<%@language=vbscript codepage=1254%> <% Response.Expires = -1000 Response.Buffer = TRUE Response.CacheControl ="private" %>
   
JEO-KRİTİK 
Sayı : 1
Haftalık Analitik Bülten
(www.sesar.com.tr)
06 Ocak 2003

HER "EHVEN-İ ŞER"'in KARŞISINDA BİR "EHVEN-İ HAYR" BULUNUR

(Havuç için değil, sopayı yememek için pazarlık eden bir ülkenin çıkmazı)

 

SESAR olarak 27 Ocak tarihinde yayınladığımız üç nolu bültende uyarmış ve demiştik ki :

"Ana gündem damarları takip edildiğinde, ortaya karmaşık bir psikolojik savaş tablosunun arkasında başrollerini yine yabancıların oynadığı ve Türk odakların sadece "en az zarar" ilkesine göre kendilerini konuşlandırdıkları bir coğrafya ortaya çıkmakta...Yukarıda paragraflar halinde özetlemeye çalıştığımız ana damarlar, medyanın bir köşesinden diğer köşesine savrulan kurum ve kişilerin bu noktada insiyatifi kaybettiklerini ve kendi güç zeminleri açısından "en az zarar" ilkesine göre konumlanmaya çalıştıklarını göstermektedir....Türkiye sürekli başkalarının önüne koyduğu satranç tahtasında en iyi hamleyi yapmaya çalışmakta ve dolayısı ile en iyi ihtimalle, satranç tahtasına tümü ile hakim rakiplerinin karşısında "ehven-i şer" pozisyonuna razı olmaktadır.

Genelkurmay Başkanı Özkök'ün; nedense Türk kamuoyundaki herkesin bir ucundan tuttuğu ve her yönü ile Türk siyasi tarihindeki çelişkiler antolojisine bir cilt daha ekleyecek kadar zengin açıklaması ile, Türkiye'nin "ehven-i şer" kıskacından kurtulamadığı, 27 Ocak tarihinde yaptığımız analiz paralelinde bir kez daha ortaya konmuş oldu.

Türkiye'nin "kötü ile daha kötü arasında seçmek" durumunda olduğunu öne süren Türkiye Cumhuriyeti Devleti yetkilileri, stratejik miyopluklarının Türkiye'yi sürekli ve yıkıcı bir çıkmaza doğru sürüklediğini görmezden gelmektedirler.

Türkiye tarihi sürekli "kötü ile daha kötü" arasında seçim yapmak durumunda olan yöneticilerin tarihi olarak da okunabililr. Yakın tarihimizde AB, Kıbrıs ve şimdi de Kuzey Irak olarak karşımızda duran bu "ehven-i şer kıskacı" 'nın tahlili için önce temel bir tespiti yapmamız gerekmektedir.

Türkiye, son dönemde girdiği bütün "pazarlıklarda", "havucu almak için değil, sopayı yememek için" pazarlık eder konuma gelmiş ve pazarlık sonucunda aldığı gözüken bütün havuçlar sadece ve sadece, Türk yetkililerin kamuoyuna yönelik mesaj vermelerinden öte bir anlam taşımayan marjinal getiriler olmuştur.

Bu süreci, 1995 yılında Gümrük Birliği sürecinden, AB'ye adaylık yolunda verilen bütün tavizlere karşı elde edilen kazanımlara kadar bir çok alanda gözlemlemek mümkündür. En son olarak Denktaş'la yaptığı görüşmede, "Kıbrıs' sorununu çözmememiz bize bir şey kazandırmaz ama AB üyeliğinden eder" diyen AKP lideri Erdoğan ile ABD'nin Ortadoğu operasyonunda yeralmayı "kötü ile daha kötü arasında seçim yapmak zorundayız" diyen Genelkurmay Başkanı Özkök arasında pazarlık gücü ve taktiği açısından hiç bir fark bulunmamaktadır.

