MİLLETİN
HUKUKUNU
ULUSLARARASI HUKUKA
FEDA EDENLER
ve
İdris Üsteğmenden Osman Generale Sessizliği Yırtanlar |
|
Baykal'ın bir sözü; bizim aylardır somut örnekleri
ile desteklediğimiz ve ayrıntılı olarak analizimizi
yaptığımız, "ABD-NATO ekseninde AKP-TSK İşbirliği"
tezini bir kez daha ortaya koydu.
AKP'ye karşı arasıra kükrüyor görüntüsü veren TSK'nın
aslında; NATO-ABD'nin orkestrasyonunda ülkenin küresel
plana göre yeniden dizayn edilmesi konusunda tam bir
işbirlikçi tutuma girdiğini Jeo-Kritikler ve özel raporlarımız
bünyesinde ortaya koyduk. Baykal'ın ; "Özellikle
Doğu ve Güneydoğu`da komutanlar da AK Parti`nin adaylarını
destekliyor. Bizim çok çalışmamız lazım`` (Kaynak :
http://www.pressturk.com/ic.php?id=4207&g=2) sözleri;,
bazılarının bazen "susarak", bazen "konuşarak"
veya "gibi yaparak" sözkonusu dönüşümde geldikleri
işbirlikçi noktanın boyutunu ortaya koymaktadır.
NELER UNUTTURULMAK İSTENİYOR
?
Son günlerin en gözde kitaplarından "Unutulanlar
Dışında Yeni Bir Şey YOk"'un yazarı emekli General
Osman Pamukoğlu; Star'da Hulki Cevizoğlu'nun Ceviz Kabuğu
programında, "susmak yalanın bir çeşididir"
şeklinde konuştu. Pamukoğlu; "siz bütün bunlar
yaşanırken görevdeydiniz, o zaman neden sustunuz?"
şeklinde sorulara cevap verirken, "biz komuta kademesi
içinde söylenmesi gerekenleri söyledik" diyordu
ama vücud dili içindeki sancıyı fazlası ile ortaya koyuyordu.
Ve "susmak yalanın bir çeşididir" sözü, Türkiye'nin
getirilmek istendiği nokta karşısında artık canı acımaya
başlayan Türk subayının en derin çığlıklarından biri
olarak tarihe geçti.
Kaderin cilvesi olsa gerek; bu konuşmadan bir kaç gün
sonra, Tayyip Erdoğan'ın yükselişindeki para dinamiklerini
ortaya koyan operasyonları yapan ve Erdoğan'ın başbakanlığı
sonrasında "işkenceci" suçlaması ile görevden
alınan Adil Serdar Saçan, objektif programında
çarpıcı iddialarda bulundu ve Tayyip Erdoğan'ın belediye
döneminde 1 milyar doları nasıl kendi hesaplarına geçirdiğinin
belgelerinin bulunduğunu vurguladı.
Bu iki alakasız olay; Türkiye'de en susmaması gerekenlerin
suskunluklarının ; Türkiye'yi batağa sürüklemekte olan
tarihi bir yalanın zeminini nasıl hazırladığının ipuçlarını
bünyesinde barındırıyor.
Önce biraz tarihe geri dönelim.
TARİHTEN BİR ÜSTEĞMEN HİKAYESİ
Hikayemiz 1878 yılında geçiyor. Osmanlı-Rus savaşı sırasında
donanmamıza atılan bir torpido patlamayıp sahile saplanınca,
paketlenerek İstanbul'a getiriliyor ve tersanede muhafaza
altına alınarak, başına bir nöbetçi dikiliyor.
O zamanların subaylarının ""acaba uluslararası
hukuka aykırı davranır, büyük güçleri kızdırır mıyım"
şeklinde günümüzün moda düşünce yapısına sahip değiller.
Zamanın çalışkan ve vatanperver subaylarından Hilmi
İdris Üsteğmen, muhafaza altındaki depoya sızarak, torpido
üzerinde çalışmayı başarıyor ve torpidonun "beyni"ni
deşifre ederek, teknik mekanizmayı çözmeyi başarıyor.
