<%@language=vbscript codepage=1254%> <% Response.Expires = -1000 Response.Buffer = TRUE Response.CacheControl ="private" %>
   
JEO-KRİTİK 
Sayı : 23
Haftalık Analitik Bülten
(www.acikistihbarat.com.tr)
17 Mayıs 2004
TÜRKİYE'NİN ALTINDA STRES BİRİKİYOR

UYUŞTURUCU TRAFİĞİNDEN; İHALE TRAFİĞİNE
BÜTÜN TEKTONİK TABAKALAR OYNAMAYA BAŞLADI
RAPORUN ÖZETİ

Türkiye'de Erdoğan ve ekibinin başbakanlığı döneminde başlatılan dönüşüm süreci bütün hızı ile sürüyor. Üstyapılar kapsamlı bir dönüşüme tabi tutulmaya çalışılırken; düğümlenen noktalarda krizler, çözülen noktalarda "değişim" rüzgarları estiriliyor.

Bütün bunlar gerçekleşirken; Türkiye'nin altında ki bazı tektonik tabakalar da çok ciddi kaymalar ve gerilmeler meydana gelmekte. Bu tektonik kaymalar; sahne önünde gerçekleşen ve medyatik üst yapı değişimlerinden çok daha tehlikeli dinamikleri bünyesinde barındırıyor.

Aşağıdaki rapor Türkiye ve ilgili coğrafyasında dört ana tektonik tabakanın kaymaya başladığını ortaya koyuyor :

Bunlar

1) Uyuşturucu trafiği
2) İhale Trafiği
3) Kara / Gri Para Trafiği
4) Kayıtdışı Ekonomi Trafiği

Pentagon/CIA kontrolündeki Kıbrıs üzerinden geçen uyuşturucu yoluna derinlerde yapılan bir müdahaleden; bazı otellerin alt katlarında kurulan özel seans odalarına; Tahran Havalimanı'na İran Ordusu'nun yaptığı ilginç müdahaleden, "her şey 1 Milyon furyasının" arkasındaki ağa kadar bir çok gösterge; Türkiye üstte yine "türban"a dolanmış debelenirken altta stresin ciddi anlamda biriktiğini gösteriyor. Her an; yapılmaya çalışılan bunca üst yapı değişikliğini ve sahnelenen bunca sahte krizi gölgeleyecek bir depremi tetikleyebilecek bir stres.



Türkiye bir dizi öncül sarsıntı yaşarken alttaki tektonik tabakalar yer değiştiriyorlar...

Erdoğan ve ekibinin iktidar koltuğunda oturduğu süreçte; Türkiye'nin Özal sonrası bir dönüşüme benzer bir dönüşüme tabi tutulduğunu görmemek elde değil. Coğrafyamız yeniden bazı eller tarafından hamur kıvamına getirilirken, herkes Türkiye'yi kendi meşrebine göre bir kalıba sokmaya çalışıyor.

Sözkonusu değişim yerin üstünde bir dizi üstyapı değişimi olarak herkesin gözlemleyebildiği ve bizzat yaşadığı süreç olarak ortada.

YÖK'ten, özerk kurullara, Anayasa'dan, Türk Ceza Kanunu'na kadar bir çok "üst yapı", toplumun gözü önünde sahnelenen bir kaç "oyun" eşliğinde bir dönüşüm yaşıyor.

Oynanan oyunlar "parodiden", "komediye", "dramdan" , "vodvil"'e bir çok çeşitlilik sergilemekle birlikte; sahnedeki oyuncuların özelliği aynı. Hepsi kendi iktidar tabanlarını tatmin etmeye yönelik bir şov sergilerken, bu şovun arka planı gizlemesine büyük önem veriyorlar.

Açık İstihbarat olarak biz gazetelerden de rahatlıkla takip edebileceğiniz bu sahne oyunlarını yorumlama işini başkalarına bırakıyoruz. Sahne önündeki bu oyunların gizlediği arka plandaki "tektonik" değişimleri ise hem ortaya çıkarmak, hem etüd etmek için ise sadece analiz gücü yeterli olmuyor.

