenik düştüğünü

  • Türkiye'de solun; solu temsil ettiğini söyleyenler tarafından tamamen öldürüldüğünü
  • Kerkük-Yumurtalık boru hattına yapılan ilk bombalı sabotaj saldırısının ABD tarafından ve Dışişleri tarafından sabotaj olarak görülmediğinin açıklanmasının ardından; aynı yerin 50 km ötesinde ikinci bir sabotajın gerçekleşmesi.

  • ABD'li askerlerin bölgeye gelip; "yangını söndüremeyip" geri dönmesi
  • ABD'nin Türkiye'ye yönelik asimetrik savaş tekniklerinden vazgeçmeye niyeti olmadığını
  • Sabancı'nın HaberTürk'çülerle yaptığı görüşmede Erdoğan hakkında; "Tırmanmasını bekliyoruz. Aksi halde 'alternatif ne?' düşünüyoruz şeklinde konuşması

  • TUSİAD'ın yüksek istişare konseyinde konuşan Erdoğan'ın; "Ülkede yolsuzluk ekonomisi sürerken sesiniz daha gür çıkmalıydı. Ne çekiyorsak, devletten, devletçi ekonomiden beslenerek buraya gelenlerden çekiyoruz" demesi

  • Mustafa Koç'un; "AKP bir koalisyondur" şeklinde demeç vermesi
  • Sabancı ve Koç'un; AKP'nin doğru yola sokulması konusunda dirsek temasında olduğunun
  • ABD Dışişleri Bakanlığı'nın yıllık kaçakçılık raporunda Türkiye'nin gerekli önlemleri almayan 3. kategori ülkeler arasına sokulması ve gerekli önlemler alınmazsa 90 gün içinde IMF yardımlarını da içeren ekonomik yaptırımların devreye sokulabileceği uyarısında bulunulması.

  • ABD'nin aralarında Türkiye'nin de bulunduğu limanlara özel ekipler yerleştirmek için görüşmeler sürdürdüğü haberleri gelmesi
  • İçişleri Bakanı Aksu'nun; Almanya-ABD dengelerini yeteri kadar iyi tutturamadığını

  • ABD'nin "işbirliği" adı altında; Türkiye'nin gümrüklerindeki akışı da kontrol altına almak istediğini
  • IMF Dış İlişkiler Direktörü Dawson'un; "Türk lirasının değerlenmesi iyi. Pİyasa güveninin bir işareti" şeklindeki sözlerine sadece Yeni Şafak'ın yer vermesi
  • Birilerinin; kamuoyunun son TL değerlenişini ekonominin doğal gidişatı olarak değil her an değişebilecek bir durum olarak algılamasını istediğini ve dolayısı ile spekülatif rüzgarın her an yeniden başlayabileceğini
  • Geçtiğimiz haftalarda Microsoft'un davetlisi olarak ABD'ye giden ve ABD'de Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde konuşan Murat Mercan'ın ; Vakit'e verdiği tam sayfa röportajda; "Avrupa'nın kafasındaki Müslümanlara yönelik bu imajı değiştirmek için daha açık, daha barışcı olmamız gerekir, daha katılımcı, uzlaşmacı ve demokratik olmamız lazım", "Siz ne kadar zulüm görürseniz görün, ne kadar baskı görürseniz görün, ne kadar haksızlığa uğrarsanız uğrayın, bunun karşılığı masum insanları öldürmek olmamalı", "Filistin-İsrail arasında bir barış görüşmesi başlıyor. Görüşmeler sırasında bir grup kalkıyor, 'ben bunu tanımıyorum' diyor ve bir saldırı düzenliyor. 20 insan ölüyor. Vicdanen bunun hesabını vermek kolay değil" şeklinde ifadeler kullanması
  • Türkiye'deki müslüman toplum adına egemenlerle aynı masaya oturma hakkı kazanan "Müslüman" kadroların kafasındaki "Müslüman" imajına küresel Anglo-Sakson-Yahudi ekipler tarafından gerekli müdahalenin yapıldığını

