<%@language=vbscript codepage=1254%> <% Response.Expires = -1000 Response.Buffer = TRUE Response.CacheControl ="private" %>
   
JEO-KRİTİK 
Sayı : 10
Haftalık Analitik Bülten
(www.acikistihbarat.com
15 Nisan 2003

TÜRKİYE'DE OYUN NE ZAMAN BAŞLIYOR?

(Irak BM temsilcisi El-Duri : "Oyun bitti" )



Öncelikle SESAR olarak iddiamızı ortaya koyalım;

Türkiye'de önümüzdeki 10 yıllık süreçte iki ana olasılık arasında tercih yapmak durumundadır :

1) İç savaş / karışıklık

2) ABD ile hesaplaşma

Türkiye; milli çıkarlarını ABD'ninkilerle paralelleştirerek varolma kıskacından kurtulamadığı takdirde kendi içindeki ayrışmayı önleyemeyecek; bu kıskaçtan kurtulmak için gerçekleştireceği köklü manevralar ise Türkiye'yi ABD ile ciddi bir hesaplaşmaya doğru yöneltecektir. Türkiye'yi "yukarı tükürse bıyık, aşağı tükürse sakal" konumunda tutarak sürekli yönlendirilebilir ve yönetilebilir konumda tutanların oyununu bozmanın yolu ise mevcuttur.

Türkiye'nin mevcut "ikircikli" dinamiklerini uzun süre devam ettirmesi mümkün değildir ve 1950'lerden bu yana kurulagelen yapılar, doktrin ve işbirliklerinin ciddi anlamda sorgulanması gerçekleşmediği takdirde bu dikiş bir yerinden mutlaka çatlayacaktır.

Kült filmlerin yönetmeni Quentin Tarantino'nun filmlerindeki klasik sahnedir; bir üçgen içerisinde birbirine aynı anda silah çekmiş üç adam. Aynı anda bir gerilim ve denge unsurudur ve aynı anda birbirine silah çekmiş iki adama göre çok daha fazla dinamik ve güvence içerir kendi içinde. Bu dengenin ve gerilimin koptuğu noktada ise genellikle üç adamın üçü de ölür.

Türkiye'de şu anda sermaye, bürokrasi ve derin siyaset/kamuoyu; Quentin Tarantino filmlerindeki sahne misali birbirlerine silah çekmiş bir vaziyette müzakere etmektedir.

Önce önümüzdeki tabloya bir bakalım :

1) TUSİAD'da yaşanan çatlağın ve eski dönem oligopollerin Nakkaştepe'de ABD Büyükelçisinin nezdinde bir araya gelmesinden ardından; sözkonusu oligopoller yeni kral Mustafa Koç'un ağzından hükümete destek mesajı vermişlerdir. Bütün bunlar; sermaye tahtasına yeni çiviler olarak çakılmaya başlanan yeni gruplara mevcut iktidar eli ile ciddi rant alanlarının açılması ve Başbakan'ın eski dönem yolsuzlukları ile "eski defterleri karıştırmayın" mesajını vermesi ile eşzamanlı gerçekleşmektedir.

Bu makro tablonun ön planında OYAK'ın gerçekleştirdiği yeni ortaklıklardan; Sanko'ya, Albayraklara kadar bir çok "yeni" oyuncu; Koç Grubu'nun önümüzdeki 10 senelik süreçte tam da cirosunun çoğunu yurtdışından elde edeceğini açıkladığı bir ortamda Anadolu coğrafyası üzerindeki pastanın başına daha bir iştahla kurulmaktadır. SEKA'da 1.7 milyon dönüm araziyi 1.1 milyon dolara kapatan Albayraklar ile İskenderun'da Türkiye'nin bağımsız enerji politikalarının tabutuna son çivilerden birini çakan 9.1 milyar kilowatsaatlik İskenderun Sugözü ithal kömür santraline Oyak Grubu'nun büyük bir kararlılıkla ortak olması hep aynı kulvarda okunmalıdır.

2) Ankara gittikçe "siyasi" bir yapıdan "bürokratik" bir yapıya bürünmekte ve bu topraklar üzerinde tarihi bir misyona sahip olan köklü kurumların bile; Ankara'yı uluslararası makro planın bürokratı konumuna getiren bu süreçten nasiplerini aldıkları görülmektedir. Başbakanından Genelkurmay Başkanına geniş bir yelpazede devletin tepesinde oturanların halkın önüne bir siyaset vizyonundan çok; uluslararası güçlerin makro planları ile Türkiye'nin çıkarlarını paralel kılmaya çalışan söylemlerle çıkmaları Ankara'yı içten dışa projeksiyonlar üreten değil; dıştan içe meşrulaştırma mekanizmalarının uygulayıcısı bir yapıya sokmaktadır.

Maalesef Ankara'daki büyükelçilikler şu anda Türkiye Cumhuriyeti devletinin diğer kurumları ile entegre hale gelmiş bir şekilde çalışan resmi kurumlar haline gelmişlerdir ve dünyada başkentindeki büyükelçilikler ile bu kadar entegre ve içiçe çalışan bir devlet mekanizması bulmak çok zordur.

En son olarak Kuzey Irak konusunda yaşananlar; Ankara'nın milletine karşı, küresel süreci Türkiye'nin milli çıkarları ile paralel kılan bir meşrulaştırma misyonundan öte bir misyon yüklenmekte zorlandığını gösteren çarpıcı bir örnektir.