Gözümüzün önünde iki Kürt aşiretinin kendi topraklarımız üzerinden sağlanan imkanlarla bir Kürt devletine dönüşmesini izlediğimiz süreç, "kötünün iyisini seçme" üzerine kurulu bir politikasızlığın tipik bir örneğidir.
Bu sürecin anatomisini çıkardığımızda masanın karşısında ki taraflardan birinin "kötü ile daha kötü" arasında seçim yaparken, diğerinin "iyi ile daha iyi" arasında seçim yaptığını görürüz ve maalesef Türkiye yıllardır "iyi ile daha iyi" arasında seçim yapacak bir stratejik manevrayı yapamamıştır.

1991'de başlayan Kuzey Irak sürecinde :

Türkiye önce;

"PKK'yı kontrol edemeyip daha da büyümesini izlemek(SENARYO A - daha kötü) ve bölgedeki Kürt aşiretlerine ilerde kendisine karşı dönebileceğini bile bile yardım edip PKK'yı kısıtlamak(SENARYO B - kötü)" seçeneği arasından Senaryo B'yi seçmek zorunda bırakılmış ve bunun karşılığında ABD'nin bölgede bugüne kadar süren operasyonunun kilit taşı olan Çekiç Güç'ün faaliyetlerine izin vermiştir. (Türkiye'ye 6 ay süreyle geleceği öne sürülen bu gücün varlığının devamı bazen Muavenet'in "yanlışlıkla" vurulması gibi açık tehdit yolu ile sağlanmıştır")

Geldiğimiz noktada;

Türkiye yine "ABD'nin yanında yeralmayıp, Kuzey Irak'a tek başına müdahalenin maliyetlerine katlanma ve Kürt devleti gerçeği ile karşı karşıya kalma (SENARYO A - daha kötü) ve ABD'nin Türkiye'de konuşlanmasına göz yumup, Irak'a ABD ile müdahale yapıp, Kürtlerin federatif bir yapı ile yetinmelerini sağlama (SENARYO B - kötü) " seçeneği ile karşı karşıya bırakılmaktadır.

1990'ların başı ile 2000'lerin başında yaşadığımız iki süreçte, geriye doğru incelendiğinde, Türk Devleti yetkililerinin sürekli sınırlı bir stratejik vizyon ile (günü kurtarma vizyonu), sınırsız bir stratejik vizyona (geleceği kurma) sahip muhatapları karşısında tek hamlelik hareket ettiği görülmektedir. Bu hareket kısırlığının temel nedenlerinden biri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin makro stratejilerini ve bu süreçlere zemin oluşturan kamuoyu mekanizmalarını hep karşı devletlerin "resmi beyanları" üzerine kurmasıdır. Bu nedenledir ki, bu "resmi beyan esastır" sendromu, ABD'nin bir yandan Türkiye toprakları üzerinden "Kürdistan"'ı kurmasına ve bunu yaparken de bu gerçeği sürekli inkar etmesine olanak tanımıştır. Hala bazı yetkililerin, "ABD'nin Kuzey Irak'ta Kürdistan kurma niyeti olduğundan endişe ediyoruz" şeklinde demeç vermesi trajikomik bir körlüğün belirtisidir.

"EHVEN-i ŞER" MATRİKSİ

Aşağıda sürekli "ehven-i şer" taktiği ile seçmenin Türkiye'yi getireceği noktanın, sürekli "ehven-i hayr"'ı kontrol eden tarafın insiyatifinde olacağını gösteren görsel bir çalışma bulunmaktadır. Bunu son 10 yılda Güneydoğumuzda yaşanan olaylara uyguladığımızda;

1991 yılında, kısa vadeli vizyonu PKK'yı kontrol altına olmak olan ve bu uğurda Kuzey Irak'ta Kürdistan'ın kurulmasını engellemek olan uzun vadeli vizyonunu gözardı eden Türkiye, "ehven-i şer" seçimini yaparak, PKK'yı kontrol altına almak uğruna ABD'nin kendisi üzerinden Kürdistan'ı yaratacak dinamikleri kurmaya başlamasına izin vermiştir. ABD ise, her halikarda, uzun vadeli vizyonu çerçevesinde "Kürdistan'ın zeminlerinin atılması ve bu yapılırken Türkiye'deki konuşlandırmanın derinleştirilmesi" (Senaryo A - daha iyi) ile "Kürdistan'ın zeminlerinin atılması" (Senaryo B- iyi) seçenekleri arasında "daha iyiye" razı olmuştur.

