<%@language=vbscript codepage=1254%> <% Response.Expires = -1000 Response.Buffer = TRUE Response.CacheControl ="private" %>
   
JEO-KRİTİK 
Sayı : 22
Haftalık Analitik Bülten
(www.acikistihbarat.com)
12 Nisan 2004
SERMAYE "FEDERALLEŞİRKEN"; SAKIP "AĞA" 'NIN SEMBOLİK ÖLÜMÜ

(Sermaye Simsarları Sermayenin Yerini Alırken)
RAPORUN ÖZETİ
Sakıp "Ağa" 'nın ölümü; Türkiye'de sermayeleşmenin eski "dev" bloklarından koparılarak, daha "federatif" platformların kurulduğu bir dönemde hayli sembolik bir önem taşımaktadır.

Küresel gündemleri çerçevesinde coğrafyaları ayrıştırmak isteyen güçler açısından; idari/toplumsal ayrışma kadar, sermaye tabanının da değişimi büyük önem taşımaktadır ve yeni tabloda "Sabancı", "Koç" gibi yerel devlerden çok; daha "kontrol edilebilir" ve "esnek" yapılara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu açıdan; birileri için, birden fazla "Albayrak" grubu; bir Koç'tan daha makbuldur . Bu; "devletvari" sermayenin "federalleşmesi" sürecidir.

Bu tür federatif bir yapının dinamiklerini sürekli kontrol etmek ise; küresel baronların kontrolündeki yerel sermaye simsarlarının işi olacaktır. Türkiye; "din" adamı zannettiği Fettullah Gülen'den; "liberal" zannettiği Kemal Derviş'e ve kendisine "veri koordinatörü" gibi hayli ilginç bir sıfat bulan Cüneyt Zapsu gibi bir isme kadar bir çok isim bu mercek altında izlenmelidir.

Küresel plan çerçevesinde birileri Türkiye'yi bütün kurumları ile masaya yatırıp kendi mallarıymış gibi pazarlık kartları açmaya başlamışken, Ankara'da kulaklara fısıldanmaya başlayan bir cümle ("Ne kadar ihtişamlı olursa olsun; Türkiye aleyhine çalışan her servetin çapı, nihayetinde 7.65 m.m.'dir") ; sadece Türkiye aleyhine çalışan sermaye yapıları açısından değil, toplum açısından da ciddi bir kaos tehlikesine işaret etmekte. Türkiye'yi değneksiz dolaşabilecekleri bir köy zanneden bazı baronlar için makro analizlerin ötesinde bir gerçeğin havadaki ağırlığı gittikçe artıyor. Şapkalarını önüne koyup; kimin malını kime pazarladıklarını düşünmek bazıları için birinci öncelik haline gelmekte.



Sakıp Sabancı'nın
vefatı çok sembolik bir zamanda gerçekleşti. Kendisinin ardından çok şey söylenebilir ve bu söylenecekler şu anda klasik bir matem havasına bürünen medyanın çizdiği tablodan çok farklı renkler taşıyacaktır. Fakat "ölünün arkasından konuşulmaz" prensibine saygımızdan ve kendisinin aslında tam olarak hakim olamadığı bir sermaye grubunun sadece "sempatik sözcüsü" konumunda olduğunu bildiğimizden kendisine Allah'tan rahmet diliyoruz.

Yazımızın başında belirttiğimiz üzere Sabancı'nın vefatı Sabancı'nın hayatından çok; Türkiye'deki sermayeleşme/baronlaşma sürecinin geldiği aşama açısından sembolik bir önem taşıyor.

24 Şubat 2003 tarihinde yayınladığımız Jeo-Kritik bülteninde yayınladığımız "Sakıp Ağa Adana'dan çıkıyor mu?" başlıklı analizimiz ve 27 Ocak 2003 tarihinde yayınladığımız Jeo-Kritik'te yayınladığımız "Koç-Sabancı vs Fransa-Almanya" başlıklı analizlerimizde; Koç ve Sabancı gruplarının artık varlıklarının devamını Anadolu dışında gördüklerini ciro hedefleri ile ortaya koyduktan sonra bu iki grubun üzerlerine gelen dalga nedeni ile birleşmelerinin gündeme geleceğini savunmuştuk. Türkiye sanayinin iki ana amiral gemisini; küresel sermayenin bayii konumuna getiren ve Anadolu'dan çekilmelerini sağlayacak olan bu süreç; bu gün daha da derinleşerek sürmektedir. Şöyle ki;

SESAR olarak yaptığımız analizler; yeni küresel gündemin değirmentaşları arasına sadece devletin değil, sermayenin de alındığını ve aynen devletler gibi küresel baronların sadece devletleri değil, sermaye gruplarını da ayrıştırmayı hedeflediklerini göstermektedir.

Bu yeni süreçte; Anadolu'nun merkezinde yeraldığı coğrafyada ön plana çıkarılacaklar; Koç/Sabancı gibi "devletvari" sermaye yapıları değil; hareketli sermaye platformları inşa edebilecek esnekliğe sahip "federal" sermaye simsarlığı yapıları olacaktır. Bu "federal sermaye" simsarları; Bechtel, Carlyle gibi küresel baronların tekelindeki dev sermaye yapılarının altındaki değişken "federal sermaye" taşeronlarını organize edip, gerektiğinde de dağıtma işlevini göreceklerdir.