Elinde teknik çizimlerle birlikte zamanın Donanma Komutanlığı'nın
kapısını çalan İdris Üsteğmen, torpido yapabileceğini
bildiriyor. Bu haber Donanmayı harekete geçiriyor ama
torpidoyu yapma yönünde değil, torpidoyu keşfeden İngiliz
Whitehead'i harekete geçirme yönünde. Haberdar edilen
İngilizler anında Türkiye'ye geliyorlar ve Tophane'de
üsteğmenimizi bir kahvede otururken buluyorlar. İngiliz
Whitehead, İdris Üsteğmen'in torpidonun teknik mekanizmasını
nasıl keşfettiğini kendisinden dinledikten sonra; kendisinin
bunu yapamayacağını ve patentle ilgili kanunları gündeme
getiriyor. İdris Üsteğmen'in ise İngiliz'e cevabı, torpidonun
bir savaş ganimeti olduğu ve üstünde her türlü işlemi
yapabileceği şeklinde oluyor. Bunun üzerine İngilizler
uluslararası hukuka güvenerek dava açıyor fakat mahkeme
üsteğmenimizi haklı buluyor. Bu gelişme karşısında İngilizlere
tek bir çare kalıyor : Özel izinle üsteğmenimizi İngiltere'ye
götürüyorlar ve Türkiye ilk torpidosunu bu olaydan 7
yıl sonra 1885 yılında İngilizlerden alıyor.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nı ilgilendiren bu olaydan
126 sene sonra Deniz Kuvvetleri'nde bir olay daha meydana
geldi. Deniz Kuvvetleri, gemi devir teslimlerinde
kaptanların ettiği yemine ilk bakışta önemsiz bir ayrıntı
gibi gözüken bir ekleme gerçekleştirdi ;
"Uluslararası hukuk kurallarına uyacağıma"
Önümüzdeki süreçte; Türk Silahlı Kuvvetleri tarihin
kendisine verdiği misyona gittikçe yabancılaşıp, Türk
milletinin vicdanı ile birebir ters düşecek ve çizmeye
çalıştığı "Cumhuriyetin bekçisi" imajının
içini boşaltacak bir dönüşümün sancılarını daha derinden
yaşamaya başlarken, bu dönüşümün kılıfı hazırlanmıştır
:
"Uluslararası hukuk"
"Uluslararası hukuk" başlığı altında gerçekleşecek
dönüşümün kurumsal kılıfı ise "NATO" olacaktır.
"Uluslararası hukuka saygı" yemini eden
bir Deniz Kuvvetleri'ne sahip olan Türkiye'nin; Ege'deki
Kıta Sahanlığı konusundan, Kıbrıs'a kadar ne Yunanistan,
ne de küresel güçler için bir tehdit oluşturmayacağı
ortadadır.
Bu çerçeveden bakıldığında, TSK'nın Türkiye'nin bekaasına
yönelik temel konularda (kamu yönetimi reformu, Kıbrısv.s.)
derin bir suskunluğa ve hatta aktif desteğe bürünürken;
göstermelik konularda (Hüsrev Kutlu krizi, v.s.) "kükreyen
aslan" görüntüsü vermesi karşısında şaşkına dönen
Türk milletinin, aslında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin
sözkonusu dönüşüm çerçevesinde hayli tutarlı bir çizgi
üzerinde hareket ettiğini görmeleri gerekmektedir.
Bir partinin milletvekili Atatürk'ün asker üniformalı
resmine laf etti diye ortalığı ayağa kaldırıp, Cumhuriyet
havarisi kesilen bir kurumun, aynı partinin en üst düzey
kadroların Kıbrıs'tan, kamu yönetimine Türkiye'nin üniter
ve bağımsız yapısına dinamit koyan hamleleri karşısında
bu kadar uysal ve işbirlikçi durması görünüşte çelişki
gibi gözükse de; bu kurumun referansının NATO ve
"uluslararası hukuk" haline geldiğini gördüğünüz
noktada ortada ne kadar tutarlı bir tablo olduğunu göreceklerdir.
Geçen Jeo-Kritik'te; AKP'ye karşı "kaygılı"
görüntüsü veren TSK'nın aslında "NATO çerçevesi
içinde Türkiye'ye çizilen rol" ışığında ne kadar
AKP ile uyumlu hareket ettiğini analiz etmiş ve bunu
somut bir örnekle pekiştirmiştik. Bu sayıda; sizlere
yeni bir örnek sunuyoruz.
