TÜRKİYE'NİN
ALTINDA STRES BİRİKİYOR
UYUŞTURUCU TRAFİĞİNDEN; İHALE TRAFİĞİNE
BÜTÜN TEKTONİK TABAKALAR OYNAMAYA BAŞLADI |
|
RAPORUN
ÖZETİ
|
|
Türkiye'de Erdoğan ve ekibinin başbakanlığı döneminde
başlatılan dönüşüm süreci bütün hızı ile sürüyor.
Üstyapılar kapsamlı bir dönüşüme tabi tutulmaya
çalışılırken; düğümlenen noktalarda krizler, çözülen
noktalarda "değişim" rüzgarları estiriliyor.
Bütün bunlar gerçekleşirken; Türkiye'nin altında
ki bazı tektonik tabakalar da çok ciddi kaymalar
ve gerilmeler meydana gelmekte. Bu tektonik
kaymalar; sahne önünde gerçekleşen ve medyatik
üst yapı değişimlerinden çok daha tehlikeli dinamikleri
bünyesinde barındırıyor.
Aşağıdaki rapor Türkiye ve ilgili coğrafyasında
dört ana tektonik tabakanın kaymaya başladığını
ortaya koyuyor :
Bunlar
1) Uyuşturucu trafiği
2) İhale Trafiği
3) Kara / Gri Para Trafiği
4) Kayıtdışı Ekonomi Trafiği
Pentagon/CIA kontrolündeki Kıbrıs üzerinden
geçen uyuşturucu yoluna derinlerde yapılan bir
müdahaleden; bazı otellerin alt katlarında
kurulan özel seans odalarına; Tahran Havalimanı'na
İran Ordusu'nun yaptığı ilginç müdahaleden, "her
şey 1 Milyon furyasının" arkasındaki ağa
kadar bir çok gösterge; Türkiye üstte yine "türban"a
dolanmış debelenirken altta stresin ciddi anlamda
biriktiğini gösteriyor. Her an; yapılmaya çalışılan
bunca üst yapı değişikliğini ve sahnelenen bunca
sahte krizi gölgeleyecek bir depremi tetikleyebilecek
bir stres.
|
Türkiye bir dizi öncül sarsıntı yaşarken alttaki tektonik
tabakalar yer değiştiriyorlar...
Erdoğan ve ekibinin iktidar koltuğunda oturduğu süreçte;
Türkiye'nin Özal sonrası bir dönüşüme benzer bir dönüşüme
tabi tutulduğunu görmemek elde değil. Coğrafyamız yeniden
bazı eller tarafından hamur kıvamına getirilirken, herkes
Türkiye'yi kendi meşrebine göre bir kalıba sokmaya çalışıyor.
Sözkonusu değişim yerin üstünde bir dizi üstyapı değişimi
olarak herkesin gözlemleyebildiği ve bizzat yaşadığı
süreç olarak ortada.
YÖK'ten, özerk kurullara, Anayasa'dan, Türk Ceza Kanunu'na
kadar bir çok "üst yapı", toplumun gözü önünde
sahnelenen bir kaç "oyun" eşliğinde bir dönüşüm
yaşıyor.
Oynanan oyunlar "parodiden", "komediye",
"dramdan" , "vodvil"'e bir çok çeşitlilik
sergilemekle birlikte; sahnedeki oyuncuların özelliği
aynı. Hepsi kendi iktidar tabanlarını tatmin etmeye
yönelik bir şov sergilerken, bu şovun arka planı gizlemesine
büyük önem veriyorlar.
Açık İstihbarat olarak biz gazetelerden de rahatlıkla takip edebileceğiniz
bu sahne oyunlarını yorumlama işini başkalarına bırakıyoruz.
Sahne önündeki bu oyunların gizlediği arka plandaki
"tektonik" değişimleri ise hem ortaya çıkarmak,
hem etüd etmek için ise sadece analiz gücü yeterli olmuyor.