İsterseniz bu tezi somutlaştıracak bir kaç ayrıntıyı önümüze koyalım :

  • Sabancı'nın ölümünden yaklaşık bir buçuk ay önce; Ali Sabancı, Sabancı CEO'su ile anlaşamadığı için Sabancı Telekom'daki görevinden istifa etti. Günümüzün "business" dinamikleri açısından, hanedandan bir ismin kendi ismini taşıyan bir şirketten istifa noktasına gelmesi ne kadar "profesyonel" gözükse de; Sabancı'nın Sabancılardan, Koç'un da Koçlardan ibaret olmadığını bilenler açısından bu olay hayli sembolik bir anlam taşıyordu.

  • Beklendiği üzere medyamızda yeralmadı ama; Koç Grubu'ndan bir şirket (Koç Sistem) Bayındırlık Bakanlığı'nın bir ihalesinde yapılan usulsüzlük nedeni ile Kamu İhale Kurumu'nun kara listesine alındı ve bir yıl süre ile ihalelerden men edildi

  • Fettullah Gülen'in Zaman gazetesinde yeralan ve "değerli" dünya vizyonunu Türk kamuoyu ile paylaşması ile Zaman gazetesine reklam verenlerin profilindeki dikkat çekici değişiklik aynı zamanlarda gündeme geldi. SESAR olarak yaptığımız reklam analizleri; Fettullah Hoca'nın sermaye tabanı ile daha önce yanyana gözükmeyen sermaye tabanı arasında ciddi bir yakınlaşma meydana geldiğini gösterdi. Zamanında Fettullah Hoca'nın sermaye tabanını, asker nezdinde öcü gösteren "istihbarat" raporları ile 28 Şubat'ı dış odaklar adına kurgulayan koçbaşları, birden "Sufi sermaye"'nin kıymetini anlamışa benziyorlardı.

  • Geçen haftalarda medyaya da yansıyan bir görüşme; Kurtlar Vadisi'ni seyrede seyrede konseylerin işleyişine alışık hale gelen uyuşturulmuş Türk toplumunda bir dernek toplantısı etkisi yaptı. Neticede; Cüneyt Zapsu'nun evinde İstanbul "dükalığının" belli başlı isimleri, Başbakan'ın da katılımı ile İstanbul Belediye Başkanı ile basına kapalı bir toplantı yaptılar. Toplantı; daha önce ABD büyükelçilerinden, yabancı istihbarat servislerine kadar bir çok odakla böyle "gizli" toplantılar yapmış olan İstanbul baronları için bir ilk değildi ama; işin özünde "fındık tacirliğinden", "sermaye simsarlığına" yükselmiş bir isim olan Cüneyt Zapsu'nun profilini bu kadar yükselten bir toplantı dikkatle not edilmeliydi.

  • Bütün bu olaylar gerçekleşirken; medyanın satır aralarına bir başka haber düştü. Kemal Derviş; Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Washington'da John Hopkins Üniversitesi ile birlikte düzenleyeceği bir konferansta ana konuşmacılardan biri olarak yeralacaktı. Kemal Derviş'in Washington'da olmasından çok; Kemal Derviş'in ana konuşmacı olarak davet edildiği toplantının düzenleyicisinin Fettullah Gülen'e yakınlığı ile bilinen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın olması dikkat çekiciydi. 28 Şubat sürecinde Fettullah Gülen'i hedefe koyan çevreler ile bunların Türkiye'deki taşeronları; şimdi adamlarını Fettullah Gülen'le aynı platforma koyacak konuma gelmişlerdi.

  • Bütün bunlar olurken; arka planda Arı Grubu'nun (ki bu grup CIA tarafından fonlanan National Endowment for Democracy vakfının bir alt kuruluşu olan International Republican Institute'ın Türkiye'deki ayağıdır) lideri Murat Köprülü ile Cüneyt Zapsu ve Kemal Derviş arasındaki "arkadaşlık" bağlarının hangi vesilerle güçlendiğini de biz size ayrıca bir bilgi olarak sunalım.



  • Ve tabi bunlara bir de; Tayyip Erdoğan'ın Berlusconi'ye olan vefasının gittikçe somutlaşmasını ekleyebiliriz. Son olarak Basın Kanunu'nda yapılan; yabancıların da medya sahibi olmasına imkan tanıyan ve dolayısı ile Berlusconi'nin MediaSet grubunun Türkiye'de medya sahibi olmasına imkan tanıyan değişiklik; bugüne kadar klasik "politikacı" - "dış odak" işbirliğinin ötesinde; Türkiye'deki sermaye çarkına sokulan ciddi bir çomağın da işareti idi. Hele, Garantiye yeniden yoğunlaşan İtalyan ilgisi ile birleştirildiğinde.

    Bu tür anektodal verileri, arka planda bir çok ayrıntısına sahip olduğumuz bir "ilişki" haritası ile birleştirdiğimizde karşımıza çok net bir tablo çıkıyor.

    A) Türkiye'de Koç-Sabancı gibi "devletvari" sermaye bundan sonra artık varolma mücadelesi çerçevesinde varlığını sürdürebilir.

    B) Ayrıştırılmaya çalışılan Anadolu coğrafyasında nasıl idari/toplumsal yapılar "federatif" normlara göre yeniden şekillendirilmeye çalışılıyorsa; sermaye tabanı da benzer "federatif" prensiplere göre şekillendirilmek istenmektedir. Bu ise; yıllardır biriktirdikleri "artı değer" ile bir "deve" dönüşen ve dolayısı ile "kontrol edilme" konusunda riskler taşıyan "yerel sermaye odaklarını" etkisizleştirerek; onların yerine şartlara göre yer değiştirebilecek, "federatif konsorsiyumlar" olarak sürekli şekillendirmeye müsait orta ölçekli gruplar yaratmaktan geçmektedir. Bu çerçevede; birileri için, birden fazla "Albayrak" grubu, bir tane Koç'tan daha makbuldur.