  • AKP'de kilit kadroların Müslümanlığı ve Ortadoğu'yu kendilerine ABD'den beslenen doneler doğrultusunda algılamaya fazlası ile hazır olduğunu

  • Murat Mercan'ın; Tayyip Erdoğan nezdindeki değerini arttırdığını
  • İçişleri Bakanı Aksu'nun Susurluk kazası ile adı duyulan ve Genelkurmay'ın suç duyurusunda bulunması üzerine hapis yatan; Emniyet İstihbaratından Hanefi Avcı'yı Kaçakçılık Daire Başkanlığı'na; Yücelen'in görevden aldığı Sabri Uzun'u yeniden İstihbarat Daire Başkanlığı'na ataması ve Yücelen'in atadığı isimlerin arasında olan Asayiş Daire Başkanı Feray Şirin'in yerine Hüseyin Özalp'i getirmesi.

  • Sabri Uzun; Tantan döneminde İstihbarat Daire Başkanlığına gelmiş ve Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Osman Ak ve İstihbarat Şube Müdürü Ersan Dalman'ın yasadışı telefon dinlediğini tespit edip; görevden almıştı.
  • Türkiye'deki çeşitli istihbarat birimleri arasındaki makasın yeniden açılmaya başlayacağını ve kurumların birbirleri hakkında istihbarat toplama yarışının hızlanacağını

  • Aksu'nun kendisine yönelik belli merkezlerden gelen dalgayı hissettiğini ve buna karşı; bu merkezlerle hesabı olan isimleri sahaya sürdüğünü
  • Sabancı Holding Tekstil Grubu Başkanı Yakup Güngör'ün; düzenlediği basın toplantısında; McKinsey'in tekstil sektöründen çıkmamızı öngören raporuna rağmen bu sektörden çıkmadık ve bu sayede bugün bulunduğumuz noktaya geldik şeklinde açıklama yapması
  • Diğer gazetelerin Yakup Güngör'ün düzenlediği basın toplantısına yervermesine rağmen; McKinsey'in yaptığı yanlış uyarıya yer vermemesi
McKinsey gibi uluslararası danışmanlık kurumlarının Türkiye pazarını (yanlış) yönlendirmedeki gücünü
  • Paristeki 45. Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı'na ABD'li şirketlerin katılmaması sonucu Fransa Savunma Bakanı Michel Alliot Marie'nin; Le Monde gazetesine verdiği demeçte; "ABD'li sanayiciler ekonomik savaş mantığı güdüyor. Bu Irak savaşı ile ilgili değil. Avrupa sanayinin direnmesi gerekir" demesi

  • ABD'nin Belçika'nın "yabancıları uluslararası suçlardan yargılamaya müsait olan" yargı rejimini bahane ederek NATO'nun merkezini Brüksel'den taşımakla tehdit etmesi ve kafasındaki Macaristan-Polonya şablonunu iyice açığa çıkarması
  • ABD'nin eski Avrupa ile ayrışmasının; özellikle ekonomik alanda artacağını

  • Fransa'nın hareket alanının Almanya'ya göre daha dar olduğunun
  • Gazetelerin; Yunanistan Savunma Bakanı Papandoniu'nun demecinden sadece; "Türkiye Yunanistan ile iyi geçinmezse AB ile ilişkileri bloke ederiz" sözlerine yerverirken; aynı konuşma bünyesinde yeralan; Türkiye'ye geçtiği ileri sürülen NATO Hava üssü ile ilgili de çarpıcı açıklamalarını gözardı etmesi . Papandoniu; Türkiye'ye geçen ve İzmir'de konuşlacak üssün hava denetim işlevi bulunmayacağını, komutanının ABD'li olacağını ve Yunanistan Larissa'daki üssün Atina'da Türkiye'ye kadar tüm bölgenin hava kontrolünü elinde tutacağını ve dolayısı ile Ege'de kontrolü kaybetmediklerini söyledi.
  • Birilerinin Türkiye'nin NATO kurumuna olan güveninin sarsılmasını istemediğini