2000'li yılların başına gelindiğinde ise, ABD hala uzun vadeli vizyonu çerçevesinde hareket ederken, Türkiye bu sefer, "Kürdistan'ı mevcut şartlar içinde mümkün olduğu kadar sınırlama" kısa vadeli vizyonu çerçevesinde hareket ederken, ABD başından beri ortaya koyduğu uzun vadeli vizyonu çerçevesinde masaya "iyi" ve "daha iyi" senaryoları ile oturmuştur.

Bu durumda, Türkiye, Vizyon A Matriksinde ne seçim yapmış olursa olsun, kendisini tekrar ABD'nin belirlediği satranç tahtasında otomatikman "daha kötü" karesinde bulmuş ve "daha kötü"'den, "kötü"'ye geçmek için pazarlık masasına oturmuştur. Türkiye, sınırlı vizyonu çerçevesinde "daha kötü"'den "kötüye" geçmek için yine taviz üzerine taviz verirken, ABD yine uzun vadeli vizyonu çerçevesinde en kötü ihtimalle "daha iyi"'den taviz verip, "iyi" ile yetinme seçeneği ile karşı karşıyadır. Yazımızın başında da belirtiğimiz üzere, sürekli "daha kötü"'den "kötü"'ye geçiş yapmak için çırpınan Türkiye, havuçu elde etmek için değil, sopayı yememek için pazarlık eden konumuna düşmektedir.

Yukarıda resmedilmeye çalışılan dinamikleri, "AB perspektifini kaybetmemek için" Kıbrıs'ı verme/vermeme , "Borçlarını ödeme kapasitesini kaybetmemek için" ülke ekonomisini dış güçlere teslim etme/etmeme seçeneği ile karşı karşıya bulunan Türkiye'nin bir çok alanına uygulayabillirsiniz.

Sonuçta karşınıza hep, kısa vadeli taktik kazanımlar için, uzun vadeli stratejileri gözardı eden ve geleceğe "ehven-i şer" gözlüğü ile bakan yöneticiler çıkacaktır.

Bu çıkmazdan kurtulmanın tek bir yolu vardır. 27 Ocakta yayınladığımız bültenden yaptığımız alıntı ile başladığımız yazıyı, yine aynı bültenden yapacağımız bir alıntı ile tamamlamak gerekirse :

Türkiye'nin bu "ehven-i şer" kıskacından kurtulmasının tek yolu, bu kritik dönemde satranç tahtasını yıkıp, masaya kendi taşları ile oturmasından geçmektedir. "

Ancak bu yolla, Türkiye sopa yememek için değil, havucu elde etmek için pazarlık masasına oturan ve "iyi" ile "daha iyi" arasında seçim yapabilecek bir konuma kavuşacaktır.


 

 

KAPTANIN MAHARETİ FIRTINAYA KARŞI DEĞİL GÜVERTEYE KARŞI BELLİ OLUR

Tayyip Erdoğan'ın Siirt seçimleri ile mazbatasını alarak resmen milletvekili olması, sürekli "yeni sayfa" açarak moral bulan bir topluma yeni bir heyecan olarak sunulurken, beklenen bu değişimin yaşanan tezkere "şokunun" hemen ardından gerçekleşmesi konuyu yeni bir hükümet ekseninden çok, yeni bir AKP eksenine oturtmuştur.