Kerkük'te ve Musul'da Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin resmen beyan ettiği "kırmızı çizgileri" bir fanteziden ibaret kılan gelişmeler gözgöre göre yaşanırken; Kerkük ve Musul'da Türkiye'nin bir irtibat timi bulundurması isteği önce ABD Büyükelçiliği'nden gelmiştir. Türk medyasında "Kerkük - Musul ağlıyor" manşetlerinin çekilmesi, ABD büyükelçiliğinin bu isteği devletin resmi mekanizmaları aracılığı ile değil de, kişisel temasları aracılığı ile doğrudan tepe kadrolara ilettiği noktada gerçekleşmiştir.

Bu noktadan sonra yaşananlar; ABD'nin Türkiye'nin gerçekleştirebileceği bir hamleye ön alma operasyonundan başka bir şey değildir.

Bölgeye TSK'nın bölgeye helikopteri bile sokulmazken yollanan 15 kişilik irtibat timi ABD özel güçlerinin eşliğinde Musul ve Kerkük'e gidebilmiş ve bölgede incelemelerde bulunduğu söylenen bu tim aslında şehir içlerine bile sokulmamıştır. Bu timin yolladığı söylenen ve nedense içerikleri aynı gün medyaya sızdırılan raporlar ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kendi toplumuna yaptığı bir propagandadan ibaret kalmıştır : "Kerkük ve Musul'daki olaylar münferit olup sistematik bir düzensizliğe rastlanmamıştır". Bu şekilde "bürokratikleşen" Ankara kadroları, ilgili büyükelçiliklerle birlikte Türkiye'nin milli çıkarlarını küresel hegemonların planları ile uyumlu hale getirmişlerdir. Bütün bunlar Barzani ve Talabani aşiretleri Kerkük ve Musul'daki bütün idari yapıyı ellerine geçirirken yaşanmıştır.

Bu yaşananlar Kuzey Irak konusunda ABD ve Türkiye'nin ilgili çevrelerinin ortak bir operasyonudur ve hedefi Kuzey Irak'taki Kürtler değil, Anadolu coğrafyasındaki Türkler ve devlet kurumlarındaki alt kadroların gazının alınmasıdır.

3) Türkiye'nin milli çıkarlarını, küresel hegemonların planları ile uyumlu hale getirme süreci devlet testisini çatlatmış ve bu Türkiye'de bir derin siyaset/kamuoyu oluşma sürecini hızlandırmıştır. (Şükrü Elekdağ gibi bir ismin bile Radikal'e verdiği mülakatta "Bütün dış politikamımızı ABD'ye göre mi uygulayacağız. Bağımsızlıktan vaz mı geçtik?" şeklinde bir söylem kullanması Türkiye'de devlet testisindeki çatlağın derinliğini göstermektedir)

SESAR olarak Türkiye'deki gelişmeleri merkezin dışından izleme lüksüne sahip olan iki isim; Süleyman Demirel ve Deniz Baykal ile yaptığımız röportajlar; farklı eksenlerde yeralan bu iki liderin Türkiye'de iyice somutlaşmaya başlayan bu derin siyaset/kamuoyunu çok iyi okuduklarını göstermiştir. Keza Ağar ve Cem Uzan'ın açtıkları yelkenler ile ; Vural Savaş gibi isimlerin bile Türkiye'deki İslami çevrelerle kurdukları bağlar Anadolu coğrafyasında devlet testisinden sızanların şimdiden belli kanallara doğru akmaya başladığını göstermektedir.

Bu tür oluşumların anlamlı bir yapıya kavuşup kavuşmayacağı belli olmasa da; en azından Türkiye'nin önüne konulan tabldot menüye karşı belli direnç noktaları bu tablo içinden çıkacaktır.

Sermayesi, bürokrasisi ve kamuoyu iyice ayrışmaya başlayan ve ayrışan tarafların da konumlarını güçlendirmek için kemikleştiği bir ortamda Türkiye hızla bir yol ayrımına yol almaktadır. Tarafların, önümüzdeki sürece cephelerini derinleştirerek ve birbirlerine karşı dosya biriktirmeye başlayarak hazırlandıkları görülmektedir.

Bugüne kadar "Atlantik güvenlik konsepti" içinde yeralan Türkiye'de bu cephenin ciddi bir kadrolaşması olmuştur ve Türkiye'nin silahlanma politikasından siyasi yapısına kadar bir çok altyapı bu kadroların aktif gözetimi , denetimi, yönetimi ve müdahalesi altında şekillenmiştir.

"Atlantik güvenlik konsepti"'nin dünyadaki kurucularının şimdi ortaya attığı yeni küresel güvenlik konsepti, Türkiye'nin çevresindeki coğrafyalarda ciddi çalkalanmaları beraberinde getirecek ve Türkiye'nin savunmasını hegemon güçlerin güvenlik politikaları ile entegre kılma gerekliliğini ortaya koyacaktır (silah sistemlerinin entegrasyonundan, eğitim doktrinlerinin uyumlulaştırılmasına, ordular arası eğitim anlaşmalarına kadar çok kapsamlı bir tablo ile karşı karşıyayız) .

Ayrıca ortaya konulan "yeni düşman konsepti", Türkiye'nin toplumsal dokusunu kökünden etkilediği gibi; ABD'nin bu yeni düşman konseptine karşı satranç tahtasında oynatmaya başlattığı taşların "etnik ve mezhep kökenli" olması Türkiye için ayrı bir çıkmazı ifade etmektedir.