    C) Bu tür "federatif" sermaye yapıları; bu tür yapıların sürekli simsarlığını yapan, bu yapıları hem kuracak, hem de bozacak "hareket" kabiliyetine sahip "sermaye simsarlarına" ihtiyacı hasıl kılmaktadır. Hedef coğrafyadaki "sermaye dinamikleri" bu "sermaye simsarları" üzerinden şekillendirilerek, yönlendirilecek ve böylece bazılarının kontrolsüz bir güce kavuşması engellenecektir.

    D) SESAR; önümüzdeki dönemde küresel odakların bu tür simsarları şimdiden yaratmaya başladığını ve bunların; sermaye sahiplerinin kendilerinden daha işlevsel bir rol üstleneceğini analiz etmektedir. Bu sermaye simsarları; kendileri görünürde ciddi bir sermaye odaklanmasına sahip olmasalarda; küresel baronların sadık uzantıları olarak yerel sermayeyi organize eden "aracılar" olarak görev göreceklerdir.


    Önümüzdeki dönemde Türkiye üç ana sermaye simsarına dikkat etmelidir. Bunlar :

    A) "Sufi İslam" sermayesini temsilen Fettullah Gülen
    B) "Liberal sermayeyi" temsilen Kemal Derviş
    C) "Etnik sermayeyi" temsilen Cüneyt Zapsu

    'dur.

    Bu isimleri çoğaltmak ve hatta bir perde arkalarına geçip; bu işi daha derinlerde yapıp Arı Grubu başkanı Kemal Köprülü, Motorola avukatı New York Valisi'nin ortağı Mel Dogan gibi isimlere ve hatta daha da derinlere gidip eski CIA Başkanı Woolsey, eski ABD Dışişleri Bakanı James Baker gibi isimlere ışık tutabiliriz.

    Fakat ne kadar derine inerseniz inin bütün bu ilişkiler ağının dinamiği yukarıda ortaya koyduğumuz dinamiklerdir :

    Türkiye'nin sermaye tabanını; aynen idari ve toplumsal yapısı gibi parçalara ayırıp; kontrol altında tuttukları sermaye simsarları aracılığı ile dinamik olarak kurup, bozabilecekleri sermaye koalisyonlarına uygun "federatif" bir yapıya bürümek.


    Bu tür analizleri yaptıktan sonra; geriye yaslanıp rahat bir nefes almak pek mümkün gözükmüyor.

    Ve arka planda küresel dinamikler bu yönde çalışırken derinlerden fısıldanan bir cümle; Türkiye'de Sakıp Sabancı'nın ölümünün hayli "normal" bir ölüm olduğunu düşündürtüyor :

    "Çapı ve ihtişamı ne olursa olsun; Türkiye aleyhine çalışan her sermayenin çapı eninde sonunda 7.65 m.m.'dir".

    Bu anonim ama ürpertici cümle; Türkiye'yi değneksiz dolaşabilecekleri bir köy zanneden "baronlar" ve "simsarları" açısından
    bütün makro analizlerin ötesinde çok temel bir gerçeği ifade ediyor.

 

TÜRK SİYASİ HAYATINA DAİR ALTERNATİF MODELLEME GEREĞİ

"ÇOKLU SEÇMEN TERCİHLERİ SİYASİ ODAK EŞLEŞMESİ"
MODELİ

28 Mart seçimleri sonrasında CHP kadar hayalkırıklığı yaşayan bir kesim de araştırma şirketleri idi. Gerçekleştirdikleri kamuoyu yoklamalarındaki sonuçlar ile ortaya çıkan tablo arasında ciddi uçurumlar göze çarpıyordu. Bu uçurumun bir kısmı "ahlak" faktöründen kaynaklansa da; SESAR olarak seçim sonrası yaptığımız analizler bize Türkiye'de seçmenin her türlü siyasi modellemeyi zorlayan davranış biçiminin ana sebep olduğunu gösterdi.

Seçim sonuçları kadar çarpıcı olan bir diğer nokta ise; medyanın seçim sonuçlarını yorumlama da ki ilginç tekdüze tavrıydı. İstisnaların kaideyi bozmadığı gerçeğinden yola çıkarak söyleyebiliriz ki neredeyse bütün medya

* DEHAP'ın ve Güç Birliği'nin performansına bakarak Siyasal Kürtçülük tabanının eridiği

* CHP'nin büyük bir hezimete uğradığı

* Türkiye'nin iki partili bir sisteme doğru gittiği (hakkını vermek lazım, bu anlamsız görüşü fütursuzca savunanların sayısı daha azdı)

* AKP'nin istikrarın yeni adresi olduğu

* Seçmenin MHP ve DYP'yi baraj üstüne iterek (ki sonra DYP'nin baraj altında kaldığı ortaya çıktı), AKP'yi frenlemek istediği ve dolayısı ile "sağduyu"lu davrandığı

O kadar çok yazı/çizi arasında; diğerlerinden farklı olma içgüdüsü bazı yazarlarımızı hayli özgün noktalara taşıdı ama SESAR olarak genel kaygının, seçimin sonuçlarını kendi içinde değerlendirmekten çok; hizmet edilen misyona yarayacak şekilde yorumlama olduğunu gördük.