  • NATO imajına ve kurumuna önümüzdeki günlerde ihtiyaç duyulacağını

  • Ege'de Yunanistan'ın hava sahası tartışması başlattığı bir dönemde; NATO'ya hakim kadrolarına Türkiye'nin ağzına bir parmak bal çalarak; tavırlarını Yunanistan'dan yana koyduklarını
 

 

YILMAZ GÜÇLERİN OYUNUNU GÖREMEYEN İKİ LİDER

UZAN vs ERDOĞAN

Son yayınladığımız Jeo-Kritik'i dikkatle okuyanlar; gelen fırtınayı görmüştü. Yayınladığımız; "Türk Siyasetine Enerjik Müdahaleler" başlıklı analizde; Enerji Bakanı'nın "mesut istihbarat timleri"nin yoğun baskısı altında olduğunu ve yakın bir gelecekte Türkiye'de enerji tabanlı bir çalkalanma yaşanacağını belirtmiştik ki; Türkiye; Cem Uzan'ın üslubunun içeriği tamamen gölgelediği bir "enerji" krizi ile karşı karşıya kaldı.

Cem Uzan'ın ticari ahlakı ve/veya Tayyip Erdoğan'ın siyasi hesaplarından bağımsız olarak tabloya baktığımızda yaşanan olayların iki boyutu olduğunu görüyoruz. Birinci boyutta; Türkiye'de "suyu ısınmaya başlayan" AKP'nin yerine alternatifleri yaratma ve sağ kanatta eski kurtlar için yeni alanlar açma operasyonu yürütülürken; daha üst bir boyutta ise Türkiye'nin enerji piyasasının belli bir kalıba sokulması ve bu yolda ciddi "çıbanbaşı" olarak duran Uzanların tasfiyesi sözkonusudur.

Bunun için de; iki isim seçilmiş ve büyük oyundan habersiz bu iki isim arenanın ortasına çekilerek; düğmeye basılmıştır.

Türkiye'de "P2 Mason Locası" benzeri yapıların varlığı bilinmektedir. TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu'nun Yılmaz'ı mercek altına aldığı bir noktada, EPDK tarafından sağlanan malzemelerle harekete geçilen Enerji Bakanlığı bir anda dikkatleri komisyonun çalışmaları üzerinden başka bir yöne çekmiş ve Erdoğan ile Uzan karşı karşıya kalmıştır. Uzan'ın kolay provoke edilebilir yapısı ve Erdoğan'ın "delikanlılığı" bu tür bir kavganın özünden uzaklaşarak; yoğun bir sis perdesi yaratmak için her türlü malzemeyi içermektedir.

Bu kavganın; Erdoğan'ın TUSİAD toplantısında; belli çevrelere "Türkiye yolsuzluk ekonomisi ile yönetilirken daha fazla sesinizi çıkartabilirdiniz" şeklinde ciddi bir mesaj vermesinin ardından patlak vermesi ve spotların Mesut Yılmaz üzerinden başka noktalara çekilmesi dikkatle okunmalıdır.

Genç Parti uzun zamandır; AKP'nin içine sızan bazı isimler gibi; bünyesine "Mesut Yılmaz'ın istihbaratçısı" olarak bilinen isimleri almıştır. Bu arada Tayyip Erdoğan'ın "Genç Parti"'yi tek rakibi olarak görmesi; bazı danışmanlarının Başbakanı ciddi anlamda yanılttığını göstermektedir. Tayyip Erdoğan'ın bu kadar yüksek bir sayı ile Meclise gelmesine en büyük katkıyı sağlayan Genç Parti ile(Genç Parti'nin bir puan daha düşük oy alması DYP'nin Meclise girmesini sağlayacaktı) AKP'nin aslında düşman değil; doğal bir siyasi ittifakın iki parçası olduğunu görmesi bir çok açıdan dengeleri bozacaktır.