Yazımızın en başındaki iddiamıza geri dönersek;

Türkiye; yıllardır "Atlantik güvenlik konseptinin" bu ülkede uygulayıcısı konumunda bulunan egemen kadroların milli çıkarları hegemon güçlerin dümen suyuna sokan aynı çizgide devam ettiği takdirde; devletin üst kadroları ile bürokrasinin alt kadroları ve en önemlisi kamuoyu arasındaki uçurum derinleşecek; bu dış güçlerin manipülasyonuna açık ciddi bir toplumsal çalkalanmayı beraberinde getirecektir. Bugün ülkemizde yabancı istihbarat servislerinden, yabancı askeri güçlerin konuşlandığı ve konuşlanmak istediği noktalara baktığınızda; hepsinin etknik ve mezhep fay hatları boyunca yerleşmis olması bu tür bir gelişmenin ön hazırlığından başka bir şey değildir.

Türkiye; devlet testisindeki çatlağın büyümesini önlediği ve kendi özgün milli güvenlik konseptini, hegemon güçlerden bağımsız olarak belirlediği noktada ise; hem uluslararası ve ulusötesi güçlerin Türkiye'nin merkezinde bulunduğu coğrafya ile ilgili harekete geçirdiği makro sürece çok ciddi bir çomak sokacak; hem de bu güçlerin Türkiye'de yıllardır yerleşmiş ekonomik, siyasi, bürokratik ve toplumsal altyapılarının hareket alanını ciddi anlamda boğacaktır.

Hegemon güçleri Türkiye'ye karşı harekete geçirecek olan da; içerdeki altyapılarının işlevsiz hale gelmesi ve Türkiye üzerindeki denetimlerini kaybetmeleri olacaktır ki; bu Türkiye'nin içerideki adamları aracılığı ile istenilen çizgide tutulması ihtimalinin yokolması demektir.

Türkiye işte bu noktada; ABD-İngiltere'nin görüntüsü altında hareket eden hegemon güçlerle karşı karşıya gelecektir. Bu karşılaşma basit bir "kredi verdi-vermedi", "Kuzey Irak'a soktu, sokmadı" denkleminden daha temel ve ciddi bir karşılaşma olmak durumundadır.

Yukarıdaki tablo; Türkiye'nin çok ciddi bir iç muhasebe yaşayıp; bütün kesimleri ve kurumları ile kendisine özgü yeni bir çizgi belirlemesi gerektiğini açıkca ortaya koymaktadır.

Fakat bir yandan "ABD Balkanlarda Romanya ve Bulgaristan'ı güçlendirerek Türkiye'nin stratejik önemini azaltmaya çalışıyor" tespitini yapacak kadar makro düzeyde okuma yapabilenlerin; diğer yandan AWACS uçaklarının alımının Türkiye'nin savunması için şart olduğunu savunacak kadar mikro körlük noktalarına sahip olması Türkiye'deki devlet kadrolarının Türkiye'nin milli çıkarlarını oluşturmada ciddi handikaplarla karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

Bir yandan ABD'nin komşu bir ülkeye yönelik başlatacağı işgale alet olmayı; Türkiye'deki demokratik mekanizmaları da güçlendirecek bir yöntemle engelleyecek dirayete sahip olanların, diğer yandan Türkiye'nin bölgedeki harekat alanını genişletecek Suriye gezisini; ABD'nin Genelkurmay ve Dışişleri aracılığı ile ilettiği telkinlerle iptal edecek kadar dirençsiz olmaları; Türkiye'deki siyasi kadroların küresel güçlerin bürokratı haline ne kadar kolay dönüşebileceğini göstermektedir.

Türkiye "ya iç savaş, ya ABD ile savaş" ikileminden ancak kendine özgü bir stratejik tarafsızlık politikası geliştirerek kurtulabilir.

Bu politika; dünya üzerinde yeni bir düzene soyunanlara karşı Türkiye'nin çok aktif ve çok yönlü denge mekanizmalarını devreye sokması kadar; yeni dünya düzeninin ana manivelaları haline gelecek olan etnisite ve mezhep taşlarının kendi içindeki yansımalarını sıfırlayacak iç uzlaşı platformlarını inşa etmesi ile mümkündür.

 

 

 


 