ERDOĞAN'A EN BÜYÜK DESTEK
KONUŞANLARDAN DEĞİL SUSANLARDAN
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın Belediye Başkanlığı
döneminde hakkında ortaya atılan iddialar ve bu iddiaların
ayrıntıları fazlası ile ortaya çıkmıştır. Fakat bu iddiaların
kanıtları ve davaları, Tayyip Erdoğan'ın başbakan olması
ile gündemden düşürülmüş ve zamanında Tayyip Erdoğan'a
neredeyse küfür eden Fatih Altaylı gibi isimlerin yeni
Başbakan'a iman etmeye başlaması ile birlikte psikolojik
tablo tamamlanmıştır. Bu suskunluk o kadar vahim
boyutlara ulaşmıştır ki; bir İtalyan gazetesinde Aycell'in
Aria'ya ihalesiz peşkeş çekilmesi (bu operasyonda tahkime
gitmekle tehdit eden Aria'ya karşı uluslararası hukuka
saygılı olmak bahanesi ile yapıldı) ile ilgili olarak
Berlusconi'nin 79 milyon dolar rüşvet aldığı ve bunu
Tayyip Erdoğan ile paylaştığı yolundaki iddialar karşısında
ülkede tek bir yaprak kımıldamamıştır.
Tayyip Erdoğan'ı iktidara taşıyan servet birikiminin
arkasındaki süreci ortaya koymada yaptığı operasyonlarla
gündeme gelen ve en son Erdoğan'ın arkasındaki en büyük
sermaye gruplarından Albayraklara karşı yaptığı operasyonun
kurbanı olan İstanbul Organize Suçlar Şube Müdürü Adil
Serdar Saçan'ın Star'da Objektif programında iddiaları
yeniden gündeme getirmesinin ardından Star'a "Uzan
Holding Operasyonu" çerçevesinde el konulmuştur.
Bu röportajı sırasında Saçan; Tayyip Erdoğan'ın 1 milyar
doları belediye kaynaklarından nasıl kendi hesaplarına
geçirdiğine dair belgeli kanıtlardan sözetmiştir.
Kritik soru şudur : Saçan'ın sözettiği ve
Türkiye'nin Başbakan'ın hangi süreçlerden buralara geldiğini
ortaya çıkaracak belgeler nerededir?
Bu belgelerin asılları Saçan'ın elinden alınmış ve bir
kopyası savcılık bünyesinde bulunmaktadır. Bu belgelerin
diğer kopyası ise Genelkurmay'a iletilmiştir.
Kısacası; kullanılmak istense Tayyip Erdoğan'ı, bu
kadar "AK Günlerinde" hayli karanlıkta bırakacak
binlerce sayfalık somut belge vardır. Bu belgeler
arasında; Tayyip Erdoğan'ın bugün örtülü ödeneğin başına
getirdiği zamanın Vakıfbank şube müdürünün gerçekleştirdiği
para operasyonlarını ayrıntıları ile ortaya koyan kanıtlarda
mevcuttur.
Buna rağmen; zamanında Demirel'in "itidalli bir
NATO paşasıdır, kırıp dökmez" diye övdüğü, bugünlerde
ise Çengiz Çandar'ın Annan Planına desteğinden dolayı
"vizyoner bir paşa" olarak göklere çıkardığı
Özkök liderliğindeki Genelkurmay kadroları bu belgeleri
değerlendirmeme konusunda büyük başarı göstermektedir.
Bu başarı; medyanın tükürdüğünü yalama konusundaki omurgasızlığı
ile birleşince, Tayyip Erdoğan'a en büyük desteği
taraftarlarının seslerinin değil, karşıt görünenlerin
suskunluğunun verdiği gün gibi ortaya çıkmaktadır.
EMEKLİ GENERALLERİN YIRTILAN SUSKUNLUĞU
Böyle bir ortamda; emekli generaller en az muvazzaf
generaller kadar önemli bir dinamiğin ortasında kendilerini
bulmaktadır. "Kol kırılır, yen içinde kalır"
felsefesi ile yetiştikleri kurum bu kadar kritik bir
dönüşüm sürecinden geçerken, kendilerini huzursuz bir
toplum bünyesinde bulan bu isimlerin içlerindeki sancıyı
dile getirme konusunda başlatacakları dinamik toplumdan
çok, içinden çıktıkları kurumu suskunluğundan kurtarma
açısından önem taşımaktadır.