Türkiye'deki esas değişim tektonik seviyede aşağıdaki
dört katmanda gerçekleşiyor. Bunlar :
a) İhale Trafiği
b) Kayıtdışı ekonomi trafiği
c) Kara/Gri Para Trafiği
d) Uyuşturucu Trafiği
Bu dört tektonik tabakanın yerinden oynadığı bir ortamda,
üstteki yapıların yerinde durmasının asla mümkün olmadığını
söylemeye gerek yok. Önemli olan; yeryüzünde biri sağa,
biri sola yıkılan iki binaya bakarak, alttaki tektonik
tabakanın nereye hareket ettiğini anlayamayacağınızı
bilmeniz ve bu derindeki hareketi tespit etmek için
nerelere sondaj kuyusu açmanız gerektiğini iyi etüd
edebilmeniz.
Açılan sondaj kuyularından çıkardığımız örnekler bize
sözkonusu tektonik tabakaların tarihi bir yer değişim
süreci yaşadığını gösteriyor.
a) İhale Trafiği (Projeleri Değil
Geleceği İhale Et)
Bu tabakadaki değişim basit bir "AKP iktidarı"
fenomeni ile açıklanabilecek boyutun çok ötesinde.
Her iktidarın kendi yandaşlarını besleme sürecine
girmesinden bahsetmiyoruz. Bu artık dünyada; ABD'den,
Senegal'e her milletin ortak özelliği haline gelmiş
durumda. O yüzden; "üst düzeyde görevlendirildiğini"
açıkça beyan edip, altlarına yeni çektikleri belli
olan Jeep'leri henüz hazmedemedikleri her hallerinden
belli olan "AKP"'li tiplerin ortalıkta dolaşıp
rant organizasyonları yapması sadece seyirlik bir
olaydan ibaret.
Burada kastedilen; beraberinde sadece mal/mül(rant)
değişimini değil aynı zamanda ulusal ve uluslararası
boyutta "sermaye yapısı" (piramit) değişimini
getiren değişimler.
Bu noktada ihale trafiğini yeniden düzenlemeye
yarayan üç ana vektör mevcut :
I) Uzan Grubu gibi TMSF üzerinden gerçekleştirilen
"el koyma" ve "açık arttırmaya"
çıkarma operasyonları
II) Telekom piyasasının serbestleşmesi gibi ülkedeki
sektörleri ve ekonomiyi bütünüyle etkileyen "regulatif"/"yasal"
değişiklikler
III) Yıllardır ihmal edilen altyapıları bütünü
ile yenilemeye yönelik "altyapı" hamleleri
Bu açıdan bakıldığında; Motorola avukatlarının rehberliğinde
"Telsim" 'i almaya soyunanlardan, Adalet
Bakanlığı'nın bilgi işlem ağı projesini kardeşçe paylaştırılan
Oyak / Ülker ikilisine; Türkiye'nin eğitim projesini
üstlenecek grup olarak Erdoğan'ın yanına oturtulan
Microsoft'un CEO'su ile geleceğin paylaşımı üzerine
işbirliklerine giren Vestel'den; kadar bir çok "aktör"
veya "türev aktör" bu trafiğin düzenlendiği
noktalarda rol alıyorlar.
Yukarıdaki süreci ortaya koymak için ise sizin için
sondaj kuyusundan seçtiğimiz örneğe gelirsek :
- İlk etabı ihale edilen Marmaray projesi Japonların
ülkedeki sermaye yapısına entegre olurken hayli başarılı
bir performans gösterdiklerini ortaya koyuyor. 400
milyon dolarlık etabın %10'unu projeye danışmanlık
yapan bir profesör üzerinden ilgili kadrolara plase
eden Japon sermayesini; Karayolları'nın kontrolündeki
viyadükleri güçlendirme projelerinde de, kontrolör
firmaları aracılığı ile üst düzey kadrolara para aktarırken
görüyoruz.