Türkiye'deki esas değişim tektonik seviyede aşağıdaki dört katmanda gerçekleşiyor. Bunlar :

a) İhale Trafiği

b) Kayıtdışı ekonomi trafiği

c) Kara/Gri Para Trafiği

d) Uyuşturucu Trafiği

Bu dört tektonik tabakanın yerinden oynadığı bir ortamda, üstteki yapıların yerinde durmasının asla mümkün olmadığını söylemeye gerek yok. Önemli olan; yeryüzünde biri sağa, biri sola yıkılan iki binaya bakarak, alttaki tektonik tabakanın nereye hareket ettiğini anlayamayacağınızı bilmeniz ve bu derindeki hareketi tespit etmek için nerelere sondaj kuyusu açmanız gerektiğini iyi etüd edebilmeniz.

Açılan sondaj kuyularından çıkardığımız örnekler bize sözkonusu tektonik tabakaların tarihi bir yer değişim süreci yaşadığını gösteriyor.

a) İhale Trafiği (Projeleri Değil Geleceği İhale Et)

Bu tabakadaki değişim basit bir "AKP iktidarı" fenomeni ile açıklanabilecek boyutun çok ötesinde. Her iktidarın kendi yandaşlarını besleme sürecine girmesinden bahsetmiyoruz. Bu artık dünyada; ABD'den, Senegal'e her milletin ortak özelliği haline gelmiş durumda. O yüzden; "üst düzeyde görevlendirildiğini" açıkça beyan edip, altlarına yeni çektikleri belli olan Jeep'leri henüz hazmedemedikleri her hallerinden belli olan "AKP"'li tiplerin ortalıkta dolaşıp rant organizasyonları yapması sadece seyirlik bir olaydan ibaret.

Burada kastedilen; beraberinde sadece mal/mül(rant) değişimini değil aynı zamanda ulusal ve uluslararası boyutta "sermaye yapısı" (piramit) değişimini getiren değişimler.

Bu noktada ihale trafiğini yeniden düzenlemeye yarayan üç ana vektör mevcut :

I) Uzan Grubu gibi TMSF üzerinden gerçekleştirilen "el koyma" ve "açık arttırmaya" çıkarma operasyonları

II) Telekom piyasasının serbestleşmesi gibi ülkedeki sektörleri ve ekonomiyi bütünüyle etkileyen "regulatif"/"yasal" değişiklikler

III) Yıllardır ihmal edilen altyapıları bütünü ile yenilemeye yönelik "altyapı" hamleleri

Bu açıdan bakıldığında; Motorola avukatlarının rehberliğinde "Telsim" 'i almaya soyunanlardan, Adalet Bakanlığı'nın bilgi işlem ağı projesini kardeşçe paylaştırılan Oyak / Ülker ikilisine; Türkiye'nin eğitim projesini üstlenecek grup olarak Erdoğan'ın yanına oturtulan Microsoft'un CEO'su ile geleceğin paylaşımı üzerine işbirliklerine giren Vestel'den; kadar bir çok "aktör" veya "türev aktör" bu trafiğin düzenlendiği noktalarda rol alıyorlar.

Yukarıdaki süreci ortaya koymak için ise sizin için sondaj kuyusundan seçtiğimiz örneğe gelirsek :

  • İlk etabı ihale edilen Marmaray projesi Japonların ülkedeki sermaye yapısına entegre olurken hayli başarılı bir performans gösterdiklerini ortaya koyuyor. 400 milyon dolarlık etabın %10'unu projeye danışmanlık yapan bir profesör üzerinden ilgili kadrolara plase eden Japon sermayesini; Karayolları'nın kontrolündeki viyadükleri güçlendirme projelerinde de, kontrolör firmaları aracılığı ile üst düzey kadrolara para aktarırken görüyoruz.