SÖZEL GÖSTERGELER
 
Gösterge
Gösterdiği
   
Erdoğan'ın Ankara'da AKP'li belediye başkanları ile yaptığı toplantı sırasında yolsuzluklarla ilgili ne yapılacağı sorusuna "geçmiş defterleri karıştırmayın" yanıtını vermesi ve TBMM'deki yolsuzlukları araştırma komisyonunun yolsuzluk araştırmasını; bütün kamu kurumlarından "elinizde yolsuzluklara dair ne belge varsa bize yollayın" şeklinde bir yazı ile belge isteyerek sulandıracağına dair ciddi sinyaller vermesi Tayyip Erdoğan'ın "yolsuzluk" konusunu bir siyasi müzakere aracı olarak gördüğünü
Polonya'nın 200 askerle Irak masasında yeralması ve bunun Türk basınında "adamlar 200 askerle masaya oturdu" şeklinde yorumlanması Türk basınını yönlendiren kalemlerin Polonya - Almanya ekseninde yaşanan gerilimden ve Polonya ile derin ABD (CIA) arasında yıllardır varolan derin ilişkiden (Walesa olarak okuyun) bihaber olduğunu ve Polonya'nın yolladığı 200 askerin zaten o masaya Polonya'yı Almanya'ya karşı bir koz olarak oturtmak ve Almanya'nın yanında kendi adamını güçlendirmek isteyen ABD açısından sadece göstermelik bir hareket olduğunu; Polonya'nın bir asker yollasa bile o masada yeralacağını
Yıllık 12.4 milyar Kwh'lık Intergen-Enka ortaklığının devreye girmesinden sonra İskenderun Sugözü'nde Steag-Gama ortaklığı ile kurulan 9.1 milyar kilowaatsaatlik ithal kömür santralinin devreye girmesi ve OYAK'ın bu santrale ortak olması Türkiye'de enerji oligarşisi yaratma dinamiklerine OYAK'ın da dahil olduğu
  • Türkiye'nin borcun ayrıntılarının kamuoyu ile paylaşılmaya başlanması ve aylardır Türkiye'nin toplam borcu üzerinden "çeviremezsek yandık" psikolojisine sokulan kamuoyuna yavaş yavaş bu borcun sadece 48.4 milyar dolarının iç piyasaya (yani değişken faizlerden etkilenen kısım) olduğu, diğerlerinin kolay döndürülür dış borçlar ve kamunun kamuya borcundan ibaret olduğunun lanse edilmeye başlanması

  • IMF'nin uygulanan stand-by programının süresinin 2004'ten 2008'e uzatmasını istemesi
Türkiye'ye daha fazla borç verilmesi için zemin hazırlanıldığını
Rahmi Koç ve babasından görevi devralan Mustafa Koç'un medyaya hükümete destek çıkan ve ekonomik görüntünün iyiye gittiğini vurgulayan demeçler vermesi TEKEL'in satışı yakınlaştıkça BAT firması aracılığı ile TEKEL'e talip olan ve sigara pazarında %26 pazar payına sahip olan Sabancı'yı dengelemek isteyen Koç'un "akıllı" davrandığını
  • Erdoğan'ın THY uçağını Erbakan uçakta diye kaçırıp, ATA uçağı ile İstanbul'a gittiği yolunda haberlerin spekülatif bir şekilde gazete manşetlerine taşınması

  • Erbakan'ın yeğeni Sabri Erbakan'ın Devlet Karayolları'nın başında olması
Medyada Erdoğan ile Erbakan arasında yaratılmak istenen ayrılık rüzgarlarının aslında gerçek olmadığını ve karşılıklı çıkarlarının çatışma değil uzlaşma da olduğunu görecek kadar pragmatist olan bu iki ismin aralarının, medya aracılığı ile yapay bir şekilde açılmaya çalışılacak kadar aslında iyi olduğunu
Medyada Emin Çölaşan gibi isimlerin bile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özkök'e yönelik eleştiri yazılarının yazması ardından, Washington Post'ta Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde ciddi görüş ayrılıkları belirdiğine dair bir ayrıntılı analiz yayınlanması ve İsmet Berkan'ın bu Washington Post makalesini ele alır bir havada aynı konuya değinmesi Duman çıkıyorsa ya ateşe, ya da ateşi yelleyene bakılması gerektiğini
Erzurum'da konuşan ASAM Başkanı Ümit Özdağ'ın : "Türkmen Mukavemet Teşkilatı'nın ismi bundan sonra daha çok duyulacak.. son iki gün içindeki gelişmelerle Türkiye küçük düştü. Bölgenin süpergücü olan Türkiye bir şey yapmadı" demesi Kuzey Irak'ın Türkiye için yeni bir Kıbrıs sorununa dönüşme ihtimalini
  • Hükümetin yurtdışındaki gurbetçinin paralarını çekmek için harekete geçmesi ve TBMM'de oluşturulan bir komisyonun haftasonları bakanları gurbetçilerle görüşmek üzere
    Almanya'ya göndermeye karar vermesi.

  • Almanya'nın Ziraat ve Halk Bankası'nda hesabı olan gurbetçilere yönelik geçen seneden beri başlattığı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşlarının hakkını korumadığı vergi kaçakçılığı davasının hemen ertesinde, Almanya'da Deutsche Bank aracılığı ile İslami Bankacılık uygulamasının, başlatılması
Almanya'nın Türkiye'ye dışardan giren gurbetçi fonları aracılığı ile yapılan operasyonların akışını daha sıkı kontrol etme isteğini
Bursa'nın Gemlik ilçesinde AK Parti milletvekilleri ve Bursa Valisi Oğuz Kağan Köksal'ın da katıldığı katlı otopark ve alışveriş merkezi temel atma töreninin Ülkü Ocakları İlçe Başkanlığına bağlı bir grup tarafından basılarak, "Kasımpaşalı Erdoğan'ı Türk gibi delikanlı olmaya çağırıyoruz" şeklinde sloganlar atılması. Ülkü ocaklarını yeniden harekete geçirecek düğmeye birilerinin bastığını ve nedense "ülkücü" hareketin o bilinen tarihi misyonu çerçevesinde ABD'ye yönelik değil iç dinamiklerle bağlantılı olarak kullanılacağını
  • MİT Müsteşarı'nın Tayyip Erdoğan'ı AK Parti'de 15 dakika ziyareti ve açıklama yapmadan
    çıkması.