Reklamda; "taksit yapmayı sevmiyoruz ama burası
Türkiye, sizin için beş taksit" diyen Japon gibi;
sözkonusu Türkiye olunca bazıları "sevmedikleri"
şeyleri "seve seve" yapmayı çok iyi biliyorlar.
b) Kayıtdışı Ekonomi Trafiği (Kontrol
Edemediğin Hortumları Kes; Kontrol Ettiğin Hortumları
Kendi Musluklarına Tak)
Özal dönemi ekonomisinin en büyük özelliği reel ekonominin
hemen yanıbaşında yarattığı ve bir bakıma gerçek ekonominin
işleyişine tampon oluşturan "kayıtdışı ekonomi"
alanı idi. Ve bu "kayıtdışı ekonomi alanı";
bizzat Türkiye'de kaçakçılığa, bankerliğe son verecek
dönüşümlere yolaçan kadrolar tarafından oluşturuldu.
Amaç; "kayıtdışını" yok etmek değil; kontrol
dışı alanlardan kendi kontrolleri altındaki alanlara
çekmekti.
Bugün; "hortumları kesiyoruz" klişesi altında
yaşanan süreçde benzer şekilde hortumların kesilmesini
değil, yer değiştirilmesini içeriyor.
Her kayıt dışı yaratma operasyonu bir ulaşım, bir
erişim, bir de dağıtım ağı içerdiğinden ülke çapında
bunların nasıl ve nerelerde kurulduğunu tespit etmek
bir çok açıdan gösterge niteliğinde.
Maliye Bakanlığı'nın başında Unakıtan gibi "işbilir"
bir ismin olması bu açıdan büyük önem taşıyor ve ülke
yeniden bir günlük kararnamelerle gümrükten içeri
sokulan mallar dönemini nostaljik bir tadla yaşamaya
başlıyor.
Fakat bu tür ufak kaçamaklardan daha önemli olan;
lojistik ve perakende ağları ile birlikte, gümrük/müşavirlik
firmaları alanında yaşanan değişimleri tespit edebilmek.
Sondaj kuyusundan seçtiğimiz örneğe gelirsek :
Son zamanlarda yaşanan "Her Şey 1 Milyona"
furyası ve sembolize ettiği "Çin akını",
ilk bakışta "herkesin" ve özellikle ekonomiye
olan etkisi yüzünden iktidarı rahatsız etmesi gereken
bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Fakat farklı noktalardan
yaptığımız sondajlar bizi hep aynı noktaya çıkarıyor.
Çin'den mal girişlerine "polislik" yapan
bir tür firma ağı ve bu ağın eninde sonunda tepede
çıktığı dört isim var. Bu noktada ayrıntılara
gerek yok ama bildiğimiz bir şey var ki; Türkiye'de
ister CE bahanesi ile, ister ilginç mal girişleri
ile yeni bir "kayıtdışı" ekonomi dizayn
edilirken bu birilerinin gözleri önünde yapılıyor.
c) Kara / Gri Para Trafiği (Yeryüzünün
En Stratejik Çamaşır Makinesi : Türkiye)
Her zaman üzerinden tartışılan bir kavram : Kara
/ Gri Para
Türkiye'nin bir özelliği ise; dünyaya ülke ekonomisini
bu tarz bir para ile finanse ettiğini açıkça duyuran
ilk ülke olması.
Merkez Bankası bilançosuna, başka hiç bir ülkede rastlanmayacak
boyutlarda, "net hata/noksan" kalemi üzerinden
giren bu para ile ayakta duran bir ekonominin sözkonusu
trafiği engelleyeceğini düşünmek için saf olmak gerekiyor.
Aksine; Türkiye yeni bir kara / gri para trafiğinin
ortasına oturmuş bulunuyor ve şimdiden bu trafiği
düzenlemek için mini ve makro konseyler oluşturulmuş
durumda.
Aslında bu AKP iktidarı ile başlayan bir süreç değil.
"Türkiye'nin borcunu sıfırlarız" vaadi ile
bakanlarla görüşme yapan şahsiyetler ortalıkta yeni
türemedi. Yeni olan; bu tarz işlemlerin sistematik
olarak bu dönemde artmaya başlaması ve Irak'taki kaosun
da belli bir "meşruiyet" sağladığı bir ortamda
Türkiye ekonomisinin bir kara / gri para direği ile
desteklenmeye başlaması.