    Reklamda; "taksit yapmayı sevmiyoruz ama burası Türkiye, sizin için beş taksit" diyen Japon gibi; sözkonusu Türkiye olunca bazıları "sevmedikleri" şeyleri "seve seve" yapmayı çok iyi biliyorlar.


    b) Kayıtdışı Ekonomi Trafiği (Kontrol Edemediğin Hortumları Kes; Kontrol Ettiğin Hortumları Kendi Musluklarına Tak)

Özal dönemi ekonomisinin en büyük özelliği reel ekonominin hemen yanıbaşında yarattığı ve bir bakıma gerçek ekonominin işleyişine tampon oluşturan "kayıtdışı ekonomi" alanı idi. Ve bu "kayıtdışı ekonomi alanı"; bizzat Türkiye'de kaçakçılığa, bankerliğe son verecek dönüşümlere yolaçan kadrolar tarafından oluşturuldu. Amaç; "kayıtdışını" yok etmek değil; kontrol dışı alanlardan kendi kontrolleri altındaki alanlara çekmekti.

Bugün; "hortumları kesiyoruz" klişesi altında yaşanan süreçde benzer şekilde hortumların kesilmesini değil, yer değiştirilmesini içeriyor.

Her kayıt dışı yaratma operasyonu bir ulaşım, bir erişim, bir de dağıtım ağı içerdiğinden ülke çapında bunların nasıl ve nerelerde kurulduğunu tespit etmek bir çok açıdan gösterge niteliğinde.

Maliye Bakanlığı'nın başında Unakıtan gibi "işbilir" bir ismin olması bu açıdan büyük önem taşıyor ve ülke yeniden bir günlük kararnamelerle gümrükten içeri sokulan mallar dönemini nostaljik bir tadla yaşamaya başlıyor.

Fakat bu tür ufak kaçamaklardan daha önemli olan; lojistik ve perakende ağları ile birlikte, gümrük/müşavirlik firmaları alanında yaşanan değişimleri tespit edebilmek.

Sondaj kuyusundan seçtiğimiz örneğe gelirsek :

Son zamanlarda yaşanan "Her Şey 1 Milyona" furyası ve sembolize ettiği "Çin akını", ilk bakışta "herkesin" ve özellikle ekonomiye olan etkisi yüzünden iktidarı rahatsız etmesi gereken bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Fakat farklı noktalardan yaptığımız sondajlar bizi hep aynı noktaya çıkarıyor. Çin'den mal girişlerine "polislik" yapan bir tür firma ağı ve bu ağın eninde sonunda tepede çıktığı dört isim var. Bu noktada ayrıntılara gerek yok ama bildiğimiz bir şey var ki; Türkiye'de ister CE bahanesi ile, ister ilginç mal girişleri ile yeni bir "kayıtdışı" ekonomi dizayn edilirken bu birilerinin gözleri önünde yapılıyor.

c) Kara / Gri Para Trafiği (Yeryüzünün En Stratejik Çamaşır Makinesi : Türkiye)

Her zaman üzerinden tartışılan bir kavram : Kara / Gri Para

Türkiye'nin bir özelliği ise; dünyaya ülke ekonomisini bu tarz bir para ile finanse ettiğini açıkça duyuran ilk ülke olması.


Merkez Bankası bilançosuna, başka hiç bir ülkede rastlanmayacak boyutlarda, "net hata/noksan" kalemi üzerinden giren bu para ile ayakta duran bir ekonominin sözkonusu trafiği engelleyeceğini düşünmek için saf olmak gerekiyor. Aksine; Türkiye yeni bir kara / gri para trafiğinin ortasına oturmuş bulunuyor ve şimdiden bu trafiği düzenlemek için mini ve makro konseyler oluşturulmuş durumda.

Aslında bu AKP iktidarı ile başlayan bir süreç değil. "Türkiye'nin borcunu sıfırlarız" vaadi ile bakanlarla görüşme yapan şahsiyetler ortalıkta yeni türemedi. Yeni olan; bu tarz işlemlerin sistematik olarak bu dönemde artmaya başlaması ve Irak'taki kaosun da belli bir "meşruiyet" sağladığı bir ortamda Türkiye ekonomisinin bir kara / gri para direği ile desteklenmeye başlaması.