  • ABD'de ikamet edip, dosya açıklamakla meşgul Eymür'ün Türkiye'ye geri dönmesi
MİT bünyesinde bir ekolün defterlerinin kapatıldığının, Atasagun'a hizmetlerinden dolayı teşekkür edildiğinin ve MİT'in başına yeni geçecek isim konusunda az çok bir uzlaşma sağlandığını
Hürriyet'in Rasmussen ile ilgili kaseti manşete çekerek AB ile karşıt cephede yeralması. Devlet içindeki derin bürokrasinin yaratılacak yeni "neo-milliyetçi" cephe çerçevesinde Hürriyet'in çizgisinde balans ayarı yapmaya başladığının
Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün : "Avrupa'da harp etmediğimiz ülke yoktur. Hiç harp etmediğimiz ülke Amerika'dır, askeri bakımdan en iyi anlaştığımız ülkedir, ekonomik bakımdan anlaştığımız ülkedir ve iki krizde Arjantin haline gelmememizde ABD'nin varlığını inkar edemeyiz. Bu kadar ileri gitmiş bir stratejik ortaklık, her ortaklıkta görülecek bulutlu havaları aşacak devam edecektir." demesi Vecdi Gönül'ün ABD ile ilişkileri Türkiye'de Savunma Bakanlığı koltuğunda oturmak isteyen her şahsın sorumluluğu ve çerçevesinde okumayı iyi bildiğini
  • ABD'nin Kuzey Irak'taki bütün operasyonlarını bölgedeki Talabani ve Barzani kuvvetleri ile beraber yürüttüğü bir ortamda, zamanında bu çeteleri eğitmekten, Türkiye Cumhuriyeti'nin verdiği kırmızı pasaportla seyahat eden bu isimlerle aynı masaya oturmaya kadar bir çok faaliyette bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Genelkurmay Başkanı Özkök'ün, "Bizim muhatabamız aşiretler değil" demesi

  • Dışişleri Bakanı Gül'ün Suriye gezisini, Genelkurmay ve Dışişleri'nden gelen telefon ile ertelemesi
Türkiye'nin bölgedeki bütün faaliyetlerini ABD filtresinden geçirerek yapmayı kabul ettiğini, kurumların resmi çizgilerinin derinleştirilmesi için gerekli zeminin hazırlandığını ve bölgedeki insiyatifin tamamen kaybedildiğinin
Başbakanlıktan yayınlanan bir kararname ile; tehlikeli bir durumda Başbakan ve bakanların MGK Genel Sekreterliği Harekat merkezinde toplanacağının belirlendiğinin duyurulması Türkiye'nin savaş anında kilit komuta ve yönetim kademesinin nerede toplanacağını açıkça ilan eden bir devlet olarak tarihe geçtiğini
  • Dicle Üniversitesi'nde görevli öğretim elemanları ve araştırma görevlilerinin Dİyarbakır'da Fransız kültürünü yaymak amacıyla "Clup Francophon"'u kurması.

  • Bugüne dek caz dinletileri düzenlenen İsveç Enstitüsü'nde "Uluslararası Çingene Sempozyumu"'nun gerçekleştirilmesi.
Yabancı istihbarat servislerinin Türkiye'nin etnik altyapısına yönelik kendilerine yeni operasyon alanı açtıklarını
  • Edip Başer'in MUSİAD'daki bir toplantıya katılarak konuşma yapması

  • Edip Başer'in Savunma Sanayii Müsteşarlığı'na
    getirileceği yönünde söylentilerin artması

  • Vakit gazetesinin son günlerde sürekli olarak Türk Savunma Sanayii'nin derinliklerine dair haberleri ana sayfadan duyurması
Türkiye'de Savunma Sanayii'ndeki üretim - tedarik ilişkilerine yönelik ciddi bir yeniden yapılanmanın gündeme geldiğini ve bugüne kadar Türkiye'yi belli çevrelere ve ülkelere muhtaç- bağımlı kılan yapıyı değiştirmeye yönelik adımlar atılması için ön hazırlıkların yapıldığını
ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile bağlantılı Halliburton şirketi'nin Batman Kozluk'ta açtığı kuyuda günlük beşbin varil petrol üretim kapasitesine ulaşılması ABD'nin Güneydoğu'da planladığı konuşlanmada Batman'ın öneminin daha da bir arttığı ve Güneydoğu'da ABD'nin etnik / dinsel operasyonları açısından yakından izlenmesi gereken noktalar arasına Batman'ın da katıldığını
  • Halil Bezmen'in yurda döndükten sonra yeniden kıymete binmesi ve gazetelerde tam sayfa röportajlarının yayınlanması

  • Halil Bezmen'in sözkonusu röportajlarda, bu röportajı karısının yanında gerçekleştirdiği halde, durup dururken ABD'de Asya kökenli bir sevgilisinin olduğunu vurgulaması
Türkiye'de yurtiçi - yurtdışı para trafiğinin ve buna yönelik organizasyonların artacağını
Bir seri katil olan Durmuş Anucin'in durup dururken Hablemitoğlu cinayetini üstlenmesi ve DGM Savcısı Cengiz Köksal'ın Anucin'in ifadesi doğrultusunda İzmir'de dört kişinin ifadesini alması Birilerinin Hablemitoğlu cinayeti soruşturmasının gidişatı konusunda ayrıntılı bilgiye ihtiyacı olduğunu ve tıkandıkları noktada DGM Savcısı Köksal'ın önüne, soruşturma ile ilgili yem atıldığını; Anucin'in bu cinayet ile bir ilgisinin olmadığını
Şükrü Elekdağ gibi bir ismin bile Radikal'e verdiği röportajda, Abdullah Gül'ün Suriye gezisini iptal etmesi ile ilgili, "Bütün dış politikamızı ABD'ye göre mi uygulayacağız. Artık tam anlamıyla bağımsızlıktan vaz mı geçtik... Stratejik ortaklığın içi zannettiğimiz gibi dolu değil" şeklinde konuşması Türkiye'nin dış politikasında dışa bağımlılığının tahammül sınırlarının ötesinde bir hal aldığının
   