Kimi; medya ile AKP arasındaki ilişkileri araştırma yönünde hamleler yapan Baykal'ın ipini çekme konusunda fazla gayretkeş, kimi AKP'nin sağladığı "rahat çalışma ortamının" diyetini ödeme konusunda kraldan çok kralcı, kimi de dış kaynaklı iki parti tezine hizmet etme konusunda diğer kalemşörlerden ayrışıp bazılarına değerini kanıtlama çabasındaydı. Motivasyonları ne olursa olsun; 28 Mart seçimlerinin sonuçlarını tahmin etme gayretleri kadar, sonuçlarının yorumlama tarzı da tam bir fiyaskoydu.

Dezenformatif seçim yorumlarına ışık tutmak açısından; özellikle Türkiye'de siyasal Kürtçülük tabanının eridiği yolunda sıkça dile getirilen tezin tamamen bir dezenformasyon olduğunu analiz eden yandaki yazıya göz atmanızı tavsiye ederiz.

Fakat bizim bu ana analizdeki amacımız; SESAR olarak seçim sonrasında şapkamızı önümüze koyup düşünerek ortaya çıkardığımız ve geliştirdiğimiz Çoklu Seçmen Tercihleri Siyasi Odak Eşleşmesi Modeli (ÇOSETSOEM) doğrultusunda; Türkiye'de seçim sonuçlarının analiz metodolojisini, analiz edenlerin maddi/manevi misyonlarından bağımsız hale getirip daha sistematik bir yapının kapısını açmaktadır.

ÇOKLU SEÇMEN TERCİHLERİ SİYASİ ODAK EŞLEŞMESİ MODELİ NEDİR?

Her seçim sonrası; seçim sonuçları ne olursa olsun tekrarlanan ve nedense hiç sorgulanmayan bir klişedir : Seçmenin Sağduyusu.

Ortalama eğitim süresi 3.5 yıl olan bir seçmen kitlesinin; ülkenin makro çıkarları doğrultusunda her seferinde "sağduyulu" seçim yapması istatistiki olarak pek mümkün değilse de; neticede seçmeni müşteri, siyasetçiyi "üretici" olarak gören anlayış çerçevesinde kimse "müşteriyi" kırmak/gücendirmek istemez ve ruhunu okşar. Ve tabi; "demokrasi düşmanı" gibi nahoş sıfatlar yakıştırılmadan sorulması imkansız olan bir soru da sorulmalıdıır : "Seçmenin her seçtiği doğru mudur?"

Oysa ki; dünya "sağduyulu" seçmenlerin seçdiği "sağduyusuz" iktidar yapıları ile doludur.

Burada kilit nokta; hedef seçmen kitlesini doğru kriterler çerçevesinde alt odaklarına ayrıştırma ve daha sonra bu alt odaklarının davranış motivasyonlarını analiz etmektir.

SESAR olarak yaptığımız çalışmalar ve 28 Mart seçimleri sonrasında daha da derinleştirdiğimiz analizler doğrultusunda geliştirdiğimiz Çoklu Seçmen Tercihleri Siyasi Odak Eşleşmesi Modeli, seçmenin oy atana kadar olan süreçte üç temel motivasyon düzleminde hareket ettiği tezinden yola çıkıyor.

Bunlar :

a) İdeolojik Motivasyon
b) Sosyal Motivasyon
c) Menfaat Motivasyonu


Bu üç temel düzlemin bileşkesi ve farklı ağırlıkları neticesinde; bazılarının "seçmenin sağduyusu" dedikleri "nihai karar" ortaya çıkıyor. Bu motivasyon düzlemlerini açmamız gerekirse :

a) İdeolojik Motivasyon : Seçmenin; kendisini özdeşleştirdiği veya yakın durduğu düşünsel çizgi. Günüzümün iyice karmaşıklaşan "kavramlar/düşünceler" ortamında bu düzlemi; "milliyetçi", "muhafazakar" , "sosyal demokrat", v.s. gibi kalıpsal temeller üzerinde değerlendirmek hatalı sonuç vermektedir. Onun yerine SESAR olarak geliştirdiğimiz model; klasik kalıplar yerine seçmenin ideolojik motivasyonunu gündemdeki ana konu başlıkları üzerinden değerlendirmektedir. Bu yöntem; zamanında "solcu" bir kavram olan yerli üretim insiyatiflerinin, günümüz konjonktüründe aynı zamanda "milli" bir tona bürünmesinden kaynaklanan terminolojik hataları bertaraf etmektedir.

b) Sosyal Motivasyon : Seçmenin ideolojik motivasyonundan bağımsız olarak, içinde bulunduğu sosyal konumu çok parametreli olarak tanımlayan düzlem. Bu düzlem; kişinin oy tercihini düşünsel duruşu kadar içinde bulunduğu sosyal ortamın da belirlediği varsayımından yola çıkarak oluşturulmuş bir düzlemdir. İstanbul varoşlarından yaşayan Kürt kökenli bir işçinin kendini nasıl tanımladığı; göçettiği köyündeki tarımla uğraşan Kürt
kökenli seçmene göre farklılaşma gösterecektir ve bunun nedeni seçmenin içinde yaşadığı sosyal ortamdır.

c) Menfaat Motivasyon : Seçmenin ideolojik ve sosyal motivasyonlarından bağımsız olarak; yaşam mücadelesinde varolmak için şart olan menfaat kulvarlarından (aş/iş, eğitim, sağlık, güvenlik, v.s.) hangisine daha fazla ağırlık verdiğine göre şekillenen bir düzlemdir. Kendisini laik olarak tanımlasa da; iktidarda olan muhafazakar tabanlı bir partinin yarattığı ekonomik istikrar ortamının kendisinin iş şartlarını iyileştirdiğini gören solcu bir işçinin nihai kararını etkileyen işte bu menfaat düzlemidir.