İşin güzel kısmı; gelişen dünya kapitalizminde bu
trafiğin aktörlerinin "karanlık" tipler
olması gibi bir kuralda sözkonusu değil. Hatta; "muteber
işadamı" olarak bilinen bir çok ismin bu trafiğin
işletilmesinde başköşede olduğunu bilmenizde fayda
var.
Sizin için sondaj kuyusundan seçtiğimiz anektod "kara/gri"
paranın bu özelliğini göstermesi açısından önemli.
Hükümet kadrolarının Suudi Arabistan ve Dubai'de
olduğu ve basında "İslami Tahvil - Sukuk İcara"
gazının verildiği günler. Bu günlerin bir diğer özelliği
doların 1.600-700'ler seviyesinde olması. İşte tam
bu noktada yapılan arka plan görüşmeleri sonrasında;
iki "muteber/saygın" grup üzerinden Türkiye'ye
bir kaç milyar dolar para sokuluyor. Daha sonra bu
paralar Türk Lirasına çevriliyor. Ne hikmetse; tam
o noktada dolar düşmeye başlıyor ve tabi doların 1.300'ler
seviyesine geldiği noktada getirilip TL'ye çevrilen
paralar tekrar dolara çevriliyor ve böylece basit
bir operasyonla, gelen her 100 dolar bir "hokus-pokusla"
(arada kazanılan faizi saymasanız bile) bir kaç ay
içinde 130 dolara dönüşüyor ve siz bu günlerde ülkeden
kısa sürede 2.1 milyar dolar çıktı haberlerini okuyorsunuz.
d) Uyuşturucu Trafiği ( Pentagon
Kıbrıs'ı Vermedi, Acep Nedendir?)
Ve tabi bütün bu trafik katmanları içerisinde en önemlisi
: Uyuşturucu Trafiği
Şu sıralar Türkiye'nin bir yerinde tutulan bir adam
var. Özel bir ekip tarafından enterne edilen bu kişi;
Urfi Çetinkaya'nın adamı. Verdiği ifadeler; İran,
Kuzey Irak, Kıbrıs, Yunanistan ve İtalya üzerinden
geçen uyuşturucu trafiğinin ayrıntılarını ortaya koymakla
kalmıyor , bu trafiğe Türkiye'den hangi üst düzey
güvenlik görevlilerinin gözyumduğunu da içeriyor.
Tam bu sırada; yurdumuzun derin devlet vodvil'i
Kurtlar Vadisi'nde geçmiş zamanlardan Kısmetim-1
gemisine gönderme yapan bir senaryo ortaya konuluyor.
Ve tabi Alaattin Çakıcı; neredeyse VIP uygulaması
ile yurtdışına kaçıyor/kaçırılıyor.
Tesadüfler zinciri burada da bitmiyor...."İsrail'e
yakın olmakla suçlanan" Tepe Grubu'nun işlettiği
Tahran Havaalanına, "İran Ordusu" el koyuyor.
Fakat bu el koyma kesin bir iradeden çok; "biz
bir şeyler tespit ettik, payımızı alırsak, pazarlığa
açığız" havası taşıyor. Havaalanının geri verildiği
noktada bu pazarlığın olumlu sonuçlandığını anlayabiliriz.
Son tesadüf : Güneydoğu'da belli noktalarda PKK
yeniden eyleme başlıyor ve devlet / NATO korumasında
liderliğini sürdüren Abdullah Öcalan makamından savaş
nidaları atmaya başlıyor. (Terör, uyuşturucu trafiğinin
en önemli maskesidir)
Bu noktada bu işin uzmanlarının Urfi Çetinkaya hakkında,
Açık İstihbarat olarak bizim de doğruladığımız tespitini ortaya
koymakta fayda var :
Urfi Çetinkaya; Pentagon/CIA'nin kontrolündeki
uyuşturucu trafiğinin karayoludur ve aralarında bazı
yabancı ülkelerin genelkurmay başkanlarının da bulunduğu
derin bir zincir bu karayolunu belli bir işbölümü
çerçevesinde işletmektedir.
Pentagon / CIA 'in kontrolündeki uyuşturucu trafiğine
müdahale edilmesi bazı taşların yerinden oynadığının
en önemli göstergesidir.