 

NEO - MİLLİYETÇİLİK / NEO -KÜRTÇÜLÜK KARŞILAŞMASINDA
"MUSTAFA KEMAL ATATÜRK"
İMGESİ

Geçenlerde Abdülmelik Fırat kendisi ile yapılan bir röportajda aynen şöyle dedi :

"Amasya Tamimi'nde Mustafa Kemal'in "Bu mücadele Kürt Türk mücadelesidir" sözü var. Öcalan Şam'dan daha güçlü, İmralı'da devletin gadyosuyla beraber bir adada toplanıyor. İngilizler Şeyh Sait'i değil Mustafa Kemal'i desteklemiştir. Mustafa Kemal paşa ve arkadaşları Musul'un üzerine gitmemişlerdir"

Hemen ardından YeniÇağ gazetesinden Aslan Bulut bir köşeyazısında aynen şu cümleyi geçirdi :

"sanki PKK denilen örgüt, muhtemel Kürt ayaklanmasını kontrol altına almak bahanesiyle CIA güdümlü Türk yetkililerin kontrolünde Ankara'da kurulmamış gibi"

Bu iki cümle hiç te önemli olmayabilir ve belli derinliklerde yapılan ve bilinen analiz ve iddiaların marjinal yayınlar aracılığı ile dışa vurulması olarak not alınabilinirdi...

Abdülmelik Fırat'ın bu sözleri; Derya Sazak'ın Milliyet'te tam sayfa yayınlanan röportajında yeralmasa...

ve YeniÇağ'dan Aslan Bulut'un devletin hangi kademeleri ile bilgi kanalları olduğunu bilmesek.

Ve en önemlisi bu sözler; Türkiye'de Kürt hareketinin Leyla Zana'nın yeniden yargılanma süreci ile birlikte yeniden sahneye sürülmeye hazırlanıldığı; HADEP - DEHAP tabanının "barış mitingleri" aracılığı ile şehirlerdeki eylem gücünü yeniden ortaya koyduğu; Barzani ve Talabani aşiretlerinin "Türkiye Musul - Kerkük'Ü gündemde tutarsa biz de Diyarbakır'ı gündeme getiririz" diyecek kadar fütursuzlaştığı; Ağar gibi isimlerin Türk milliyetçiliği ile Kürt etnisitesini entegre edecek açılımlar denediği ve "ülkücü" hareketin Kürt milliyetçiliğine karşı harekete geçmesi için yeniden düğmeye basıldığı bir ortamda söylenmiştir.

Türkiye'de "Mustafa Kemal" imgesini bu tarz bir platformda, hem de "İngiliz'lerin yardım ettiği Kemal" düzleminde, bir cümlelik de olsa gündeme taşımak her babayiğidin harcı değildir. Hele , "Komunizm gelecekse, onu da biz getiririz" diyen devlet "büyüklerinin" bulunduğu bir ülkede.

Keza bugüne kadar ancak bazı kitaplarda satıraralarında geçen PKK'ya dair çok hassas bir tespitin (ki Uğur Mumcu'nun üzerinde oturduğu bombanın bu olma ihtimali çok yüksektir); belli kanallarla iletişimi olan bir isim aracılığı ile bir satırlık da olsa dışa vurulması yine pek hayra alamet olarak algılanmaması gerekir.

Tarihi okuyanlar, Mustafa Kemal Atatürk'e "İngiliz Kemal" yaftasını yapıştıranların İttihatçılar olduğunu bilirler. Mustafa Kemal Atatürk'ün günün şartları altında belli ve çoğu zaman zorunlu bir pragmatism sergilemesinin, İngiltere'nin çıkarları ile örtüşen noktalarının bulunması; beraber yola çıktığı İttihatçıları belli bir noktada devredışı bırakan Atatürk'e yönelik el altından yürütülen bir kampanyaya dönüştürülmüştür. Fakat bu iddia / kampanya yıllarca radikal "İslamcıların" kapalı ortamlarda dillerine pelesenk ettikleri ucuz bir karşı propaganda olmaktan öteye gidememiştir.

PKK'nın kuruluşunun temelinde, CIA ile bağlantılı çalışan derin kadroların Türkiye'nin Güneydoğusunda bir "karanlık bölge" yaratarak, Türkiye'deki Kürt hareketini "kontrol" etmek, bölgeyi bir etnik laboratuvara çevirmek ve yaratılan karanlık bölge aracılığı ile belli operasyonları finanse etmek gayreti olduğu iddiası da keza Türkiye'deki devlet matruşkalarının karanlıklarında bir yerde durmaktadır.