SESAR olarak yaptığımız araştırmalar ve modelleme çalışmaları;
seçmenin nihai oy kararını bu üç ana düzlem üzerindeki parametrelerin şekillendirdiğini göstermektedir.

Seçmenin bu üç düzleminin karşısında; siyasi odakların benzer üç tabanı bulunmaktadır. Bunlar da;

a) İdeolojik Taban (Parti ve kadrolarının söylemleri ile ortaya koydukları düşünsel bütünün haritası)

b) Sosyal Taban (Partiye oy verenlerle birlikte; partinin en fazla hitap ettiği kesimlerin sosyal konumlarının haritası)

c) Menfaat Tabanı (Parti ve kadrolarının vaadettikleri ve gerçekleştirdikleri icraatlar ile en çok hangi menfaat
kulvarlarını tatmin ettiklerini gösteren harita)

Seçmenin motivasyon haritası ile siyasi odağın tabanlarının ne kadar uyuşup uyuşmadığı; hedefteki seçmen kitlesinin nihai kararını sözkonusu siyasi odak lehine yapıp yapmayacağının da en sağlam göstergesini oluşturmaktadır.

Yukarıda sözedilen "düzlemler" sözel olarak tarif edilen değil; yoğun kamuoyu araştırmaları ile rakamlara dökülebilen nicel özellikleri taşıyan şekilde inşa edilmektedir.

SESAR olarak yaptığımız modellemeler ve analizler göstermiştir ki; medyada yeralan bütün yorumların aksine;
Türkiye'de siyasi bir taban kaymasından çok, seçmenlerin motivasyon kayması sözkonusudur.

"SİYASİ TABAN DEĞİL MOTİVASYON KAYMASI" NE DEMEKTİR?

Yukarıda ortaya atttığımız bu kavramın özü şudur : Seçmen artık aklı ve kalbi ile değil , midesi ile oy kullanmaktadır.

"Siyasi uzmanlar" istedikleri kadar "Türkiye'de sol taban eriyor", "siyasi Kürt politikaları prim yapmıyor" gibi kendi misyonları çerçevesinde yorum yapsınlar; Türkiye'deki seçmen her geçen gün daha fazla kendi ideolojik ve sosyal duruşuna göre değil, "menfaat motivasyonuna" göre oy kullanmaktadır.

Bu faktör; yıllardır siyasi ve ekonomik krizlerle çalkalanan ve artık "istikrar olsun da nasıl olursa olsun"
noktasına getirilen bir toplum için fazlası ile belirleyici hale gelmiştir.

Dolayısı ile;

a) Normal şartlarda kendini laik/modern çizgide tanımlasa da; sırf ekonomik istikrar sağlandığı ve uluslararası finans piyasalarıından destek sağladığı için eskiden "yüzüne bile bakmayacağı" AKP kadrolarına "vizyoner" sıfatını yakıştırıp, ona oy atan komprador burjuvazinin temsilcileri ile

b) AKP'nin Kürtçülük misyonuna, elinde tuttuğu iktidar gücü, sağladığı yurtdışı destek, Kuzey Irak'ta Kürdistan'ın kurulmasına verdiği lojistik destek ve bünyesinde barındırdığı Kürtçü odaklar ile, DEHAP'tan daha fazla hizmet ettiğini görüp Erdoğan'a oy atan Kürt milliyetçisi seçmen

menfaat motivasyonlarını, ideolojik ve sosyal motivasyonlarının önünde tutarak nihai kararını veren seçmenlerdir.

Resme bu açıdan bakıldığında; Türkiye'de seçmenin kendini özdeşleştirdiği ideolojik motivasyon haritası ile içinde
yaşadığı sosyal motivasyon haritasından bağımsız olarak; gittikçe daha fazla "menfaat motivasyonuna" bağlı olarak karar vermeye başladığını ve bu nedenle de; AKP gibi "mideye en fazla hizmet eden" partilerin temel aktör olarak sahnedeki yerlerini koruduklarını göstermektedir.

Bu tarz bir analiz; Türk seçmenin, bir gün DSP gibi bir partiyi iktidara taşıdıktan sonra, bir ertesi dönemde aynı partiyi yerlerde sürümesinin "siyasi taban" kayması ile açıklanması hayli zor olduğu bir dönemde, siyasi dinamikleri çok daha gerçekçi bir ortamda açıklama fırsatı tanımaktadır.

İşte bu noktada; Çoklu Seçmen Tercihleri Siyasi Odak Eşleşmesi Modeli 'nin bir alt modülü olan Bütünsel Seçmen Analizi seçmen bazında analizi mümkün kılmaktadır.

"BÜTÜNSEL SEÇMEN ANALİZİ" NEDİR?

Ana modelin bir alt modülü olan "Bütünsel Seçmen Analizi", seçmeni sadece kendini hangi motivasyon tabanları ile özdeşleştirdiğini değil, aynı zamanda diğerlerine göre nasıl konuşlandırdığını ölçen bir metodoloji önermektedir.

Bu modülde; seçmenin kendini tanımladığı platform ayrıntıları ile tespit edildikten seçmenin

a) Antipatik

b) Sempatik

durduğu "dış odaklar ile

a) Fırsat

b) Tehdit

olarak gördüğü pencereler analiz havuzuna dahil edilmektedir.

Bu şekilde; her seçmen nihayetinde atacak bir oyu olsa da; her seçmenin sanki kullanacak 10 oyu varmış da, bunları birinci, ikinci ve üçüncü öncelikleri doğrultusunda dağıtıyormuş gibi oy kullandığını varsayan "ağırlıklı tercih dinamiği" ortaya çıkmaktadır.



