|
Öncelikle SESAR olarak iddiamızı ortaya koyalım;
Türkiye'de önümüzdeki 10 yıllık süreçte iki ana
olasılık arasında tercih yapmak durumundadır :
1) İç savaş / karışıklık
2) ABD ile hesaplaşma
Türkiye; milli çıkarlarını ABD'ninkilerle paralelleştirerek
varolma kıskacından kurtulamadığı takdirde kendi içindeki
ayrışmayı önleyemeyecek; bu kıskaçtan kurtulmak için
gerçekleştireceği köklü manevralar ise Türkiye'yi ABD
ile ciddi bir hesaplaşmaya doğru yöneltecektir. Türkiye'yi
"yukarı tükürse bıyık, aşağı tükürse sakal"
konumunda tutarak sürekli yönlendirilebilir ve yönetilebilir
konumda tutanların oyununu bozmanın yolu ise mevcuttur.
Türkiye'nin mevcut "ikircikli" dinamiklerini
uzun süre devam ettirmesi mümkün değildir ve 1950'lerden
bu yana kurulagelen yapılar, doktrin ve işbirliklerinin
ciddi anlamda sorgulanması gerçekleşmediği takdirde
bu dikiş bir yerinden mutlaka çatlayacaktır.
Kült filmlerin yönetmeni Quentin Tarantino'nun filmlerindeki
klasik sahnedir; bir üçgen içerisinde birbirine aynı
anda silah çekmiş üç adam. Aynı anda bir gerilim ve
denge unsurudur ve aynı anda birbirine silah çekmiş
iki adama göre çok daha fazla dinamik ve güvence içerir
kendi içinde. Bu dengenin ve gerilimin koptuğu noktada
ise genellikle üç adamın üçü de ölür.
Türkiye'de şu anda sermaye, bürokrasi ve derin siyaset/kamuoyu;
Quentin Tarantino filmlerindeki sahne misali birbirlerine
silah çekmiş bir vaziyette müzakere etmektedir.
Önce önümüzdeki tabloya bir bakalım :
1) TUSİAD'da yaşanan çatlağın ve eski dönem oligopollerin
Nakkaştepe'de ABD Büyükelçisinin nezdinde bir araya
gelmesinden ardından; sözkonusu oligopoller yeni kral
Mustafa Koç'un ağzından hükümete destek mesajı vermişlerdir.
Bütün bunlar; sermaye tahtasına yeni çiviler olarak
çakılmaya başlanan yeni gruplara mevcut iktidar eli
ile ciddi rant alanlarının açılması ve Başbakan'ın eski
dönem yolsuzlukları ile "eski defterleri karıştırmayın"
mesajını vermesi ile eşzamanlı gerçekleşmektedir.
Bu makro tablonun ön planında OYAK'ın gerçekleştirdiği
yeni ortaklıklardan; Sanko'ya, Albayraklara kadar bir
çok "yeni" oyuncu; Koç Grubu'nun önümüzdeki
10 senelik süreçte tam da cirosunun çoğunu yurtdışından
elde edeceğini açıkladığı bir ortamda Anadolu coğrafyası
üzerindeki pastanın başına daha bir iştahla kurulmaktadır.
SEKA'da 1.7 milyon dönüm araziyi 1.1 milyon dolara kapatan
Albayraklar ile İskenderun'da Türkiye'nin bağımsız enerji
politikalarının tabutuna son çivilerden birini çakan
9.1 milyar kilowatsaatlik İskenderun Sugözü ithal kömür
santraline Oyak Grubu'nun büyük bir kararlılıkla ortak
olması hep aynı kulvarda okunmalıdır.
2) Ankara gittikçe "siyasi" bir yapıdan
"bürokratik" bir yapıya bürünmekte ve bu topraklar
üzerinde tarihi bir misyona sahip olan köklü kurumların
bile; Ankara'yı uluslararası makro planın bürokratı
konumuna getiren bu süreçten nasiplerini aldıkları görülmektedir.
Başbakanından Genelkurmay Başkanına geniş bir yelpazede
devletin tepesinde oturanların halkın önüne bir siyaset
vizyonundan çok; uluslararası güçlerin makro planları
ile Türkiye'nin çıkarlarını paralel kılmaya çalışan
söylemlerle çıkmaları Ankara'yı içten dışa projeksiyonlar
üreten değil; dıştan içe meşrulaştırma mekanizmalarının
uygulayıcısı bir yapıya sokmaktadır.
Maalesef Ankara'daki büyükelçilikler şu anda Türkiye
Cumhuriyeti devletinin diğer kurumları ile entegre hale
gelmiş bir şekilde çalışan resmi kurumlar haline gelmişlerdir
ve dünyada başkentindeki büyükelçilikler ile bu kadar
entegre ve içiçe çalışan bir devlet mekanizması bulmak
çok zordur.
En son olarak Kuzey Irak konusunda yaşananlar; Ankara'nın
milletine karşı, küresel süreci Türkiye'nin milli çıkarları
ile paralel kılan bir meşrulaştırma misyonundan öte
bir misyon yüklenmekte zorlandığını gösteren çarpıcı
bir örnektir.