AKP ve Genç Parti'nin birbirlerine değil; birlikte diğer sağ yapılara bir tehdit olduğunu dikkate alındığında; bugün birbirine kırdırılan bu iki parti ortada kavga ederken arka planda kimlerin kıs kıs güldüğü daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Bu operasyonda; 28 Şubat'ın şahin kanadı ve Mesut Yılmaz ile yakın bağlantıları bulunan bir büyükşehir belediye başkanına ciddi bir operasyonel rol yüklenmiştir. Zamanında AKP bünyesinde liderlik hayalleri kuran fakat daha sonra Tayyip Erdoğan'ın kalıcı olduğunun görülmesi ile yeni planlar yapmaya başlayan bu ismin; geçenlerde CHP lideri Baykal ile kapalı kapılar ardında yaptığı toplantı kilit önem taşımaktadır. Bu toplantının; CHP'nin merkeze yöneldiği yolundaki söylemlerin dile getirildiği bir dönemde gerçekleşmesi not edilmelidir.

Mesut Yılmaz bağlantılı çalışan ekiplerin, AKP bünyesinden belli sayıda milletvekilinin kopuşuna yönelik tabanı oluşturması ve daha sonra CHP ile bu kopan kadro arasında bir koalisyon oluşturularak Türkiye'nin yeni siyasi yapısının çatılması sahneye konulan yeni senaryonun ana hatlarını oluşturmaktadır.

Tayyip Erdoğan bu kavşakta dururken; Cem Uzan'ı kendisi için bir tehdit değil; kendisine karşı oluşturulmaya çalışılan yeni cepheyi çözücü bir anahtar olduğunu gördüğü an mevcut oyunu bozabilir.

Türkiye'nin siyasi ve sosyal coğrafyasında AKP için de; GP için de fazlası ile yer vardır ama bu resme ANAP/DYP/AP'yi sokmaya çalıştığınızda resim sıkışmaya başlamakta ve herkese düşen pasta küçülmektedir. Yıllardır siyasi uzantısı olarak ANAP/DYP/AP kılıfını ve bunların tabanını seçmiş olan güç çevrelerinin; Türkiye siyasetinde "güvenilirliğini kanıtlamamış" (siz bunu küresel ve bölgesel oyuna itaat etme yolunda güvenilirliliğini kanıtlamamış olarak okuyun) olan GP ve AKP'yi yedekleme ve hatta ikame etme istekleri karşımıza "ÇEAŞ krizi" olarak çıkmaktadır.

Türkiye'de Mesut Yılmaz'ın su üstünde durduğu yapının arkası Tayyip Erdoğan'a da; Genç Parti liderine de ciddi mesajlar yollamakta ve yıllardır kurulu olan sofraya davet etmektedirler. Bu iki liderin sofraya şartlı oturma isteği bile; küresel ve bölgesel baronlar için ciddi kaygı kaynağı olup; bu noktada güvenilir taşeronlar yolu ile "ikna operasyonları" düzenlenmektedir.

AKP merkezine yaptıkları ziyaretler sonrasında; "AKP bir koalisyondur" mesajı veren Mustafa Koç'un bir bildiği vardır elbet. Bu sözün Tayyip Erdoğan için manası ve ağırlığı; Cem Uzan'ın "Kalleş" sözünden çok daha fazladır.

İki lider "yılmaz güçlerin" büyük oyununu göremedikleri takdirde ; iktidarda olmasa bile muhalefette mutlaka bir araya gelmek zorunda kalacaklardır.


"TANK"LAR TÜRKİYE'DE KONUŞLANIRKEN

Geçenlerde Türkiye'ye ilginç bir ziyaret gerçekleşti. "Council on Foreign Relations" (CFR)'dan 40 kişilik bir ekip, TESEV'in konukseverliği altında Türkiye'de bir dizi "gizli" görüşme yapıp ayrıldı. CFR'ın; ABD'de yönetimi ele geçirmiş olan ekibin ideolojik zemini olduğunu söylemekte fayda var.

TESEV Başkanı Can Paker; ziyaret ile ilgili Akşam'dan Güler Kömürcü'ye yaptığı açıklamada; CFR heyetine kendisi ile birlikte Prof. Doğu Ergil ve Özden Sanberk'in bir sunum yaptığını belirterek, "Araplarla Türklerin ortak şansı ve şansızlığı petrol ve stratejik konum. Arap'lar petrol üzerindeki kontrollerini kaybetti; Türkler de şimdi stratejik önemini kaybediyor. Sorun bu ve sunumların temel mantığı da bu idi" şeklinde konuştu.