SESAR; bu iki hassas iddianın mevcut ortamda bir satır üzerinden de olsa başgöstermesinin; Türkiye'deki kadrolar arasında restleşme dozunun gittikçe artabileceği ve en önemlisi Türkiye'de "neo-Kürtçülük" ve "neo-milliyetçilik" akımlarının "Mustafa Kemal Atatürk" imgesi üzerinden birbirine oynanacağı yolunda önemli göstergeler olarak algılamaktadır.

Bu ülkenin en popüler ve en fazla suistimal edilen imgesi olan "Mustafa Kemal Atatürk" imgesi; Atatürk'ün kişiliğinden ve tarihsel misyonundan çok farklı bir düzleme taşınmak üzeredir.

Tarihin garip bir cilvesi olarak; Mustafa Kemal Atatürk, bir yandan Türkiye'deki yeni Kürtçülük hareketinin çıkış noktalarından birine yerleştirilirken, diğer yandan Türkiye'nin mevcut düğümünden çıkışının ancak İttihatçılık geleneği üzerinden mümkün olacağına inanan çevreler ile Türkiye'nin geleceğini emperyal güçlerle pragmatik ilişkiler kurulmasında yattığına inanan çevreler Türkiye'nin en hassas noktalarını kaşımaya başlayacaktır. Bu cephelere bir de Türkiye'nin geleceğinin bağımsız ve milli bir çizgide durularak kurulabileceğine inanan kadroları eklemek lazım.

Önümüzdeki süreç Türk kamuoyunun bugüne kadar pek alışık olmadığı tartışma platformlarının kurulduğu; Türkiye gibi çarpık kavramlar deryasının bile ender gördüğü tarzda bir kavramsal kakafoninin yaşanacağı günleri işaret etmektedir.

SESAR; Türkiye'de "neo-milliyetçilik" ve "neo-Kürtçülük" olarak iki akımın olgunlaşması için düğmeye basıldığını ve bu iki akım ister çarpışırken, ister uzlaşırken arada kalacak olanın bugüne kadar Türk kamuoyunun bilinçaltındaki kutsal alanlar ve Türkiye'nin ulus devlet yapısı olacağını düşünmektedir.


İRAN ile ABD MÜTTEFİKLİĞE DOĞRU

Son günlerde SESAR olarak arkasına ismimizi koyduğumuz bir çok analiz ve bilginin doğru çıkması bizi kurum olarak ne kadar sevindirse de, Türkiye'nin çevresindeki çemberin daraldığını görmek bir o kadar da kaygılandırıyor.

En son yayınladığımız savaş raporunda, sadece Saddam'ın Bağdat'taki Rus Büyükelçiliği'nde bulunduğu yolundaki istihbaratımızın arkasında durmakla kalmamış ama aynı zamanda Irak bir iç savaşa doğru sürüklenirken, İran'ın da ABD ile bir müttefikliğe doğru gittiğinin altını çizmiştik.

Bush'un "şer ekseni" ilan ettiği bir ülkenin ABD ile müttefikliğe doğru yol aldığı yolundaki tespitimize bazıları burun kıvırdı ta ki, Rafsancani'nin ajanslara ; "ABD ile ilişkilerimizi yeniden başlatma konusunu halk oylamasına sunabiliriz" şeklinde sözleri düşene kadar. Keza, Mart ayı başında Londra'da gerçekleşen bir toplantı ile İran'ın, İsrail, ABD ve İngiltere ile bölgedeki işbölümü konusunda anlaştığını da yine SESAR duyurmuştu kamuoyuna.

SESAR olarak vurgulamak isteriz ki; mevcut süreçte Rusya ile birlikte en fazla ikili oynayan taraf İran'dır ve sanılanın aksine ABD'nin Ortadoğu'daki operasyonunun en önemli işbirlikçilerinden biri İran olup, bunun en büyük kanıtı, Irak'taki Şii dinamikleridir.

Bağdat'ın düşmesinden sonra Irak coğrafyasındaki en çalkantılı anlar Şii nüfus ile ilgili yaşanmaktadır. Son günlerdeki olaylara bir gözattığımızda :

  • Necef'te Londra'dan dönen Batı yanlısı Şii lider Abdülmecid El-Hoyi', bulunduğu camiden çıkarılan kalabalık tarafından linç edildi.

  • İran'da Irak büyükelçiliğini basan Bekir El-Hekim liderliğindeki Şiiler (IİDYK), "Saddam'a ölüm, ABD'ye ölüm. Yabancı hakimiyetine hayır" şeklinde slogan attı.

  • Iğdırlı Şii'lerin Abdülmecid El-Hoyi'nin öldürülmesinin ardından 3 günlük yas ilan ettiler ve olayları Kerbela'da Yezid ve adamlarının Hz. Hüseyin ve yakınlarına yaptıkları zulme benzettiler.

  • Irak'ın Necef kentinde Muktada Sadr'a bağlı silahlı kişiler Şii lideri Ayetullah Sistani'nin evini kuşatıp, bölgeyi terk etmesi için 48 saat süre verdi. Saddam tarafından öldürülen Şii ruhani lider Muhammed Sadık Sadr'ın oğlu olan ve El-Hoyi'nin de öldürülmesinden sorumlu tutulan Muktada Sadr Hoyi'nin öldürülmesinden de sorumlu Muktada, Sistani'ye İran doğumlu olduğu için karşı.