Kerkük'te ve Musul'da Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin
resmen beyan ettiği "kırmızı çizgileri" bir
fanteziden ibaret kılan gelişmeler gözgöre göre yaşanırken;
Kerkük ve Musul'da Türkiye'nin bir irtibat timi bulundurması
isteği önce ABD Büyükelçiliği'nden gelmiştir. Türk
medyasında "Kerkük - Musul ağlıyor" manşetlerinin
çekilmesi, ABD büyükelçiliğinin bu isteği devletin resmi
mekanizmaları aracılığı ile değil de, kişisel temasları
aracılığı ile doğrudan tepe kadrolara ilettiği noktada
gerçekleşmiştir.
Bu noktadan sonra yaşananlar; ABD'nin Türkiye'nin gerçekleştirebileceği
bir hamleye ön alma operasyonundan başka bir şey değildir.
Bölgeye TSK'nın bölgeye helikopteri bile sokulmazken
yollanan 15 kişilik irtibat timi ABD özel güçlerinin
eşliğinde Musul ve Kerkük'e gidebilmiş ve bölgede
incelemelerde bulunduğu söylenen bu tim aslında şehir
içlerine bile sokulmamıştır. Bu timin yolladığı
söylenen ve nedense içerikleri aynı gün medyaya sızdırılan
raporlar ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kendi toplumuna
yaptığı bir propagandadan ibaret kalmıştır : "Kerkük
ve Musul'daki olaylar münferit olup sistematik bir düzensizliğe
rastlanmamıştır". Bu şekilde "bürokratikleşen"
Ankara kadroları, ilgili büyükelçiliklerle birlikte
Türkiye'nin milli çıkarlarını küresel hegemonların planları
ile uyumlu hale getirmişlerdir. Bütün bunlar Barzani
ve Talabani aşiretleri Kerkük ve Musul'daki bütün idari
yapıyı ellerine geçirirken yaşanmıştır.
Bu yaşananlar Kuzey Irak konusunda ABD ve Türkiye'nin
ilgili çevrelerinin ortak bir operasyonudur ve hedefi
Kuzey Irak'taki Kürtler değil, Anadolu coğrafyasındaki
Türkler ve devlet kurumlarındaki alt kadroların gazının
alınmasıdır.
3) Türkiye'nin milli çıkarlarını, küresel hegemonların
planları ile uyumlu hale getirme süreci devlet testisini
çatlatmış ve bu Türkiye'de bir derin siyaset/kamuoyu
oluşma sürecini hızlandırmıştır. (Şükrü Elekdağ gibi
bir ismin bile Radikal'e verdiği mülakatta "Bütün
dış politikamımızı ABD'ye göre mi uygulayacağız. Bağımsızlıktan
vaz mı geçtik?" şeklinde bir söylem kullanması
Türkiye'de devlet testisindeki çatlağın derinliğini
göstermektedir)
SESAR olarak Türkiye'deki gelişmeleri merkezin dışından
izleme lüksüne sahip olan iki isim; Süleyman Demirel
ve Deniz Baykal ile yaptığımız röportajlar; farklı eksenlerde
yeralan bu iki liderin Türkiye'de iyice somutlaşmaya
başlayan bu derin siyaset/kamuoyunu çok iyi okuduklarını
göstermiştir. Keza Ağar ve Cem Uzan'ın açtıkları yelkenler
ile ; Vural Savaş gibi isimlerin bile Türkiye'deki İslami
çevrelerle kurdukları bağlar Anadolu coğrafyasında devlet
testisinden sızanların şimdiden belli kanallara doğru
akmaya başladığını göstermektedir.
Bu tür oluşumların anlamlı bir yapıya kavuşup kavuşmayacağı
belli olmasa da; en azından Türkiye'nin önüne konulan
tabldot menüye karşı belli direnç noktaları bu tablo
içinden çıkacaktır.
Sermayesi, bürokrasisi ve kamuoyu iyice ayrışmaya başlayan
ve ayrışan tarafların da konumlarını güçlendirmek için
kemikleştiği bir ortamda Türkiye hızla bir yol ayrımına
yol almaktadır. Tarafların, önümüzdeki sürece cephelerini
derinleştirerek ve birbirlerine karşı dosya biriktirmeye
başlayarak hazırlandıkları görülmektedir.
Bugüne kadar "Atlantik güvenlik konsepti"
içinde yeralan Türkiye'de bu cephenin ciddi bir kadrolaşması
olmuştur ve Türkiye'nin silahlanma politikasından siyasi
yapısına kadar bir çok altyapı bu kadroların aktif gözetimi
, denetimi, yönetimi ve müdahalesi altında şekillenmiştir.
"Atlantik güvenlik konsepti"'nin dünyadaki
kurucularının şimdi ortaya attığı yeni küresel güvenlik
konsepti, Türkiye'nin çevresindeki coğrafyalarda ciddi
çalkalanmaları beraberinde getirecek ve Türkiye'nin
savunmasını hegemon güçlerin güvenlik politikaları ile
entegre kılma gerekliliğini ortaya koyacaktır (silah
sistemlerinin entegrasyonundan, eğitim doktrinlerinin
uyumlulaştırılmasına, ordular arası eğitim anlaşmalarına
kadar çok kapsamlı bir tablo ile karşı karşıyayız) .
