|
SESAR olarak 27 Ocak tarihinde yayınladığımız üç nolu
bültende uyarmış ve demiştik ki :
"Ana gündem damarları takip edildiğinde,
ortaya karmaşık bir psikolojik savaş tablosunun
arkasında başrollerini yine yabancıların oynadığı
ve Türk odakların sadece "en az zarar"
ilkesine göre kendilerini konuşlandırdıkları bir
coğrafya ortaya çıkmakta...Yukarıda paragraflar
halinde özetlemeye çalıştığımız ana damarlar, medyanın
bir köşesinden diğer köşesine savrulan kurum ve
kişilerin bu noktada insiyatifi kaybettiklerini
ve kendi güç zeminleri açısından "en az zarar"
ilkesine göre konumlanmaya çalıştıklarını göstermektedir....Türkiye
sürekli başkalarının önüne koyduğu satranç tahtasında
en iyi hamleyi yapmaya çalışmakta ve dolayısı ile
en iyi ihtimalle, satranç tahtasına tümü ile hakim
rakiplerinin karşısında "ehven-i şer"
pozisyonuna razı olmaktadır.
Genelkurmay Başkanı Özkök'ün; nedense Türk kamuoyundaki
herkesin bir ucundan tuttuğu ve her yönü ile Türk siyasi
tarihindeki çelişkiler antolojisine bir cilt daha ekleyecek
kadar zengin açıklaması ile, Türkiye'nin "ehven-i
şer" kıskacından kurtulamadığı, 27 Ocak tarihinde
yaptığımız analiz paralelinde bir kez daha ortaya konmuş
oldu.
Türkiye'nin "kötü ile daha kötü arasında seçmek"
durumunda olduğunu öne süren Türkiye Cumhuriyeti Devleti
yetkilileri, stratejik miyopluklarının Türkiye'yi sürekli
ve yıkıcı bir çıkmaza doğru sürüklediğini görmezden
gelmektedirler.
Türkiye tarihi sürekli "kötü ile daha kötü"
arasında seçim yapmak durumunda olan yöneticilerin tarihi
olarak da okunabililr. Yakın tarihimizde AB, Kıbrıs
ve şimdi de Kuzey Irak olarak karşımızda duran bu "ehven-i
şer kıskacı" 'nın tahlili için önce temel bir tespiti
yapmamız gerekmektedir.
Türkiye, son dönemde girdiği bütün "pazarlıklarda",
"havucu almak için değil, sopayı yememek için"
pazarlık eder konuma gelmiş ve pazarlık sonucunda aldığı
gözüken bütün havuçlar sadece ve sadece, Türk yetkililerin
kamuoyuna yönelik mesaj vermelerinden öte bir anlam
taşımayan marjinal getiriler olmuştur.
Bu süreci, 1995 yılında Gümrük Birliği sürecinden,
AB'ye adaylık yolunda verilen bütün tavizlere karşı
elde edilen kazanımlara kadar bir çok alanda gözlemlemek
mümkündür. En son olarak Denktaş'la yaptığı görüşmede,
"Kıbrıs' sorununu çözmememiz bize bir şey kazandırmaz
ama AB üyeliğinden eder" diyen AKP lideri Erdoğan
ile ABD'nin Ortadoğu operasyonunda yeralmayı "kötü
ile daha kötü arasında seçim yapmak zorundayız"
diyen Genelkurmay Başkanı Özkök arasında pazarlık gücü
ve taktiği açısından hiç bir fark bulunmamaktadır.
Gözümüzün önünde iki Kürt aşiretinin kendi topraklarımız
üzerinden sağlanan imkanlarla bir Kürt devletine dönüşmesini
izlediğimiz süreç, "kötünün iyisini seçme"
üzerine kurulu bir politikasızlığın tipik bir örneğidir.
Bu sürecin anatomisini çıkardığımızda masanın karşısında
ki taraflardan birinin "kötü ile daha kötü"
arasında seçim yaparken, diğerinin "iyi ile daha
iyi" arasında seçim yaptığını görürüz ve maalesef
Türkiye yıllardır "iyi ile daha iyi" arasında
seçim yapacak bir stratejik manevrayı yapamamıştır.
1991'de başlayan Kuzey Irak sürecinde :
Türkiye önce;
"PKK'yı kontrol edemeyip daha da büyümesini izlemek(SENARYO
A - daha kötü) ve bölgedeki Kürt aşiretlerine ilerde
kendisine karşı dönebileceğini bile bile yardım edip
PKK'yı kısıtlamak(SENARYO B - kötü)" seçeneği arasından
Senaryo B'yi seçmek zorunda bırakılmış ve bunun karşılığında
ABD'nin bölgede bugüne kadar süren operasyonunun kilit
taşı olan Çekiç Güç'ün faaliyetlerine izin vermiştir.
(Türkiye'ye 6 ay süreyle geleceği öne sürülen bu gücün
varlığının devamı bazen Muavenet'in "yanlışlıkla"
vurulması gibi açık tehdit yolu ile sağlanmıştır")
Geldiğimiz noktada;
Türkiye yine "ABD'nin yanında yeralmayıp, Kuzey
Irak'a tek başına müdahalenin maliyetlerine katlanma
ve Kürt devleti gerçeği ile karşı karşıya kalma (SENARYO
A - daha kötü) ve ABD'nin Türkiye'de konuşlanmasına
göz yumup, Irak'a ABD ile müdahale yapıp, Kürtlerin
federatif bir yapı ile yetinmelerini sağlama (SENARYO
B - kötü) " seçeneği ile karşı karşıya bırakılmaktadır.