Birilerinin bu trafiği yeniden düzenlemek istediği
ortada. Birilerinin ise buna engel olmak istediği.
Zaman zaman Kıbrıs, zaman zaman PKK eylemleri olarak
sahne önüne taşacak bu mücadele Türkiye'nin altındaki
en tehlikeli tektonik kaymalardan birini teşkil ediyor.
|
|
|
|
İSTANBUL'U TÜRKSÜZLEŞTİRME
OPERASYONU HIZ ALDI
|
|
Bazı sahneler ihtiva ettikleri zaman ve mekanın
ötesinde anlam taşırlar. Sahnedeki aktörlerin
bile farkında olamayabileceği anlamlar.
Son günlerde bu sahnelerden iki tanesi anlayanların
gözüne çıban gibi battı. İkisi de medyatik sahnelerdi.
Sahne 1:
Türkiye'nin Başbakanı Erdoğan; son zamanların
en büyük yatırımlarından birini temel atma törenini
gerçekleştirdi. Boğazın iki yakasını birleştirmekle
kalmayıp şehre yeni ve modern bir ulaşım aksı
kazandıracak Marmaray projesinin ilk etabı büyük
bir törenle atıldı. Her şey iyi güzel di de; törende
Atina Belediye Başkanı'nın da hazır bulunması
hayli dikkat çekiciydi.
Artık yaşadığımız süreci kanıksayanlar için bu
sahnenin negatifini düşünmelerini tavsiye ederiz
: Atina'yı boydan boya geçecek ve bu arada ünlü
tapınakları Parthenon'u da kapsayacak bir ulaşım
aksının medyatik töreninde İstanbul Belediye Başkanı'nın
bulunduğunu canlandırın.
Sahne 2 :
Cumhuriyet tarihinde hiç bir şekilde nasip olmayan
bir tanıtım fırsatı tanıyan ve Türkiye'nin imajını
bir gecede olduğu yerden başka bir yere taşıyan
Eurovision yarışması gerçekleşti.
Yabancıların, Türklerden daha fazla Türkçe konuşmasından
tutun da; semazenler ile verilen mesaja kadar
bir çok altbaşlık; ülke tanıtımı adına gerçekleşen
olumlu tablo altında es geçildi.
Fakat sözkonusu "Eurovision" görüntüsünde
anlayana verilen çok önemli iki mesaj bulunuyordu.
Eurovision ambleminde yeralan İstanbul siluetinde
cami olarak sadece AyaSofya cami vardı ve amblemde
ne Sultanahmet camine, ne de Topkapı sarayına
yer verilmişti; her iki yapıtta aynı bölgede yeralmasına
rağmen.
Ve daha da önemlisi Türkiye'yi temsil eden
grubun solisti sahneye kolunda kocaman bir haç
dövmesi ile çıktı.
Özentiliğin vardığı nokta; Türkiye'nin tanıtımını
fazlası ile gölgeledi. Fakat daha da önemlisi;
Eurovision İstanbul için öngörülen geleceğe yönelik
çok net bir mesaj içeriyordu : Gayr-i Türk ve Gayr-i
Müslüm bir Dünya Şehri.
Bu tespiti derinleştirmek için iki anektodtan
fazlasına ihtiyaç olduğunun bilincindeyiz.
İstanbul'un birilerinin gözünde çok farklı bir
konuma sahip olduğunu ve tarihsel bir plan için
gözlerimizin önünde düğmeye basıldığını düşünmek
için tarihsel bazı donelere bakmak yeterli.
Yarın dergisindeki yazısında Burhan Metin'in
İngiliz imparatorluğunun jeopolitiğini belirleyen
Mackinder'dan alıntıladığı aşağıdaki paragraf
:
"İstanbul meselesini, bu tarihi şehri
Milletler Cemiyeti'nin Washington'u yaparak neden
çözmeyelim? Demiryolları ağı bütün dünya adasını
kapladığı zaman, İstanbul yeryüzünde demiryolları,
deniz ve hava ulaşımı için en kolay varılabilecek
yer olacaktır. Batının önde gelen ülkeleri
insanlık için gerekli olan ışığı geçmiş asırlarda
baskı altında olan bölgelere İstanbul'dan yayabilir
ve Okyanusta sahip olduğumuz serbestlikle Kalpgaha
kalıcı bir girişi İstanbul'dan yapabiliriz"
Mackinder'in onyıllarca önce ortaya koyduğu
bu perspektif; İstanbul'da devasa ulaşım yatırımlarının
başladığı ve BOP tartışmalarının ortasında İstanbul
dev bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanırken
ayrı bir önem taşıyor.