İşin güzel kısmı; gelişen dünya kapitalizminde bu trafiğin aktörlerinin "karanlık" tipler olması gibi bir kuralda sözkonusu değil. Hatta; "muteber işadamı" olarak bilinen bir çok ismin bu trafiğin işletilmesinde başköşede olduğunu bilmenizde fayda var.

Sizin için sondaj kuyusundan seçtiğimiz anektod "kara/gri" paranın bu özelliğini göstermesi açısından önemli.

Hükümet kadrolarının Suudi Arabistan ve Dubai'de olduğu ve basında "İslami Tahvil - Sukuk İcara" gazının verildiği günler. Bu günlerin bir diğer özelliği doların 1.600-700'ler seviyesinde olması. İşte tam bu noktada yapılan arka plan görüşmeleri sonrasında; iki "muteber/saygın" grup üzerinden Türkiye'ye bir kaç milyar dolar para sokuluyor. Daha sonra bu paralar Türk Lirasına çevriliyor. Ne hikmetse; tam o noktada dolar düşmeye başlıyor ve tabi doların 1.300'ler seviyesine geldiği noktada getirilip TL'ye çevrilen paralar tekrar dolara çevriliyor ve böylece basit bir operasyonla, gelen her 100 dolar bir "hokus-pokusla" (arada kazanılan faizi saymasanız bile) bir kaç ay içinde 130 dolara dönüşüyor ve siz bu günlerde ülkeden kısa sürede 2.1 milyar dolar çıktı haberlerini okuyorsunuz.


d) Uyuşturucu Trafiği ( Pentagon Kıbrıs'ı Vermedi, Acep Nedendir?)

Ve tabi bütün bu trafik katmanları içerisinde en önemlisi : Uyuşturucu Trafiği


Şu sıralar Türkiye'nin bir yerinde tutulan bir adam var. Özel bir ekip tarafından enterne edilen bu kişi; Urfi Çetinkaya'nın adamı. Verdiği ifadeler; İran, Kuzey Irak, Kıbrıs, Yunanistan ve İtalya üzerinden geçen uyuşturucu trafiğinin ayrıntılarını ortaya koymakla kalmıyor , bu trafiğe Türkiye'den hangi üst düzey güvenlik görevlilerinin gözyumduğunu da içeriyor.

Tam bu sırada; yurdumuzun derin devlet vodvil'i Kurtlar Vadisi'nde geçmiş zamanlardan Kısmetim-1 gemisine gönderme yapan bir senaryo ortaya konuluyor.

Ve tabi Alaattin Çakıcı; neredeyse VIP uygulaması ile yurtdışına kaçıyor/kaçırılıyor.

Tesadüfler zinciri burada da bitmiyor...."İsrail'e yakın olmakla suçlanan" Tepe Grubu'nun işlettiği Tahran Havaalanına, "İran Ordusu" el koyuyor. Fakat bu el koyma kesin bir iradeden çok; "biz bir şeyler tespit ettik, payımızı alırsak, pazarlığa açığız" havası taşıyor. Havaalanının geri verildiği noktada bu pazarlığın olumlu sonuçlandığını anlayabiliriz.


Son tesadüf : Güneydoğu'da belli noktalarda PKK yeniden eyleme başlıyor ve devlet / NATO korumasında liderliğini sürdüren Abdullah Öcalan makamından savaş nidaları atmaya başlıyor. (Terör, uyuşturucu trafiğinin en önemli maskesidir)


Bu noktada bu işin uzmanlarının Urfi Çetinkaya hakkında, Açık İstihbarat olarak bizim de doğruladığımız tespitini ortaya koymakta fayda var :

Urfi Çetinkaya; Pentagon/CIA'nin kontrolündeki uyuşturucu trafiğinin karayoludur ve aralarında bazı yabancı ülkelerin genelkurmay başkanlarının da bulunduğu derin bir zincir bu karayolunu belli bir işbölümü çerçevesinde işletmektedir.