Yukarıda belli başlıkları ile ortaya koyduğumuz Çoklu Seçmen Tercihleri Siyasi Odak Eşleşmesi Modeli, geriye doğru yaptığımız çalışmalarda da, siyasi davranışı gittikçe daha belirsiz hale gelen Türk seçmeninin tercih dinamiklerini ortaya koymak açısından diğer modellere göre çok daha sağlıklı bir yapı ortaya koymaktadır.

Analizin başında önümüze koyduğumuz şapkayı tekrar başımıza koyduğumuzda SESAR olarak gördüğümüz şudur ki;

Seçmene hangi partiye oy atacağını sormaktan daha önemli olan; müşteri konumunda olan seçmen kitlesinin motivasyon haritalarıile ile üretici konumundaki siyasi odağın taban haritalarının bütün ayrıntıları ile ortaya konulup, eşleşme ve ayrışma noktalarını tespit etmektir. Bu yöntem sadece hedefteki bir seçmen kitlesinin (ister ulusal boyutta, ister mahalle düzeyinde) nihai kararını zaman ve mekan bağımsız tahmin etme doğruluğunu arttırmakla kalmayıp; aynı zamanda hedef seçmen kitlesine en uygun duruşu sergilemeye çalışan siyasi odaklar için de en değerli tavsiyeleri bünyesinde barındırmaktadır.

Atılan bir oy; arka plandaki dinamikler klişe söylemlerin ötesinde analiz edilmediği sürece sadece bir oydur; Çoklu Seçmen Tercihleri Siyasi Odak Eşleşmesi Modeli ile ele alındığı zaman ise; içinden çıktığı toplumsal dinamiğin "sağ duyusudur".

 

 



 

 

"KÜREK, TÜFEK ve YÜREK"

(Tamamlanamayan Denklem)


Son günlerde yazdığı "Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok" kitabı ile gündeme gelen Pamukoğlu Paşa'nın Harp Akademilerinde Binbaşı iken yazdığı , "Örümcek Ağı Kurulu Bir Savunma Planı" başlıklı yazı askeri strateji açısından savunmanın derinliği ve yapısına dair analizi "eski komutanlardan" şu kıssadan hisse ile bitiriyor :

"Kürek, Tüfek, Yürek"

Bugün müttefiklerinden temin ettiği en son moda "kürek" ve "tüfeğe" sahip olduğu halde, bu denklemi tamamlamakta zorluk çeken bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu artık sokaktaki çoçuk bile görüyor.

Ve biz bu tablo karşımızda; Haziran'da gerçekleştirilecek bir NATO zirvesine doğru yol alıyoruz. Haziran'dan sonra önünü göremediklerini itiraf eden güvenlik kadrolarının yönetiminde.

NATO zirvesi öncesinde size başka bir yerde duyduğunuzu düşünmediğimiz bir bilgi verelim :

ABD'nin son Irak saldırısı sırasında Türkiye'deki "NATO" üslerinden 1400'ünün üzerinde sorti yapıldı. Evet; yanlış okumadınız; 1400'ün üzerinde sorti. Sizler İncirlik'te "kalkmayan" uçakları sayarken; bu sortilerin nereden kalktığını da bir gün "demokrasi" yanlısı kadrolar açıklar elbet.

Yabancı askerler girdi girmedi diye tartışa duralım; Türkiye'deki "NATO" üsleri ABD'nin işgal operasyonu için bizzat kullanılmaktaydı.

NATO'ya bu kadar "sadık" bir ülkenin Haziran ayında NATO zirvesine ev sahipliği yapacak olması bazılarını gururlandırıyor olabilir ve tabi medyamızda yine, Türkiye'nin uluslararası rolünün ve jeopolitik öneminin arttığına dair yorumlar okuyacaksınız.

Bu noktada size geçmişe dönüp; Tayyip Erdoğan'ın imzaladığı 1.3 milyar dolarlık AWACS alımını hatırlatmak isteriz. Tabi bir de buna; yüksek kapasiteli tanker uçaklarının alımını eklemekte fayda var.

Kıbrıs'tan binlerce askerini çekerken sesini çıkarmayan bir ordunun; bu kadar yüksek kapasiteli tanker uçaklarını ve binlerce kilometre öteyi görebilen AWACS'ları ne yapacağı aklınızı karıştırıyor olabilir. Bu noktada size bir ipucu verelim; sözkonusu tanker uçakları uzun menzilli yüksek kapasiteli bombardıman uçaklarının yakıt ihtiyacı için kullanılırlar ve tabi AWACS'larla da Diyarbakır üzerinde dolaşıp Kerkük'ü üzerinde Türkmenleri koruyan uçaklarımıza destek olunacağını düşünmüyorsunuz.

Hatta bu tür gelişmelere hava üslerinin başındaki "taktik" kelimesini kaldırmayı gelişme zanneden ve bu yolla "stratejik" bir güç olacağını zanneden garip zihniyeti de ekleyebilirsiniz.

Bütün bu "ayrıntılar"'a ; , İstanbul'da NATO'nun bir "Terörle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi" kurması gerektiğini telkin etmeye başlayan Washington merkezli "düşünce kuruluşlarını" ekleyebilirsiniz. Türkiye'nin İstanbul'un göbeğindeki 3. Kolorduyu NATO'ya tahsis ettiğini unutmadan.