Ve Laikliklikle ilgili kitabında Aytunç Altındal'In
dikkat çektiği bir belge:
1909 yılında ABD, İngiltere ve Fransa'nın üzerinde
mutabakata vardığı bir istihbarat belgesine göre
İstanbul bir Dünya Devleti yapılacaktı.
İstanbul'u Salacak'taki bankların birine oturup,
önde Kız Kulesi arkada bir imparatorluğun silueti
izlediğinizde kapıldığınız hissi; yukarıdaki tabloyu
gözönüne alarak pasif bir izleyicilikten aktif
bir sahiplenmeye çevirme zamanı geldi de geçiyor.
İstanbul'u Türklere emanet ettikleri ve zamanı
gelince geri alacakları bir ada olarak görenler;
tekrar geri taşınmadan önce evinin orasını burasını
yenileyen ev sahipleri gibi kapsamlı yatırımlara
girişiyorlar. Bu toprağın insanını temsil
etmesi gereken kadrolar ise; ev sahibinin bu tezini
fazlası ile kabullenmiş ve evin en azından bir
köşesinde yaşamaya razı ve ev sahibine parası
karşılığında hizmet etmek için yarışan zavallı
bir zihniyetin ötesine geçme potansiyeli taşımıyorlar.
"İslamcı" olduğu zannedilen bir iktidar,
"laik ve Cumhuriyetçi" olduğu zannedilen
kurumlarla sahne önünde esas gündemi gölgeleyen
sahte kavgalara girişirken; arka planda İstanbul'u
peşkeş çekmek için her türlü altyapı hazırlanıyor.
Kurtlar vadisinde, Haliç'in önüne "Bizans"
kafalılar tarafından yeni zincirler çekiliyor.
Şimdiden ortalıkta dolaşmaya başlayan; "tarihi
yarımadayı müze şehir yapacağız" sözleri
kulağa hoş gelse de; aynen Eurovision gibi "Türkiye"'yi
ve İstanbul'u Türksüzleştirme operasyonu hep sözde
Türkiye'yi yücelten, kalkındıran ve ihya eden
sahneler üzerinden gerçekleşiyor.
|
|
|
|
"KİRALIK
ASKER" SKANDALININ PERDE ARKASINDAKİ CAN
POLAT - ASLAN BEY KOPUŞU
|
|
Geçenlerde medyaya yansıyan bir gelişme; "Türkiye'nin
en önemli ihraç malı ordusudur" sözüne tepki
vermeyen kurumların geldiği nokta açısından hiç
de şaşırtıcı değildi.
ABD Büyükelçiliği; "çok gizli" bilgi
olması gereken, özel eğitimli askerler listesini
ele geçirdiği gibi, aynı zamanda bu listedeki
isimlere, "gelin bizim için Irak'ta savaşın,
parasını verelim" teklifini götürecek kadar
cüretkar bir tavır içine girmişti.
ABD Büyükelçiliği'nin devlet içinde bir devlet
haline dönüştüğünü bildiğimizden; bu tür bir listenin
ellerinde olmasına şaşırmamız beklenemezdi. Hele
hele ülkede aktif olarak etnik grup örgütlenmesine
girişen Edelman gibi bir ismin; tutup bu isimlere
ahlaksız teklif yapmasına da şaşırmadık.
Başına çuval geçirildiği günün ertesinde ABD büyükelçisi
ile randevusunu bile iptal etmeyen kadroların
bu olaya tepki vermesini ise hiç beklemedik.
Bizim şaşırdığımız bir başka olaydı.