Pentagon / CIA 'in kontrolündeki uyuşturucu trafiğine müdahale edilmesi bazı taşların yerinden oynadığının en önemli göstergesidir.

Birilerinin bu trafiği yeniden düzenlemek istediği ortada. Birilerinin ise buna engel olmak istediği. Zaman zaman Kıbrıs, zaman zaman PKK eylemleri olarak sahne önüne taşacak bu mücadele Türkiye'nin altındaki en tehlikeli tektonik kaymalardan birini teşkil ediyor.



 

 

İSTANBUL'U TÜRKSÜZLEŞTİRME
OPERASYONU HIZ ALDI

Bazı sahneler ihtiva ettikleri zaman ve mekanın ötesinde anlam taşırlar. Sahnedeki aktörlerin bile farkında olamayabileceği anlamlar.

Son günlerde bu sahnelerden iki tanesi anlayanların gözüne çıban gibi battı. İkisi de medyatik sahnelerdi.

Sahne 1:

Türkiye'nin Başbakanı Erdoğan; son zamanların en büyük yatırımlarından birini temel atma törenini gerçekleştirdi. Boğazın iki yakasını birleştirmekle kalmayıp şehre yeni ve modern bir ulaşım aksı kazandıracak Marmaray projesinin ilk etabı büyük bir törenle atıldı. Her şey iyi güzel di de; törende Atina Belediye Başkanı'nın da hazır bulunması hayli dikkat çekiciydi.

Artık yaşadığımız süreci kanıksayanlar için bu sahnenin negatifini düşünmelerini tavsiye ederiz : Atina'yı boydan boya geçecek ve bu arada ünlü tapınakları Parthenon'u da kapsayacak bir ulaşım aksının medyatik töreninde İstanbul Belediye Başkanı'nın bulunduğunu canlandırın.

Sahne 2 :

Cumhuriyet tarihinde hiç bir şekilde nasip olmayan bir tanıtım fırsatı tanıyan ve Türkiye'nin imajını bir gecede olduğu yerden başka bir yere taşıyan Eurovision yarışması gerçekleşti.

Yabancıların, Türklerden daha fazla Türkçe konuşmasından tutun da; semazenler ile verilen mesaja kadar bir çok altbaşlık; ülke tanıtımı adına gerçekleşen olumlu tablo altında es geçildi.

Fakat sözkonusu "Eurovision" görüntüsünde anlayana verilen çok önemli iki mesaj bulunuyordu.

Eurovision ambleminde yeralan İstanbul siluetinde cami olarak sadece AyaSofya cami vardı ve amblemde ne Sultanahmet camine, ne de Topkapı sarayına yer verilmişti; her iki yapıtta aynı bölgede yeralmasına rağmen.

Ve daha da önemlisi Türkiye'yi temsil eden grubun solisti sahneye kolunda kocaman bir haç dövmesi ile çıktı.

Özentiliğin vardığı nokta; Türkiye'nin tanıtımını fazlası ile gölgeledi. Fakat daha da önemlisi;

Eurovision İstanbul için öngörülen geleceğe yönelik çok net bir mesaj içeriyordu : Gayr-i Türk ve Gayr-i Müslüm bir Dünya Şehri.

Bu tespiti derinleştirmek için iki anektodtan fazlasına ihtiyaç olduğunun bilincindeyiz.

İstanbul'un birilerinin gözünde çok farklı bir konuma sahip olduğunu ve tarihsel bir plan için gözlerimizin önünde düğmeye basıldığını düşünmek için tarihsel bazı donelere bakmak yeterli.