Burada en önemli tehlike; Pamukoğlu gibi isimlerin toplumsal
ve kurumsal şuur altına hitap eden ve bu yolla Türkiye'nin
içine düştüğü girdaba karşı kontra bir dinamik yaratmayı
hedefleyen bu girişimlerin; reel bir çaba olmaktan çıkarılıp,
toplumun gazını alma seviyesinde tutulmasıdır.
Bu noktada; susmaktan vazgeçenlerin en önemli zaafı,
içlerindeki birikmiş enerjiyi dışa boca etmenin reel
bir sonuç üreteceği yolundaki yanlış kanıdır. Aksine;
bu toplumun kendi suçluluk hissini bu tür kahramanlar
üzerinden tatmin etmesini sağlayarak ve toplumun ataletini
daha da uzatarak ters yönde sonuçlar doğurabilir.
Susmaktan vazgeçenler; Türk toplumunun içine alındığı
psikolojik savaş cenderesinin karmaşıklığı ve derinliğini
çok iyi tahlil ederek; enerjilerini çok kapsamlı dinamikler
yaratmak yönünde kullanmalıdırlar.
Aksi takdirde; içlerinde yetiştikleri kurum, kendi milletinin
hukukunu , NATO gibi "fundamentalist-şeriatçı"
(Ayrıntılar NATO'nun sembolünde ve NATO bünyesinde görev
yapan misyoner subaylarda gizlidir) yapıların dayattığı
küresel güvenlik anlayışlarına ve bunların kılıfını
oluşturan
uluslararası hukuka kurban eden süreçlere en anlamlı
desteği suskunluğu ile verirken; kendi çığlıkları Türk
milletinin vicdanında hoş bir sedadan öteye geçmeyecektir.
Bu noktada tarihi;
1) Bir milletvekili Atatürk'ün resmi ile ilgili bir
demeç verdi diye ortalığı ayağa kaldırdıktan bir kaç
ay sonra; Kıbrıs gezisini "siyasi mesaj" olur
kaygısı ile ertelediğini beyan ederek, Türk milletinin
zekası ile dalga geçenlerin mi
2) Türkiye Kıbrıs, Ege Kıta Sahanlığı gibi kritik
gündemlerle karşı karşıya iken Türk deniz kuvvetlerinin
subayına, "uluslararası hukuka saygı duyacağım"
yemini ettirecek kadar küresel bürokrata dönüşenlerin
mi
3) "Eğer Süveyş Kanalını işgal etmeyi düşünmüyorsak,
Kıbrıs'ın stratejik bir önemi yoktur" diyecek kadar
üzerindeki üniformanın ağırlığı altında ezilenlerin
mi
4) ABD'nin PKK'ya destek verdiğini bile bile, Türk
milletinden bu gerçeği gizleme suçu ile yetinmeyip,
bir de hala ABD ile stratejik ortaklık/müttefiklik masallarını
anlatmaya devam edecek kadar omurgasızlaşanların mı
5) Ülkesi için İngilizlerin torpidosunu gizli gizli
deşifre eden ve uluslararası hukuk karşısında kendi
hukukuna sığınan İdris Üsteğmenlerin mi
6) İçlerinde biriken çığlığı kitaplarla ortaya koymaya
çalışan emekli generallerin mi
şekillendireceğini hep beraber göreceğiz.
Önümüzdeki süreçte; egemen güçlerle girdikleri işbirliği
çerçevesinde susanların üzerinde, susmayı reddedenlerin
baskısı arttıkça; bu baskıyı azaltmak için göstermelik
hamleler artarken, bu göstermelik adımların perdelediği
bir ortamda arka plandaki satış süreci daha da derinleşecektir.