NATO'nun "acil müdahale gücünü" Yunanistan'a kaptırmayıp, İstanbul'a taşımakla övünen bir zihniyetin; Irak'ta Kızılay'dan bile hareketsiz kalması ise önümüzdeki resmin "paradoks" tonlarını hayli koyulaştırıyor. (Hele NATO/ABD gibi yapıların Yunanistan-Türkiye çekişmesi üzerinden neler elde ettiklerini bilenler açısından)

Gazetelerin; "1500 koruma ile geliyor" gibi başlıklarla duyurdukları basit bir "Bush'un görkemli ziyareti" parodisine dönüştürülecek olan NATO zirvesi; "uluslararası" bir kurumun üst düzey toplantısından ziyade Türkiye'nin kendi evinde küresel hegemonlara garsonluk edeceği bir platformun inşası özelliklerini taşıyor.

"BOP"'tan, "uluslararası teröre" şatafatlı ama içi boş lafların arkasında; İstanbul'u küresel hegemonyanın operatif merkezine oturtacak ve Türkleri de bu operatif merkezin kapı bekçisi yapacak bu süreç;

  • askerlerinin başına çuval geçirildiği gün ABD büyükelçisi ile randevusunu iptal etmeyecek kadar "sadık",

  • şehitlerinin kanı ile alınan topraklar uluslararası bir çetenin direktifleri doğrultusunda küresel bir koloniye dönüştürülürken susacak kadar "demokrat"

  • ve bir işadamının cenazesi olacak diye yapılacak basın toplantısını erteleyecek kadar "sivil" bir zihniyetin hakim olduğu bir dönemde karşımıza dikilmiş bulunuyor.

    "Kürek, Tüfek, Yürek"

    Yüreğin bol; kürek ve tüfeğin az olduğu dönemlerdeki komutanların bir sözü; bugün her türlü küreğe ve tüfeğe sahip olanlar için güzel bir kılavuz niteliği taşıyor.

ABD'nin "BOP" ve "Ilımlı İslam" Oltasını Yutanlar

 

ABD’yi tanıdığını iddia eden ve isminin sol tarafına stratejist ve uzman gibi unvanlar koyan bir çok "akıllı" hemen BOP ve Ilımlı İslam projelerinin üzerine atladılar. Sadece akademik unsurlar değil, yönetsel, politik ve askeri kimliklere sahip birçok önde gelen kişi ve kurum da ABD’nin BOP ve Ilımlı İslam oltasını yuttular. Oltayı en iyi yutanlar da “çok zeki” İslami gruplar oldu.

Önce Ilımlı İslam projesini mercek altına alalım:

ABD başta Türkiye olmak üzere bir çok İslam ülkesini “güya” ılımlı İslami rejimlerle yönetme operasyonu yapıyormuş. Bu bağlamda AKP İslam dünyasındaki öncüllerinden biri imiş.

ABD’nin AKP’yi desteklemesi, İslamı, hele ılımlı İslamı desteklediği anlamına hiç gelmiyor. Tam tersine ABD ve Hıristiyan Batı dünyası AKP’yi resmi ideolojilerin vermediği tavizleri almakta kullanıyor. Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliği, Kıbrıs’ın Rumlar’a tedrici iadesi, Kürtler’in İsrail’in enstrümanı haline gelmesi, Türkiye’nin etnik ve dinsel çeşitliliğinin artırılması ve neredeyse etnik ve dinsel bir hipermarkete çevrilmesi gibi tavizlere, yani Türkiye’nin tedricen yok edilmesine, kabul edelim ki o çok sevilmeyen resmi ideoloji izin vermedi.

Şimdi AKP ile bu operasyonu gerçekleştiriyorlar. Bu operasyon belli bir noktaya gelince, yani AKP hükümeti “selpak” işlevini görünce aklımıza gelebilecek en aşağılayıcı üslup ile iktidardan gönderilecektir; tıpkı Menderes örneğinde olduğu gibi.

AKP’yi rejime yönelik bir tehdit gibi algılayıp Washington’la temasa geçenleri görünce ABD’nin oltaları kullanmadaki ustalığını anlıyorsunuz: Onlar ılımlı İslam’ın arkasında durur gibi yapınca ABD bir anda İslam dünyasındaki müesses nizamların “Kabesi” haline geliyor. Ve Sezen Aksu’nun o şuh ve şımarık ifadesini aynen alarak “O’nu alma beni al” diye pazarlık masasına oturuyorlar. AKP ne verdi ise biz daha fazlasını verelim yollu bir diyalog süreci başlıyor. Kürtler ne verdi ise biz daha fazlasını verelim türü taviz sepetleri açılıyor.

Halbuki kimse AKP’nin ve Kürtler’in müşterisi ve destekçisi değil. Bunlar müesses nizamı hiza mesafeye getirmek ve İslam’ın (bırakın ılımlısını) ismini bile lügatlerden silme operasyonu.

(Her türlü tavizi vermiş ve ülkeyi berhava etmiş İslami tandanslı bir partinin en büyük zararı önce ülkeye, sonra da İslam’a olacaktır.)

AKP’yi yeni rejimin aktörü olarak görenler ve korkanlar bilmelidirler ki –hatta müsterih olmalıdırlar ki– ABD  ile, AB ile rejim pazarlığı yapılıyorsa burada amaç eskisini göndermek değil tam tersine, tamir ederek, revizyondan geçirerek devam ettirmektir.

AKP ve Kürtler de bilmelidir ki ne yapacağı kestirilemeyen ve hatta belli bir yapısı olmayan unsurlar yerleşik yapının yerine ikame edilemezler ama ancak ona karşı kullanılırlar. Bu basit kaideleri bilmeden “yedi düvel arkamda” zannı ile atılan adımlar, verilen demeçler ancak bataklığın geri dönülmez noktasına varmakta yardımcı olurlar.