  • İran merkezli Şii grup IİDYK'nin lideri Bekir El-Hekim ABD'li generalin önderliğinde Nasırıiye'de gerçekleşecek muhalafet toplantısına katılmayacağını açıkladıktan sonra; yeğeni Irak halkının çıkarına olduğuna kanaat getirirlerse bu toplantıya katılabileceklerini açıkladı.

  • İran, Necef'te El-Hoyi'nin öldürülmesini kınadı ve tarafları itidale davet etti.


    Yukarıdaki tablo Irak'ta ABD'nin İran'a ciddi anlamda ihtiyacı olduğunu gösterir tablodur ve ABD bunu çok önceden gördüğünden İran ile gerekli istişare mekanizmaları kurulmuştur. Keza; SESAR olarak sürekli vurguladığımız üzere, ABD'nin İslam üzerinde Şii ve Sünni'leri ayrıştırmaya yönelik bir makro operasyonu sözkonusu olup , bu operasyon için İran'la işbirliği yapması kaçınılmazdır.

    İran'ın Türkiye'ye gelerek bölgesel politikalara yönelik istişare mekanizmaları kurmaya çalışması, ABD ile aralarında ara sıra yaşanan sert demeç alışverişi tamamen arka planda kurulan işbirliğini hem kendi kamuoyları, hem de dünya kamuoyları önünde perdelemeye yönelik bir girişimdir.

    ABD'nin Irak operasyonu ile birlikte İran ve ABD aralarında ilk defa ciddi ve sürekli bir işbirliği mekanizması kurmuştur. Bu mekanizma; İran ve ABD'nin ileride hem Türkiye, hem Rusya üzerinde ortaklaşa gerçekleştirebilecekleri operasyonlar da kullanabilecekleri bir mekanizma olup; Türkiye'nin ABD-İran ilişkilerine bu noktadan sonra çok daha derinlikli etüd etmesi şarttır.

 


KUDÜS'ÜN İNTİKAMI ALINIYOR

Umr Kasr ve Basra'da başlayan direniş, ABD ordusu Bağdat eteklerine yaklaştığında yerini boşaltılan ve El Sahaf'tan ibaret kalan bir savunma hattına bırakınca, bütün dünya şaşkın gözlerle direnmeden düşen Bağdat'ı seyretti. Milyonluk şehir Bağdat'ın Fırdevs meydanında topu topu 200 kişi Saddam'ın heykelini postmodern bir görüntü şöleni içinde yıkarken, gölgesinden ve çocuklardan bile ürken ABD askeri tanklarının üstünde ve yüksek binaların ortasında pervasızca izliyordu olan biteni. Hiçbirinde bu kadar kritik bir anda ve Bağdat'ın ortasında olmanın getireceği bir tedirginlik sözkonusu değildi. Sanki birileri onlara; merak etmeyin bir şey olmayacak demişti.

Bu süreçte perde gongunu Irak'ın BM'deki temsilcisi El Duri çaldı : "Oyun bitti".

Bağdat'ın düşmesi ile birlikte yayınladığımız "flaş" savaş raporlarında; Türk ve dünya kamuoyuna Saddam Hüseyin'in Rusya Büyükelçiliği'nde bulunduğunu, kendisi üzerinden ABD ile Rusya arasında sıkı bir pazarlık yürütüldüğünü duyurduk. Kulaklara inanılmaz gibi gelen bu istihbaratı biz bölgedeki güvenilir kaynaklarımızdan alırken; peşisıra şu analizimizin altını çiziyorduk : "ABD ve İngiltere'nin Irak'ı yönetmek için Saddam ve Baas altyapısına ihtiyacı var ve bu yüzden ABD-İngiltere Saddam ile teması yoğunlaştırdı".

"Oyun" neydi; ne değildi bunu oyunu oynatanlar kadar kimse bilemez fakat Bağdat'ın düşmesinden sonra dünya kamuoyu ABD tarafından bilinçli olarak boş bırakılan ve dolayısı ile bilinçli olarak yağmalatılan bir Bağdat ve Irak izledi. SESAR olarak, yaşanan sahnelerin ABD'nin yetersizliğinden değil, bu oyunu dizayn edenlerin senaryoları çerçevesinde yaşanan bir süreç olduğunu düşünüyoruz.

Savaşın başından beri ABD-İngiltere'nin öncülüğünde başlatılan Ortadoğu operasyonunun iki düzlemde analiz edilmesi gerektiğini. Bunlardan birinin ulusal, diğerinin de ulusötesi güçlere dair düzlemler olduğunu ve bu ulusötesi güçlerin mevcut oyunun "dinsel" temellere oturttuğunu vurgulamıştık.

Keza Bağdat'ta yaşananlar, eski Ahit'te sözü edilen "Kudüs'ün yağmasının intikamıydı". Babil imparatorluğunun mirasının arkeoloji müzesinden çalınmasından tutun da, sokaklardaki görüntülere ve Irak'ın resmi kütüphanesinin gözgöre kül olmasına kadar bir çok enstantane; yüzyıllar önce Nebukadnezar'ın bir vergi sorunu bahanesi ile Kudüs'te Yahudilere yaşattıklarının negatif izdüşümüydü sanki.

Ulusal düzlemde bakıldığında, dünyada meşruiyete herzamankinden daha fazla ihtiyacı olan ABD'nin böyle bir yağmaya engel olmaması ne kadar mantıksızsa; ulusötesi güçler açısından bu yağmanın gerçekleştirilerek karşı cephedeki ulusötesi güçlere gerekli mesajların verilmesi o kadar önemliydi.