Susmayı reddedenlerin bu makro tuzağa karşı çok dikkatli
ve akıllı olması gerekmektedir.
|
|
BÜYÜK İSRAİL'i
"BÜYÜK ORTADOĞU"'YA
SARIP
PAZARLAMAK
|
|
Son günlerde web sitemizde başlattığımız
Irak Günceli bölümü hayli ilgi görüyor. Sahadaki
kaynaklarımızdan topladığımız bilgilerle oluşturduğumuz
bu bölümü takip edenler, Irak'taki durumun medyaya
yansıyanın çok ötesinde karışık ve içinden çıkılmaz
bir hal aldığının farkındalar.
SESAR okuyucuları; bir yandan MOSSAD'ın Irak'ta
nasıl bir bilimadamı katliamına giriştiğinden,
dini ve etnik gruplar arasındaki etkileşimlerin
ayrıntılarına, hatta İsrail ve ABD'nin özel birimlerinin
nerelerde konuşlandıklarına kadar bir çok enteresan
bilgiyi yakalama şansına sahipler.
"Kontrollü Kaos" projesi her boyutu
ile belli bir olgunluğa erişmiş iken, medyadaki
yorumcuların hala kamuoyunu salak yerine koyup,
sanki, "ABD düzen getirmek istiyorda, getiremiyor;
demokrasi ve düzen için çabalıyorlar" tarzı
bir hava yaratmaları SESAR'ın sunduğu haber ve
analizlerin değerini bir kez daha arttırıyor.
Bu noktada olaya stratejik bir derinlik katması
açısından herkesin diline pelesenk olan "Büyük
Ortadoğu" kavramının neyin paravanı olabileceğinin
sorulması gerektiğini düşünüyoruz.
Ana akbababanın ağızlarına verdiği her çiğnenmiş
lokmaya saldıran aç akbaba yavruları gibi, küresel
odaklar tarafından ortaya atılan her kavramı ve
projeyi sakız gibi çiğneyenlerin prim yaptığı
bir ortamda SESAR; "Büyük Ortadoğu"
projesinin, "Büyük İsrail" projesinin
bir kılıfı olduğunu öne sürüyor.
Her makro projenin belli başarı eşiklerini
geçebilmesi için, bir sualtı, bir de suüstü motivasyon
kaynaklarının olması gerekir.
Bölgede bir "Büyük İsrail" projesi olduğu
artık bütün kaynakları ile deşifre edilmişken,
bu proje için su üstünde bir toplu kamuoyu dinamiği
yaratmanız mümkün değildir.
Daha somut konuşmak gerekirse; ilgili ülkelerde
beslediğiniz kalemşör ve yorumcularınızı, medya
ve sosyal kanallarınızı toplumu şekillendirmek
için "Büyük İsrail" sloganı ile ortaya
salamazsınız. Fakat; bu satılık kalem ve kanallar
"Büyük Ortadoğu" projesini belli meşruiyet
kılıfları içerisinde çok rahat dile getirebilir.
İşte bu nedenledir ki; gaipten bir yerden birilerinin
"Büyük Ortadoğu" masalını kulaklara
fısıldamasının üzerinden bir hafta geçmeden; Türkiye'nin
besleme yorumcuları, besleme kanallarda, "Türkiye'nin
Büyük Ortadoğu Projesi'ndeki yerinden" sözetmeye
başlamış ve Erdoğan'ın Diyarbakır'ın Ortadoğu
projesinde yıldız olacağı yönündeki tarihi incisi
(Bir önceki tarihi inci için Mesut Yılmaz'a bakınız)
açılan yeni kulvarı bütün çıplaklığı ile ortaya
çıkarmıştır.
Bu noktada; çok derin ve kapsamlı bir vizyonmuş
havasında sunulan ama aslında coğrafyayı ve tarihi
ancak bir ABD'linin anlayabileceği kapasitede
anlayabilen bir kaç beynin masa başı hayal ürünü
olan bu konsepti, kamuoyuna bir "vizyon"muş
gibi sunanlara sormak gerekir :
Sözkonusu kendi devletinizin toplumsal projeleri
olduğunda, "derin devlet baskısı"ndan,
"psikolojik savaşla beynimiz yıkanıyora"
kadar ortalıkta kül bırakmayan sizler; sözkonusu
"toplumsal" ve hatta "tarihsel/coğrafi
mühendislik" projeleri başkasının devletinden
çıkınca bunları neden "vizyoner", "kaçınılmaz",
"tarihi" gibi sıfatlarla toplumun önüne
kaçınılmaz fırsatlar sunuyorsunuz?