Medyaya yansıyan bu gelişme; medyaya yansımayan
bir başka gelişmenin hemen ertesinde gerçekleşti.
Bir grup komanda asteğmeni temsil eden bir grup
geçtiğimiz aylar içinde üst düzey bir güvenlik
kurumu ile bir görüşme yaptı ve bu görüşmede komutanlarına
Irak'ta verecekleri her türlü emre hazır olduklarını
bildirdiler.
Sözkonusu kurumun sekreterliğinde ilgili komutanlarından
aldıkları cevap ise şaşırtıcıydı : "Çocuklar
siz terörist misiniz? Biz bu kurumu Sayın Başbakanımızın
saygın bir kurumu haline getirmeye çalışıyoruz"
Bu cevap üzerine ne olduğunu şaşıran grup; kimliklerini
masada bırakarak görüşmeden ayrıldı.
Ve Türkiye'nin özel askerlerinin listesinin ABD
Büyükelçiliği tarafından sermaye yapılması haberi
bu gelişmenin hemen ertesinde patladı.
Kurtlar Vadisini takip edenler; Can Polat'ın Aslan
Bey'e tavır koyarak, kendi bağımsızlığını ilan
ettiği ve "Sen artık Aslan Bey değil, Aslan
Amca'sın" diyerek "devleti"n emrinden
çıktığı sahneyi hatırlayacaklar.
Yukarıdaki gerçekler; Türkiye'deki devlet yapısı
içinde çok ciddi
Aslan Bey - Can Polat kopuşlarının yaşandığını
gösteriyor.
Bir yanda; dengeleri gözetmekten hareket edemeyen
ve kontrol etmesi gereken genç beyinleri ve genç
kanların elini ayağını bağlamaktan başka bir işe
yaramayan Aslan Bey'ler; diğer tarafta gençlik
heyecanları ve kaygıları ile bir şeyler yapmak
için çırpınan, bunun için devletlerinin ona yol
göstermesini, ışık tutmasını bekleyen ve bu ışığı
göremeyince köprüleri yakan Can Polat'lar.
Önümüzdeki süreçte Türkiye ; Aslan Bey'lerin kontrolünden
çıkmış Can Polat'ların kendi başlarına hareket
etmelerinin getireceği yeni gelişmelere gebe olabilir.
Aynı zamanda; sürü başlarına başkaldıran bu genç
kurtlar vadideki aslanların da dikkatini çektiğinden;
bu genç kurtların toyluğundan istifade edip onları
çıkarları doğrultusunda yönlendirip harcayacak
odaklara karşı da dikkatli olmak gerekmektedir.
Açık İstihbarat olarak bildiğimiz bir şey var ki; Aslan
Bey aşırı temkinliliğinin kendisine neler kaybettirdiğini
gördükçe kendi üstleri üzerinde baskı oluştururken;
Can Polat'lar da tek başına kalmanın sersemliği
ve başıboşluğunu uzun vadeli bir perspektife oturtamadıkları
sürece ciddi bir etkinlik sağlayamayıp; ya açıktan
ya da farkında olmadan vadinin aslanlarına hizmet
etmeye başlayacaklardır.
Can Polat - Aslan Bey kopuşu bu nedenle en dikkatle
izlenmesi gereken arka plan süreçlerinden birini
oluşturmaktadır.
|
|
|
|
İMAM - HATİPLER
ve TÜKENEN KURMAY BEYNİ
|
|
Yalçın Küçük uzun yıllardan sonra ilk defa canlı
yayına katıldı.
SkyTürk'te gerçekleşen yayın sırasında Küçük;
AKP'nin sembolü ampulün "kabalist" anlamından,
Emine Erdoğan'ın bilinmeyen soyadına kadar bir
çok konuda AKP kadrolarının arka planına dair
hayli ilginç açıklamalarda bulundu.
Yayından sonra AKP'nin yayının bandını, Genelkurmay'ın
ise tekrarını istediğini biliyoruz.
Küçük'ün Irak olayları ile ilgili yaptığı bir
tespit ise hayli düşündürücüydü.
Küçük; son Irak olaylarının Türkiye'de kurmay
sınıfının bittiğini gösterdiğini belirtti.