Yaşadıkları toprağın stratejik önemini yabancılardan öğrenen bir zihniyetin; aynı dış güçler "siz stratejik öneminizi kaybettiniz" dediğinde de buna inanması kadar doğal bir şey olamaz ve bu açıdan bakıldığında TESEV Başkanından; başında Prof. sıfatı bulunan isimlere kadar bir çok kişinin Türkiye'nin stratejik önemini kaybettiği gibi bir tezden yola çıkması şaşırtıcı değildir.

Bütün bunların olduğu hafta içinde; zamanında Çevik Bir'in madalya aldığı ABD'deki etkin Musevi lobisi ve "düşünce" kuruluşu JINSA; ABD Başkanına Türkiye ile ilişkileri onarma çağrısında bulunurken; bir grup milletvekili de; arkasında Phillip Morris gibi odakların bulunduğu "Center for Democracy" (Demokrasi Merkezi) isimli kuruluşun davetlisi olarak ABD'ye gitme hazırlığı içindeydi.

Bir diğer kıyıda köşede kalmış haber; Türkiye'de Milletvekillerini İzleme Komitesi isimli kuruluşun bu izleme faaliyetlerini gerçekleştirirken; CIA fonları ile kurulan "Ulusal Demokrasi Enstitüsü"'nden para aldığını ortata koyuyordu ki; komitenin başkanı "İster CIA bağlantılı olsun, ister KGB veya MOSSAD bağlantılı olsun kimin sponsor olduğu bizi ilgilendirmiyor. Amacımızın dışında bir şey yapmadıktan sonra bunu bir sorun olarak görmüyorum" diyecek kadar fütursuz bir üslupla olayı kabul ediyordu.


Daha önceki Jeo-Kritik'ler bünyesinde uyarmıştık. Bu coğrafyada kartlar yeniden dağıtılırken; yeni oyunun ideolojik temelinin oluşturulması ve Türkiye'yi yöneten bürokratik ve siyasi kadroların bu oyuna uyumunu kolaylaştırmak için ideolojik meşruiyetin yaratılması adına yeni yapılara ihtiyaç duyulduğunu ve TESEV gibi yapılar bünyesinde de bunun gerçekleştirileceğini duyurmuştuk.

İşte bu son gelişmeler sözünü ettiğimiz bu sürecin hız kazandığını gösteriyor. Bu yüzdendir ki; Cüneyt Zapsu ve Çevik Bir gibi isimlerle TESEV'de yeni bir yönetim darbesine hazırlanan Can Paker; diğer taraftan CFR'ın Türkiye'de daha da derinlemesine yerleşmesi için çalışmalarda bulunuyor.

Diğer taraftan JINSA; Türkiye adına ABD Başkanına çağrıda bulunarak; Türkiye için rolünün bir kere daha altını çiziyor. Bütün bunlar gerçekleştirirken; ABD'nin diğer "think-tank"leri milletvekillerinden, onu izleyenlere kadar herkese el atıyor. ABD'nin bu düşünce kuruluşlarına neden "think-tank"(düşünce tankı - su tankı değil savaş tankı olarak görmenizi tavsiye ederiz. ) ismi verdiği daha net bir şekilde ortaya çıkıyor.

Sahneye kuklalar çıkmadan önce; sahne arkasında kuklacılar yerlerini alıyor.


 


TÜRK DIŞİŞLERİ İSTENİLEN KIVAMA GELDİ

Kapı Artık ABDullah Gül'e Açık

Son günlerde Dışişlerinin, Yunanistan'ın hava ihlalleri iddiaları karşısında sessiz kalması ve Yunan makamlarının TSK ile hükümeti karşı karşıya getiren açıklamalarına tepkisiz kalması gündeme geldi.