Bu devletin hatası sizin gibileri ABD devleti
kadar beslememiş olması mıdır; yoksa bu tarz projeleri
üretememiş olması mı?
Belki de ikisi birden.
"Büyük küresel odakların himayesinde",
"Büyük İsrail" projesine hizmet etmek
için gerekli meşruiyet zemini "Büyük Ortadoğu"
kavramı ile
masaya servis edilmiştir.
Bunu Türkiye'dekinin kursağından "Osmanlı",
Lübnan'dakinin kursağından
"Arap Birliği", Türkmen'in kursağından
"Türk Birliği" diye geçirmeye çalışacaklardır.
Bu noktada; Diyarbakır'ı "Büyük Ortadoğu"'nun
yıldızı yapan da, "Büyük Ortadoğu vizyonundan"
sözeden de, masaya konulan yemeği servis eden
garsondan başka bir şey değildir.
|
|
|
|
|
Son günlerde Türkiye'nin denizlerinde ve özellikle
İstanbul'da sessiz sedasız bir operasyon gerçekleşmekte.
Bu operasyon ; denizlere hakim olan akaryakıt
çetesinin çökertilmesi ve yerisine yenisinin yerleştirilmesi
operasyonudur.
Evet yanlış okumadınız. Eski çetenin çökertilmesinin
amacı, yerisine yenisinin ikame edilmesidir.
Hatırlarsanız; geçen senenin sonlarına doğru Hürriyet
gazetesi sürmanşetine, "Denizde Akaryakıt
Çetesi Çökertildi" tarzı bir dizi haber çekmiştir.
Bu haberlerde; deniz üzerinden akaryakıt kaçakçılığı
yapan grup; işbirliği yaptıkları Sahil Güvenlik
mensubu bir kaç astsubay ile birlikte görüntülenmiştir.
Bu haberlerin sonrasında bir kaç ay geçmemiştir
ki; "denizde devrim" başlığı altında
AKP hükümeti bir icraata daha imza atar. Bu
icraatla, denizden alınan mazotun ÖTV'si sıfırlanır.
Deniz ticareti için devrim olarak nitelenen bu
gelişme gözlerden kaçan önemli bir fırsatı bünyesinde
barındırmaktadır : Bu da denizden alınan mazot
ile karada satılan mazot arasında litre başına
yaklaşık 600 bin TL'lik bir fark oluşmasıdır.
Bu fırsatın nasıl değerlendirebileceğini söylememize
gerek yok. Tek bildiğimiz bu fırsatın bugün Kumkapı,
Haliç gibi kritik ikmal noktalarında fazlası ile
değerlendirilemekte olduğudur. AKP hükümetinin
ortaya koyduğu icraat ile açılan bu fırsat kapısından
sıradan, küçük kaçakcıların yararlandığını zannetmeyin.
Bu fırsatı değerlendirmek için üst düzey bir konsey
kurulmuştur bile. Bu konseyin üyelerinin kim
olduğunu SESAR gibi bir kurumunun tespit etmesi
beklenilemez; bizim tek yapabileceğimiz Türkiye'de
sağlıklı bir denizcilik için derin kaygılar
taşıdığını bildiğimiz Fuat Miras, Şadan Kalkavan,
Cengiz Kaptanoğlu, ve en önemlisi Tayyip
Erdoğan'ın bu mega yolsuzluk konseyine
el atmaya çağırmaktır.
|
|
|
|
İLANLAR
ÜZERİNDEN
MEDYAYA
PARA
AKITAN
"TERÖR"CÜ
ODAKLAR
|
|
Bugünlerde, özgürlüğü elinden alınmış basının
müstesna örneklerinden biri olan Can Ataklı'yı
bulabildiği her köşede, "basın özgürlüğünden"
dem vururken görmek mümkün.
"Özgür basın ve Cumhuriyet havarisi"
kesilen bu ismin, Star'da Kıvanç Değirmenli takma
ismi altında yayınlanan "Oyun Bozan"
isimli köşeyi hangi nedenle bir gün durup dururken
ortada kaldırdığının hikayesi bilinirse, Can Ataklı
ve gibilerinin "demokrasi" konusunda
ne kadar samimi olduğu daha bir netlik kazanacaktır.