Yarın dergisindeki yazısında Burhan Metin'in İngiliz imparatorluğunun jeopolitiğini belirleyen Mackinder'dan alıntıladığı aşağıdaki paragraf :

"İstanbul meselesini, bu tarihi şehri Milletler Cemiyeti'nin Washington'u yaparak neden çözmeyelim? Demiryolları ağı bütün dünya adasını kapladığı zaman, İstanbul yeryüzünde demiryolları, deniz ve hava ulaşımı için en kolay varılabilecek yer olacaktır. Batının önde gelen ülkeleri insanlık için gerekli olan ışığı geçmiş asırlarda baskı altında olan bölgelere İstanbul'dan yayabilir ve Okyanusta sahip olduğumuz serbestlikle Kalpgaha kalıcı bir girişi İstanbul'dan yapabiliriz"

Mackinder'in onyıllarca önce ortaya koyduğu bu perspektif; İstanbul'da devasa ulaşım yatırımlarının başladığı ve BOP tartışmalarının ortasında İstanbul dev bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanırken ayrı bir önem taşıyor.

Ve Laikliklikle ilgili kitabında Aytunç Altındal'In dikkat çektiği bir belge:

1909 yılında ABD, İngiltere ve Fransa'nın üzerinde mutabakata vardığı bir istihbarat belgesine göre İstanbul bir Dünya Devleti yapılacaktı.


İstanbul'u Salacak'taki bankların birine oturup, önde Kız Kulesi arkada bir imparatorluğun silueti izlediğinizde kapıldığınız hissi; yukarıdaki tabloyu gözönüne alarak pasif bir izleyicilikten aktif bir sahiplenmeye çevirme zamanı geldi de geçiyor.

İstanbul'u Türklere emanet ettikleri ve zamanı gelince geri alacakları bir ada olarak görenler; tekrar geri taşınmadan önce evinin orasını burasını yenileyen ev sahipleri gibi kapsamlı yatırımlara girişiyorlar. Bu toprağın insanını temsil etmesi gereken kadrolar ise; ev sahibinin bu tezini fazlası ile kabullenmiş ve evin en azından bir köşesinde yaşamaya razı ve ev sahibine parası karşılığında hizmet etmek için yarışan zavallı bir zihniyetin ötesine geçme potansiyeli taşımıyorlar.

"İslamcı" olduğu zannedilen bir iktidar, "laik ve Cumhuriyetçi" olduğu zannedilen kurumlarla sahne önünde esas gündemi gölgeleyen sahte kavgalara girişirken; arka planda İstanbul'u peşkeş çekmek için her türlü altyapı hazırlanıyor.

Kurtlar vadisinde, Haliç'in önüne "Bizans" kafalılar tarafından yeni zincirler çekiliyor.

Şimdiden ortalıkta dolaşmaya başlayan; "tarihi yarımadayı müze şehir yapacağız" sözleri kulağa hoş gelse de; aynen Eurovision gibi "Türkiye"'yi ve İstanbul'u Türksüzleştirme operasyonu hep sözde Türkiye'yi yücelten, kalkındıran ve ihya eden sahneler üzerinden gerçekleşiyor.


"KİRALIK ASKER" SKANDALININ PERDE ARKASINDAKİ CAN POLAT - ASLAN BEY KOPUŞU


Geçenlerde medyaya yansıyan bir gelişme; "Türkiye'nin en önemli ihraç malı ordusudur" sözüne tepki vermeyen kurumların geldiği nokta açısından hiç de şaşırtıcı değildi.

ABD Büyükelçiliği; "çok gizli" bilgi olması gereken, özel eğitimli askerler listesini ele geçirdiği gibi, aynı zamanda bu listedeki isimlere, "gelin bizim için Irak'ta savaşın, parasını verelim" teklifini götürecek kadar cüretkar bir tavır içine girmişti.

ABD Büyükelçiliği'nin devlet içinde bir devlet haline dönüştüğünü bildiğimizden; bu tür bir listenin ellerinde olmasına şaşırmamız beklenemezdi. Hele hele ülkede aktif olarak etnik grup örgütlenmesine girişen Edelman gibi bir ismin; tutup bu isimlere ahlaksız teklif yapmasına da şaşırmadık.

Başına çuval geçirildiği günün ertesinde ABD büyükelçisi ile randevusunu bile iptal etmeyen kadroların bu olaya tepki vermesini ise hiç beklemedik.