Wolfowitz'in Türkiye hakkında verdiği küstah demece sadece "Wolfowitz'in konuşmasını gerçekçi buluyorum" demekle yetinen bir Dışişleri Bakanı'nın; Yunanistan hükümetinin Türkiye'de TSK ile hükümeti karşı karşıya getiren sözlerine gerekli sert tepkiyi vermemesine neden şaşıldığını anlamış değiliz. Sonuçta Dışişleri Bakanı Abdullah Gül kendi çerçevesi içinde tutarlı davranmaktadır.

Bu tutarlılık çerçevesinde; Richard Perle'nin; Türkiye'nin "terörle mücadele"de ABD'ye destek vermemesi durumunda; bunun Türk-Amerikan ilişkilerine yönelik "felaket sonuçlar" doğurabileceği yolunda tehdit içeren sözleri ; Abdullah Gül 'e hatırlatıldığında kendisi buna, ABD'nin Suriye'ye kurduğu baskıyı azalttığını ve geçenlerde İKÖ toplantısında ABD'nin politikaları ile uyumlu bir şekilde yaptığı demeci hatırlatarak cevap vermiştir.

Dışişleri Bakanı'nın; Türkiye'nin hassasiyetlerine ve çıkarlarına yönelik nerede durduğunu gösteren olaylardan bir tanesi ise geçenlerde Ankara'da gerçekleşmiştir.

Türkiye'deki Doğu Türkistanlıların düzenlemek istediği panel; yapılmak istenen bütün engellemelere rağmen; Ankara Ticaret Odası Başkanı'nın katkıları ile bu kurumun salonlarına gerçekleşmiştir. Dışişleri; bu toplantıyı Çin ile ilişkilere zarar vereceği gerekçesi ile engellemeye kalkınca; ATO Başkanı'nın, Çin-Türkiye ilişkilerinin bozulmasının Türkiye'ye 4 milyar dolarlık ucuz mal sokan Çin'e zarar vereceğini söylemesi Türkiye'de dengeleri sürekli egemen güçler lehine okuyanlara verilmiş çok güzel bir derstir.

Dışişleri; toplantıyı engelleyemeceğini anlayınca; İçişleri Bakanlığı aracılığı ile toplantıya katılacak sivil toplum örgütlerine mesaj yollanarak; toplantıda Çin aleyhine konuşulmaması ve "Gökbayrak" açılmaması istenmiştir. Sözkonusu toplantıya DYP lideri Ağar, ANAP Genel Başkanı Özdemir, ATP Genel Başkanı Ahmet Bican Ercilasun; MHP Genel Başkan Yardımcısı Şevket Bülent Yahnici katılırken; 9. Cumhurbaşkanı Demirel katılmaktan son anda vazgeçmiştir.

Ankara Ticaret Odası'ndaki bu toplantıyı engellemek için elinden gelen çabayı gösteren Dışişleri; Ankara Vatikan Büyükelçiliği'nin verdiği ve Fener Rum Patriğinin "ekumenik" sıfatı ile davet edildiği kokteyli ise sadece protesto etmekle yetinmiştir.

Açık İstihbarat; son günlerde Dışişleri bürokrasisinde kimin kimle nereye gittiğinin izlenmesinin önemli olduğunu düşünmektedir.

Son günlerde ortaya çıkan isimlerden ikisi Ecvet Tezcan ve Uğur Ziyal'dir.