Fakat bizim yorumumuza "Oyun Bozan"
köşesi ile başlamamızın nedeni bu medya hikayesi
değil. Amacımız, ilk olarak Oyun Bozan köşesinde
Kıvanç Değirmenli'nin gündeme getirdiği bir konuyu
daha da derinleştirmek.
Önce elimizdeki bilgiyi ortaya koyalım ve gerisini
bırakalım "Oyun Bozan" köşesi dile getirsin.
SESAR olarak güvenilir kaynaklardan edindiğimiz
bilgiler, son günlerde gazetelerde "European
Security Advocacy Group" (Avrupa Güvenlik
Teşvik Grubu) başlığı altında garip ilan metinlerinin
altına imza atan ve nedense ilanlarında kendilerine
nasıl ulaşılacağına dair en ufak bilgi sunmayan
"grubun" bu ilanları aracılığı ile belli
medya gruplarına on milyonlarca dolar kaynak aktarıldığı
yönündedir. Grupların isimleri ve aktarılan kaynağın
miktarı bizde saklı.
Belli medya gruplarına yurtdışından kaynağı belirsiz
kaynak aktarımı anlamına gelen bu ilanların ne
dediğine gelince...
Bu konuda zamanında Kıvanç Değirmenli'nin sansürlenen
Oyun Bozan köşesinde 01 Ekim 2003 tarihinde yazdıkları
ek bir yoruma gerek bırakmıyor :
"İlanlar ilk bakışta "terörizme" karşı
masum metinler olarak dikkat çekiyor. Fakat
incelediğinizde garip bir duyguya kapılıyor
ve bu adamlar bu sözleri niye bize söylüyor
diyorsunuz. En son iki gün önce çıkan ilanlarından
bir cümle :
"Dünya halklarının yoksulluğundan teröristlerin
faydalandığı zaten biliniyor. Bu şaşırtıcı
değil. Şaşırtıcı olan, yoksulluğa karşı önerilen
çözümün intihar olması ve birilerinin buna
inanabilmesi... Ne yazık k, bu genç teröristlere
öğretilen, kendilerini havaya uçurarak yol
açtıkları kanlı eylemle, en azından aileleri
için bir kurtuluş ve daha iyi bir gelecek
sağlayabilecekleri"
PKK terörizminin en yoğun olduğu dönemde bile
intihar saldırılarını tek tük yaşayan bir
topluma; "intihar saldırılarının kötü olduğunu"
ve "gençlerin buna itibar etmemesi gerektiğini"
belirten cümleler niye?
İlan metinlerinde garip bir "yapmayın" çağrısı
var. Her biri potansiyel bir trafik canavarı
olan Türk insanına, "hızlı gitme" çağrısı
yapılsa yadırgamayacağız, adamlar iyiniyetli
olarak uyarıyor diyeceğiz. Ama bu farklı.
Sadece belli gazetelerin sayfalarında son
on gündür iki defa yayınlandığını tespit ettiğim
bu ilan, sanki insanlar intihar saldırısı
yapmaya meyilliymişde, birileri onu vazgeçirmeye
çalışıyor havası ile kaleme alınmış.
"Terörizmin" nasıl bir endüstri haline geldiğini
ve yoksulların işine de yaramadığını inandırıcı
olma yolunda garip örneklerle de desteklemiyor
değil.
Bakın ne diyorlar :
"Dünyanın terörist şebekeleri de en büyük
para makineleri haline gelmekteler...Ne varki
bu paraların yoksul halklara hiç bir yararı
yok. Tam tersine Sudan-Kuzey Hartum'daki marihuana
tarlalarında yoksul çocukları köle olarak
çalıştırdıkları bilinen bir gerçek"
Ve ilanlar şu çağrı ile son buluyor :
"Terörizmde Gelecek Yok"
Türkiye'de intihar komandosu olmak için sabırsızlanan
onlarca gencin bunu öğrendiği iyi oldu. Biz
de çocukları vazgeçirmeye çalışıyorduk, ama
bir de bu gerçeği "European Security Advocacy
Group"'tan duymaları çok iyi oldu. |
|
|
|