1990'ların başı ile 2000'lerin başında yaşadığımız
iki süreçte, geriye doğru incelendiğinde, Türk Devleti
yetkililerinin sürekli sınırlı bir stratejik vizyon
ile (günü kurtarma vizyonu), sınırsız bir stratejik
vizyona (geleceği kurma) sahip muhatapları karşısında
tek hamlelik hareket ettiği görülmektedir. Bu hareket
kısırlığının temel nedenlerinden biri, Türkiye Cumhuriyeti
Devleti'nin makro stratejilerini ve bu süreçlere zemin
oluşturan kamuoyu mekanizmalarını hep karşı devletlerin
"resmi beyanları" üzerine kurmasıdır. Bu nedenledir
ki, bu "resmi beyan esastır" sendromu,
ABD'nin bir yandan Türkiye toprakları üzerinden
"Kürdistan"'ı kurmasına ve bunu yaparken de
bu gerçeği sürekli inkar etmesine olanak tanımıştır.
Hala bazı yetkililerin, "ABD'nin Kuzey Irak'ta
Kürdistan kurma niyeti olduğundan endişe ediyoruz"
şeklinde demeç vermesi trajikomik bir körlüğün belirtisidir.
"EHVEN-i ŞER"
MATRİKSİ
Aşağıda sürekli "ehven-i şer" taktiği ile
seçmenin Türkiye'yi getireceği noktanın, sürekli "ehven-i
hayr"'ı kontrol eden tarafın insiyatifinde olacağını
gösteren görsel bir çalışma bulunmaktadır. Bunu son
10 yılda Güneydoğumuzda yaşanan olaylara uyguladığımızda;
1991 yılında, kısa vadeli vizyonu PKK'yı kontrol altına
olmak olan ve bu uğurda Kuzey Irak'ta Kürdistan'ın kurulmasını
engellemek olan uzun vadeli vizyonunu gözardı eden Türkiye,
"ehven-i şer" seçimini yaparak, PKK'yı kontrol
altına almak uğruna ABD'nin kendisi üzerinden Kürdistan'ı
yaratacak dinamikleri kurmaya başlamasına izin vermiştir.
ABD ise, her halikarda, uzun vadeli vizyonu çerçevesinde
"Kürdistan'ın zeminlerinin atılması ve bu yapılırken
Türkiye'deki konuşlandırmanın derinleştirilmesi"
(Senaryo A - daha iyi) ile "Kürdistan'ın zeminlerinin
atılması" (Senaryo B- iyi) seçenekleri arasında
"daha iyiye" razı olmuştur.

2000'li yılların başına gelindiğinde ise,
ABD hala uzun vadeli vizyonu çerçevesinde hareket ederken,
Türkiye bu sefer, "Kürdistan'ı mevcut şartlar içinde
mümkün olduğu kadar sınırlama" kısa vadeli vizyonu
çerçevesinde hareket ederken, ABD başından beri ortaya
koyduğu uzun vadeli vizyonu çerçevesinde masaya "iyi"
ve "daha iyi" senaryoları ile oturmuştur.
Bu durumda, Türkiye, Vizyon A Matriksinde
ne seçim yapmış olursa olsun, kendisini tekrar ABD'nin
belirlediği satranç tahtasında otomatikman "daha
kötü" karesinde bulmuş ve "daha kötü"'den,
"kötü"'ye geçmek için pazarlık masasına oturmuştur.
Türkiye, sınırlı vizyonu çerçevesinde "daha kötü"'den
"kötüye" geçmek için yine taviz üzerine taviz
verirken, ABD yine uzun vadeli vizyonu çerçevesinde
en kötü ihtimalle "daha iyi"'den taviz verip,
"iyi" ile yetinme seçeneği ile karşı karşıyadır.
Yazımızın başında da belirtiğimiz üzere, sürekli "daha
kötü"'den "kötü"'ye geçiş yapmak için
çırpınan Türkiye, havuçu elde etmek için değil, sopayı
yememek için pazarlık eden konumuna düşmektedir.

Yukarıda resmedilmeye çalışılan dinamikleri,
"AB perspektifini kaybetmemek için"
Kıbrıs'ı verme/vermeme , "Borçlarını ödeme kapasitesini
kaybetmemek için" ülke ekonomisini dış güçlere
teslim etme/etmeme seçeneği ile karşı karşıya bulunan
Türkiye'nin bir çok alanına uygulayabillirsiniz.
Sonuçta karşınıza hep, kısa vadeli taktik
kazanımlar için, uzun vadeli stratejileri gözardı eden
ve geleceğe "ehven-i şer" gözlüğü ile bakan
yöneticiler çıkacaktır.
Bu çıkmazdan kurtulmanın tek bir yolu
vardır. 27 Ocakta yayınladığımız bültenden yaptığımız
alıntı ile başladığımız yazıyı, yine aynı bültenden
yapacağımız bir alıntı ile tamamlamak gerekirse :
Türkiye'nin bu "ehven-i şer"
kıskacından kurtulmasının tek yolu, bu kritik dönemde
satranç tahtasını yıkıp, masaya kendi taşları ile
oturmasından geçmektedir. "
Ancak bu yolla, Türkiye sopa yememek için değil, havucu
elde etmek için pazarlık masasına oturan ve "iyi"
ile "daha iyi" arasında seçim yapabilecek
bir konuma kavuşacaktır.
|