Ecvet Tezcan; Dışişleri'nde son günlerde sürekli kritik görüşmeleri yapan isim olarak ön plana çıkmaktadır. Kuzey Irak'ta ki kentlerin Türkiye'nin bütün kırmızı çizgilerine aykırı şekilde Barzani ve Talabani'nin eline geçmesinin ardından; Ecvet Tezcan yanında Dışişlerinden Ortadoğu Daire Başkanı Selim Karaosmanoğlu ile birlikte Barzani ve Talabani'yi ziyaret etmiş ve bu görüşmelerin hayli samimi geçtiği; Barzani ve Tezcan'ın kolkola kravatsız gömlekleri ile verdikleri pozlardan anlaşılmıştır. Keza aynı Tezcan; bu sefer ABD'deki Ermeni lobileri ile gizli görüşmeler yapmak üzere Washington'a gitmiştir fakat nedense "gizli" olması gereken bu görüşmeler birilerinin basına sızdırması sonucu ortaya çıkmıştır. Bu görüşmelerden Türk basınına haber verilmesinden çok; (sonuçta ABD'deki rakip Ermeni gruplar birbirlerini zor durumda bıramak için bu görüşmeleri Türk basınına sızdırabilir; önemli olan bu haberin gazetelerde büyük olarak görülmesidir) bu haberin basında geniş şekilde yeralması önemlidir. (Türk basınında 'ne kadar çok şey bilirsem o kadar az şey yazarım' kalemlerinın çokluğu gözönüne alındığında)

Tezcan'ın Kuzey Irak'ta yerel aşiretler ve ABD'de Ermeni Gruplar ile yaptığı görüşmelerin içeriğine dair sağlıklı bir bilgiye ise Türk medyasında rastlamak mümkün olmamıştır.

İşte bu noktada Dışişlerinden Uğur Ziyal; beraberinde Genelkurmay'dan bir paşa ile birlikte ABD'ye gidip Dışişleri Bakanlığı ve adet olduğu üzere İsrail lobileri nezdinde görüşmelerde bulundu. Hatta; ABD'nin küresel impartorluğunun teorik altyapısını hazırlayan ve bizzat ABD'de yönetimi ele geçirmiş olan şahin ekibin elinde bulunan American Enterprise Institute'da bir konuşma yaptı. Bu görüşmelerde; "stratejik ortak" lafını duymak için ABD'lilerin gözünün içine bakan Dışişleri bürokrasisi; Marc Grossman'ın "stratejik ittifak" sözü ile biraz olsun rahatladı ve ABD'ye İran'la ilgili aynı kaygıları paylaştığımız mesajı verildi.

Bu gezinin hemen ertesinde Hürriyet'in İran'daki bir kaç üniversitede gerçekleşen öğrenci eylemini "Bir Millet Uyanıyor" manşeti ile vermesi ABD'ye verilen net bir mesajdı. (İran'daki bir kaç üniversitede yaşanan olayları bir 'Milletin Uyanışı' olarak yorumlamak; Beyazıt'taki öğrenci olaylarını Türkiye Cumhuriyeti'nin yıkılışı olarak yorumlamaya benzer ki; bu görüntüleri İran'daki ev partilerinde danseden, içki içen insan görüntüleri ile desteklemek bir ülkenin dinamiklerine Pentagon/Beyaz Saray bürokratı saflığı ile bakmaktan başka bir anlam ifade etmez)

Geçen Jeo-Kritik'te; Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, TUSİAD Başkanı'nın ABD ziyareti sonrasında verdiği "ABD Dışişleri Bakanının ziyaretine hazır değil" şeklindeki demeçlere; "bizim elçiye ihtiyacımız yok; kendi elçilerimiz bize neyin zamanı olduğunu söylüyor" şeklinde tepki vermesinin bir Türkiye hassasiyetinden çok; Abdullah Gül'ün kendisinin ABD ile kurduğu dengelerin hassasiyetinden kaynaklandığını ifade etmiştik.

Uğur Ziyal'in ABD'ye yollanması işte bu analizimizin hemen sonrasında gerçekleşti ve Abdullah Gül; ABD'ye gerekli mesajları birinci elden sundu. E bu kadar çaba sonrasında bir ABD ziyaretini haketmiş olacak ki; ABD'den istediği mesaj geldi; kapı Abdullah Gül'e açık.

Sürekli "Türkiye Ortadoğu'da ABD'nin yanında yeralmalıdır" propagandası yapan TUSİAD Başkanı'nı; Türk Dışişlerini birileri açısından istenilen kıvama getirmedeki rolünden dolayı tebrik ediyoruz. Değerini bir kez daha kanıtlamış ve TUSİAD'a yapılan yatırımları bir kez daha haklı çıkarmış bulunuyor.