3 Kasım seçimlerinden hemen sonra abonelerimize ulaştırdığımız analizde vurguladığımız, "Türkiye AKP ile daha önceki koalisyon dönemlerini aratacak bir koalisyon ile yönetilecektir" şeklindeki yorumumuz yeni süreçte görsel olarak geçerliliğini yitirirken, temelde bu süreç daha da derinleşecektir.

Yüzeyde, Tayyip Erdoğan'ın AKP içindeki koalisyonun "ağası" olarak konumunu güçlendirmesi bütün unsurları bir "birliktelik fotoğrafında" zorunlu gülümsemelere sebebiyet verecektir. Bu görüntünün "AKP toparlandı" şeklinde yorumlanması AKP'deki çatlağın yüzeyden derine ineceğini gözardı etmekten başka bir işe yaramaz.

Yeni dönemde, Tayyip Erdoğan'ın kişiliğinde, AKP'nin disipline edilmesi süreci başlatılırken, arka planda direniş noktalarının yeraltına inmesi bu disiplini AKP'nin tepesindeki Demokles'in kılıcına döndürecektir. Unutulmamalıdır ki, AKP tezkere şokunu, Tayyip Erdoğan'ın bir tüzük değişikliği ile MKYK'daki bütün yetkileri kendinde topladığı ve milletvekillerinden "ne oluyoruz, ayrıldığımız partiden ne farkımız kaldı" suçlamalarına maruz kaldığı dönemeçten hemen sonra yaşamıştır.

Medyanın sürekli "Arınç-Gül-Erdoğan" ekseni üzerinde yorumladığı hatta bazen kışkırttığı "AKP bölünmüşlüğü" sözkonusu açıdan bakıldığında, mevcut hali ile medyatik ve politik bir malzeme olmaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Çünkü nihai tespitte AKP, Türkiye'deki mevcut siyasi tufan için inşa edilmiş bir Nuh'un gemisidir ve bu tufanda ayakta kalmak ve tufan paylaşımından gerekli payı almak için en uygun ortamı temsil etmektedir. Geminin sakinlerinin; bu geminin nimetlerinden yararlanmak için düzene ihtiyacı olduğunu ve bu düzeni de en iyi Tayyip Erdoğan'ın sağlayacağını görmediklerini zannetmek de saflık olur. Dolayısı ile AKP gemisinde, kaptan fırtınalı sularda maharetini gittikçe daha kararlı bir şekilde gösterirken, kamaralarda fırtına sonrasının planları sessizce yapılacaktır.

Kaptanın fırtınalı sularda maharetini gösterme isteği, kararlılığı ve kişisel üslubu, yeni hükümetin devletin kemikleşmiş bürokratik kadroları ile karşı karşıya kalma riskini, Gül dönemine göre arttırırken, AKP troykasının çevresindeki danışman kadroların zemin savaşı bazen medyaya yansıyan çoğu zaman ise yine troyka liderlerinin kendileri tarafından bastırılan iktidar savaşlarına neden olacaktır fakat netice itibarı ile bu gemi yoluna devam edecektir. Ta ki...

Suların durulmaya başlaması ile birlikte, denizin yüzeyinde "paylaşım" için yeni ve farklı platformlar belirdiği ana kadar. İşte AKP içinde o ana kadar derinden ve sessiz işleyen "kamara hareketi" bu noktada güverteye çıkacak ve kaptan esas maharetin fırtınalı sulara karşı değil, fırtınalı güvertelere karşı mücadelede gösterilmesi gerektiğini bu noktada daha net görecektir.

O ana kadar, "AKP bölünüyor" tezi bir medya retoriğinden öte bir anlam ifade etmemektedir.

TAKTİK TAKVİM
15 MART İş Güvencesi ve İş Yasasının devreye girmesi bekleniyor
14 NİSAN AB ile Kıbrıs Rum Kesimi arasında üyelik /katılım anlaşması imzalanarak, Kıbrıs Rum Kesimi resmen AB üyesi oluyor.
24 Nisan Sözde Ermeni tasarısı tekrar ABD Kongresine geliyor