Ayrıca ortaya konulan "yeni düşman konsepti",
Türkiye'nin toplumsal dokusunu kökünden etkilediği gibi;
ABD'nin bu yeni düşman konseptine karşı satranç tahtasında
oynatmaya başlattığı taşların "etnik ve mezhep
kökenli" olması Türkiye için ayrı bir çıkmazı ifade
etmektedir.
Yazımızın en başındaki iddiamıza geri dönersek;
Türkiye; yıllardır "Atlantik güvenlik konseptinin"
bu ülkede uygulayıcısı konumunda bulunan egemen kadroların
milli çıkarları hegemon güçlerin dümen suyuna sokan
aynı çizgide devam ettiği takdirde; devletin üst kadroları
ile bürokrasinin alt kadroları ve en önemlisi kamuoyu
arasındaki uçurum derinleşecek; bu dış güçlerin manipülasyonuna
açık ciddi bir toplumsal çalkalanmayı beraberinde getirecektir.
Bugün ülkemizde yabancı istihbarat servislerinden, yabancı
askeri güçlerin konuşlandığı ve konuşlanmak istediği
noktalara baktığınızda; hepsinin etknik ve mezhep fay
hatları boyunca yerleşmis olması bu tür bir gelişmenin
ön hazırlığından başka bir şey değildir.
Türkiye; devlet testisindeki çatlağın büyümesini önlediği
ve kendi özgün milli güvenlik konseptini, hegemon
güçlerden bağımsız olarak belirlediği noktada ise; hem
uluslararası ve ulusötesi güçlerin Türkiye'nin merkezinde
bulunduğu coğrafya ile ilgili harekete geçirdiği makro
sürece çok ciddi bir çomak sokacak; hem de bu güçlerin
Türkiye'de yıllardır yerleşmiş ekonomik, siyasi, bürokratik
ve toplumsal altyapılarının hareket alanını ciddi anlamda
boğacaktır.
Hegemon güçleri Türkiye'ye karşı harekete geçirecek
olan da; içerdeki altyapılarının işlevsiz hale gelmesi
ve Türkiye üzerindeki denetimlerini kaybetmeleri olacaktır
ki; bu Türkiye'nin içerideki adamları aracılığı ile
istenilen çizgide tutulması ihtimalinin yokolması demektir.
Türkiye işte bu noktada; ABD-İngiltere'nin görüntüsü
altında hareket eden hegemon güçlerle karşı karşıya
gelecektir. Bu karşılaşma basit bir "kredi verdi-vermedi",
"Kuzey Irak'a soktu, sokmadı" denkleminden
daha temel ve ciddi bir karşılaşma olmak durumundadır.
Yukarıdaki tablo; Türkiye'nin çok ciddi bir iç muhasebe
yaşayıp; bütün kesimleri ve kurumları ile kendisine
özgü yeni bir çizgi belirlemesi gerektiğini açıkca ortaya
koymaktadır.
Fakat bir yandan "ABD Balkanlarda Romanya ve Bulgaristan'ı
güçlendirerek Türkiye'nin stratejik önemini azaltmaya
çalışıyor" tespitini yapacak kadar makro düzeyde
okuma yapabilenlerin; diğer yandan AWACS uçaklarının
alımının Türkiye'nin savunması için şart olduğunu
savunacak kadar mikro körlük noktalarına sahip olması
Türkiye'deki devlet kadrolarının Türkiye'nin milli çıkarlarını
oluşturmada ciddi handikaplarla karşı karşıya olduğunu
göstermektedir.
Bir yandan ABD'nin komşu bir ülkeye yönelik başlatacağı
işgale alet olmayı; Türkiye'deki demokratik mekanizmaları
da güçlendirecek bir yöntemle engelleyecek dirayete
sahip olanların, diğer yandan Türkiye'nin bölgedeki
harekat alanını genişletecek Suriye gezisini; ABD'nin
Genelkurmay ve Dışişleri aracılığı ile ilettiği telkinlerle
iptal edecek kadar dirençsiz olmaları; Türkiye'deki
siyasi kadroların küresel güçlerin bürokratı haline
ne kadar kolay dönüşebileceğini göstermektedir.
Türkiye "ya iç savaş, ya ABD ile savaş" ikileminden
ancak kendine özgü bir stratejik tarafsızlık politikası
geliştirerek kurtulabilir.
Bu politika; dünya üzerinde yeni bir düzene soyunanlara
karşı Türkiye'nin çok aktif ve çok yönlü denge mekanizmalarını
devreye sokması kadar; yeni dünya düzeninin ana manivelaları
haline gelecek olan etnisite ve mezhep taşlarının kendi
içindeki yansımalarını sıfırlayacak iç uzlaşı platformlarını
inşa etmesi ile mümkündür.
|