Bizim şaşırdığımız bir başka olaydı.

Medyaya yansıyan bu gelişme; medyaya yansımayan bir başka gelişmenin hemen ertesinde gerçekleşti.

Bir grup komanda asteğmeni temsil eden bir grup geçtiğimiz aylar içinde üst düzey bir güvenlik kurumu ile bir görüşme yaptı ve bu görüşmede komutanlarına Irak'ta verecekleri her türlü emre hazır olduklarını bildirdiler.

Sözkonusu kurumun sekreterliğinde ilgili komutanlarından aldıkları cevap ise şaşırtıcıydı : "Çocuklar siz terörist misiniz? Biz bu kurumu Sayın Başbakanımızın saygın bir kurumu haline getirmeye çalışıyoruz"

Bu cevap üzerine ne olduğunu şaşıran grup; kimliklerini masada bırakarak görüşmeden ayrıldı.

Ve Türkiye'nin özel askerlerinin listesinin ABD Büyükelçiliği tarafından sermaye yapılması haberi bu gelişmenin hemen ertesinde patladı.

Kurtlar Vadisini takip edenler; Can Polat'ın Aslan Bey'e tavır koyarak, kendi bağımsızlığını ilan ettiği ve "Sen artık Aslan Bey değil, Aslan Amca'sın" diyerek "devleti"n emrinden çıktığı sahneyi hatırlayacaklar.

Yukarıdaki gerçekler; Türkiye'deki devlet yapısı içinde çok ciddi
Aslan Bey - Can Polat kopuşlarının yaşandığını gösteriyor.

Bir yanda; dengeleri gözetmekten hareket edemeyen ve kontrol etmesi gereken genç beyinleri ve genç kanların elini ayağını bağlamaktan başka bir işe yaramayan Aslan Bey'ler; diğer tarafta gençlik heyecanları ve kaygıları ile bir şeyler yapmak için çırpınan, bunun için devletlerinin ona yol göstermesini, ışık tutmasını bekleyen ve bu ışığı göremeyince köprüleri yakan Can Polat'lar.

Önümüzdeki süreçte Türkiye ; Aslan Bey'lerin kontrolünden çıkmış Can Polat'ların kendi başlarına hareket etmelerinin getireceği yeni gelişmelere gebe olabilir.

Aynı zamanda; sürü başlarına başkaldıran bu genç kurtlar vadideki aslanların da dikkatini çektiğinden; bu genç kurtların toyluğundan istifade edip onları çıkarları doğrultusunda yönlendirip harcayacak odaklara karşı da dikkatli olmak gerekmektedir.

Açık İstihbarat olarak bildiğimiz bir şey var ki; Aslan Bey aşırı temkinliliğinin kendisine neler kaybettirdiğini gördükçe kendi üstleri üzerinde baskı oluştururken; Can Polat'lar da tek başına kalmanın sersemliği ve başıboşluğunu uzun vadeli bir perspektife oturtamadıkları sürece ciddi bir etkinlik sağlayamayıp; ya açıktan ya da farkında olmadan vadinin aslanlarına hizmet etmeye başlayacaklardır.

Can Polat - Aslan Bey kopuşu bu nedenle en dikkatle izlenmesi gereken arka plan süreçlerinden birini oluşturmaktadır.



İMAM - HATİPLER ve TÜKENEN KURMAY BEYNİ


Yalçın Küçük uzun yıllardan sonra ilk defa canlı yayına katıldı.

SkyTürk'te gerçekleşen yayın sırasında Küçük; AKP'nin sembolü ampulün "kabalist" anlamından, Emine Erdoğan'ın bilinmeyen soyadına kadar bir çok konuda AKP kadrolarının arka planına dair hayli ilginç açıklamalarda bulundu.

Yayından sonra AKP'nin yayının bandını, Genelkurmay'ın ise tekrarını istediğini biliyoruz.

Küçük'ün Irak olayları ile ilgili yaptığı bir tespit ise hayli düşündürücüydü.