Türkiye'de kurmay sınıfının strateji üretmek konusunda
çok ciddi bir sıkıntı yaşadığını ortaya koyan
Küçük'ün bu tespitini doğrulayan yeni bir gelişme
ile karşı karşıyayız.
Ülke yeni bir "imam-hatip" krizi ile
karşı karşıya.
Krizin sebebi ve aktörleri üzerine günlerdir duymaktan
bunaldığınızı düşündüğümüz yorumları tekrarlamayacağımız.
Neticede daha önceki Jeo_Kritik'lerde de vurguladığımız
üzere; imam hatipli bir Başbakan'ın ve imam
hatipli kadroların ülkeyi yeni dünya düzeninin
kolonisi haline dönüştürecek diğer bütün politikalarına
ses çıkarmayıp; Kıbrıs konusunda bile "siyaseti
etkilemek istemiyoruz" diyecek kadar demokrat
kesilen kurumların sözkonusu eğitim sisteminin
%2'sini temsil eden bir genç nüfusun katsayısı
diğerlerine eşitlenecek diye ortalığı yaygaraya
verip; "ahd"larını hatırlaması samimi
gözler ve kalpler için komediden öte bir anlam
taşımıyor.
Fakat acı olan şey; ülke adına stratejiler üretmekle
görevli kurmay kadroların dünyadaki süreci derinlemesine
analiz edecek zihinsel berraklığı çoktan kaybetmiş
olduklarını görmek.
Ne demek istediğimizi biraz açmak için bir zihin
oynayalım.
Varsayalım ki bu ülkenin kurmay kadroları dinle
hiç alakası olmayan
ateistlerden oluşsun.
Bu kadroların karşılarında ki dünya tablosuna
ise ; ABD'sinden İsrail'e
kafalarını bazı dinsel efsanelerle bozmuş ve dünyayı
bu efsanelere göre şekillendirmeye çalışan; Hristiyanlığı
ve Yahudiliği ve aynı zamanda İslam'ı bu yeni
oyunda maşa olarak kullanmayı kafasına takmış
"şeriatçı" küresel kadrolar hakim.
Ve bu kurmaylar; ülke nüfusunun %99'unun Müslüman
olduğu bir coğrafyada yaşıyorlar.
Böyle bir durumda; analitik ve önyargısız düşünebilen
bir beynin iki şeyi çok net olarak görmesi gerektiğini
düşünüyoruz :
1) Bu coğrafyadaki İslam'ın artık sadece dini
değil, ülke çıkarları açısından milli ve stratejik
bir değer haline dönüştüğü ve bu yönde kullanılabileceği
2) Ülkede; dinleri ve İslam'ı sadece maneviyat
açısından değil, aynı zamanda stratejik ve taktik
bir araç olarak en iyi şekilde okuyabilecek, değerlendirebilecek
ve küresel dalgalanmalara karşı setler oluşturabilecek
beyinlere her zamankinden daha fazla ihtiyaç bulunmaktadır.
Bu noktada Açık İstihbarat olarak iddia ediyoruz ki; Türkiye
"imam-hatipleri" köreltmeye ve eğitim
sisteminden dışlamaya değil aksine bir reforma
tabi tutarak, yeni çağın gerektirdiği din entellektüellerini
ve stratejistilerini yetiştirecek altyapıyı oluşturacak
şekilde reforma tabi tutmaya ihtiyacı vardır.
Fakat Türkiye'nin son bir haftadır yaşadığı
tartışma kıtlığı; sadece kurmayların değil, sağdan
sola bir çok beynin tükendiğini göstermektedir.
Toplumunun her değerini bir "milli güç"
olarak değerlendirmesi gereken bir kurmay beyninin;
ithal-yabancı kavram ve sistematiklerle doktrine
edile edile geldiği nokta düşünceden çok ezber
ve refleksin izlerini taşımaktadır.
Irak'tan İmam-Hatip tartışmalarına kadar Türkiye'nin
düğümlendiği her noktanın bu tespiti bir kez daha
güçlendirdiğini görmekteyiz.
|
|
|