Küçük; son Irak olaylarının Türkiye'de kurmay sınıfının bittiğini gösterdiğini belirtti.

Türkiye'de kurmay sınıfının strateji üretmek konusunda çok ciddi bir sıkıntı yaşadığını ortaya koyan Küçük'ün bu tespitini doğrulayan yeni bir gelişme ile karşı karşıyayız.

Ülke yeni bir "imam-hatip" krizi ile karşı karşıya.

Krizin sebebi ve aktörleri üzerine günlerdir duymaktan bunaldığınızı düşündüğümüz yorumları tekrarlamayacağımız.

Neticede daha önceki Jeo_Kritik'lerde de vurguladığımız üzere; imam hatipli bir Başbakan'ın ve imam hatipli kadroların ülkeyi yeni dünya düzeninin kolonisi haline dönüştürecek diğer bütün politikalarına ses çıkarmayıp; Kıbrıs konusunda bile "siyaseti etkilemek istemiyoruz" diyecek kadar demokrat kesilen kurumların sözkonusu eğitim sisteminin %2'sini temsil eden bir genç nüfusun katsayısı diğerlerine eşitlenecek diye ortalığı yaygaraya verip; "ahd"larını hatırlaması samimi gözler ve kalpler için komediden öte bir anlam taşımıyor.

Fakat acı olan şey; ülke adına stratejiler üretmekle görevli kurmay kadroların dünyadaki süreci derinlemesine analiz edecek zihinsel berraklığı çoktan kaybetmiş olduklarını görmek.

Ne demek istediğimizi biraz açmak için bir zihin oynayalım.

Varsayalım ki bu ülkenin kurmay kadroları dinle hiç alakası olmayan
ateistlerden oluşsun.

Bu kadroların karşılarında ki dünya tablosuna ise ; ABD'sinden İsrail'e
kafalarını bazı dinsel efsanelerle bozmuş ve dünyayı bu efsanelere göre şekillendirmeye çalışan; Hristiyanlığı ve Yahudiliği ve aynı zamanda İslam'ı bu yeni oyunda maşa olarak kullanmayı kafasına takmış "şeriatçı" küresel kadrolar hakim.

Ve bu kurmaylar; ülke nüfusunun %99'unun Müslüman olduğu bir coğrafyada yaşıyorlar.

Böyle bir durumda; analitik ve önyargısız düşünebilen bir beynin iki şeyi çok net olarak görmesi gerektiğini düşünüyoruz :

1) Bu coğrafyadaki İslam'ın artık sadece dini değil, ülke çıkarları açısından milli ve stratejik bir değer haline dönüştüğü ve bu yönde kullanılabileceği

2) Ülkede; dinleri ve İslam'ı sadece maneviyat açısından değil, aynı zamanda stratejik ve taktik bir araç olarak en iyi şekilde okuyabilecek, değerlendirebilecek ve küresel dalgalanmalara karşı setler oluşturabilecek beyinlere her zamankinden daha fazla ihtiyaç bulunmaktadır.

Bu noktada Açık İstihbarat olarak iddia ediyoruz ki; Türkiye "imam-hatipleri" köreltmeye ve eğitim sisteminden dışlamaya değil aksine bir reforma tabi tutarak, yeni çağın gerektirdiği din entellektüellerini ve stratejistilerini yetiştirecek altyapıyı oluşturacak şekilde reforma tabi tutmaya ihtiyacı vardır.

Fakat Türkiye'nin son bir haftadır yaşadığı tartışma kıtlığı; sadece kurmayların değil, sağdan sola bir çok beynin tükendiğini göstermektedir.

Toplumunun her değerini bir "milli güç" olarak değerlendirmesi gereken bir kurmay beyninin; ithal-yabancı kavram ve sistematiklerle doktrine edile edile geldiği nokta düşünceden çok ezber ve refleksin izlerini taşımaktadır.

Irak'tan İmam-Hatip tartışmalarına kadar Türkiye'nin düğümlendiği her noktanın bu tespiti bir kez daha güçlendirdiğini görmekteyiz.