Ancak herşeye rağmen, ABD’nin ve genel anlamda Batı’nın şifrelerini çözmüş ve devleti buna göre yöneten “müesses nizamların” yerine bu kodları çözmemiş “yeni yetmeler” her zaman tercih sebebidir diyebilirsiniz.

Yani Türkiye’yi “bataklık gülü” gibi görenler bilmelidirler ki tek bir “ana haber bülteni” bile karizmayı derin bir şekilde çizebilir.

Hatta ABD’nin veya genel olarak Batı’nın yeni bir plağı dinleme istekleri karşılıklı olarak belirebilir. Yani Türkiye gibi ülkeler de niye yeni bir frekansa geçmesinler?

Özet olarak, ılımlı İslam projesi, “müesses nizamlarla” yeni bir pazarlık masası kurmak için ileri sürülmüş bir kozdur. Böylelikle Batı için pek sorun çıkarmayan kurulu düzen “yeniden” kurgulanarak bir nevi periyodik bakımdan geçirilmiş olacaklardır. Bu arada bir kaç parça değiştirilse de araç aynı kalacaktır.

BOP mu? Yoksa çok açık tehdit ile tavizi daha sağlama almak mı?

Küresel bir mimariye ve müteahhitliğe ne gerek var? ABD’nin sıyırdığını düşünmek için sıyırmak gerekir. 22 ülkeyi yani tüm İslam dünyasını yeniden dizayn etmek? Saçma “Taktiği” “nihai hedef” olarak algılamak yapılabilecek en büyük metodolojik hatadır.

BOP hedef coğrafyadaki tüm yerleşik devlet yapılarını sosyal ve ekonomik organizasyonları tehditle masaya davet ederek “ haraç” istemekten başka bir şey değildir.

“Taktiğin” sonuç vermediği anlarda BOP belki modül modül uygulanabilir. Ama böyle büyük çaplı diplomasi, militarizm ve ekonomik program gerektiren trolü ABD niye atsın?

BOP Büyük Ortadoğu Projesi değil, Büyük Oyun Panosu’dur. Bunu algılamayanlar oltayı çoktan yutmuş durumdalar.

ABD’nin BOP değil ama “devletsizleştirme” veya “otoritesizleştirme” operasyonu yürürlüktedir. Afganistan ve Irak bunun iki tipik örneğidir.

Denilebilir ki önümüzdeki dönem; BOP veya ılımlı İslami rejimler oluşturma evresi değil ama “devletsizleştirme” ve “otoritesizleştirme” evresi olacaktır. ABD BOP ile korkutup masaya oturtamadığı “kurulu düzenleri” Irak ve Afganistan örneğinde olduğu gibi parçalayıp, kabile, sülale ve şehirlere ayırarak minimize edip İngiliz usulü genel (ve hatta yerel) valilerle yönetme yoluna gidecektir.

İşte BOP ve Ilımlı İslam bu işlemlerin kamuflajıdır.



"ALIRKEN" 'de,
"VERİRKEN" 'de
NATO KONSEPTİNE UYGUN
KIBRIS OYUNLARI

Siz de hayretler içinde izleyenlerden misiniz bilemiyoruz;

Annan Planı çerçevesinde herkes Kıbrıs'ın getirildiği noktaya kendi "misyonu" çerçevesinden yorumlamaya çalışırken;
bir milletvekilinin Meclis'teki Atatürk resmi hakkındaki yorumundan, Fatih Camii'nde sakal öpmeye kadar geniş bir yelpazede refleks gösteren TSK'nın; Kıbrıs konusunda büründüğü tepkisizlik, en son MGK kararı ile resmileşti.

Türk Silahlı Kuvvetleri'ni bu ülkenin en "güvenilir" kurumu olarak görenler küçük dillerini yutmuş izliyorlar ve hatta bazıları hala kendilerini "bir bildikleri vardır, kesin bir tedbir alıyorlardır" şeklinde avutup; güvendikleri dağa kar yağmasın diye son bir çaba gösteriyorlar. Ama nafile.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kıbrıs konusunda büründüğü tepkisizlik milli bir stratejinin, hatta bir kafa karışıklığının değil; tamamen bir planın parçasıdır. Fakat bu plan milli değil; bir NATO planıdır.

1974 yılında TSK'nın "dünyaya kafa tutarak" adaya çıktığını zannedenlerin resmi çok daha iyi okuması gerekmektedir.

SESAR olarak iddia ediyoruz ki; bu ülkenin temel devlet kurumları NATO/Küresel güvenlik konseptine aykırı hiç bir adım atmamışlardır ve bu kafa yapısı ile de asla atamayacaklardır.

Bu konuda ortalıkta dolaşan şehir efsanelerine de ihtiyaç yok aslında. Biz ne kadar; "1967 yılında Pentagon'daki özel görevi sırasında ABD'li kurmayların Kıbrıs'ı ikiye bölen planlar üzerinde çalıştığını" görenleri bilsek de; Kıbrıs'ta herşeyin ta 1960'lardan beri NATO'ya uygun şekilde cereyan ettiğini ve bugün de NATO'ya sadıklığı ile övünenlerin o yüzden süreci seyretmekle yetindiğini görmemiz için hiç bir "insider" bilgiye ihtiyacımız yok. Tarih bilgisi yeterli.

Türkiye hakkında kaygı duyanların görmesi gereken şudur :

Kıbrıs satılmamakta, emanet alındığı üzere geri verilmektedir.

Adayı, NATO konseptine uygun bir şekilde, Rus uydusu olmaya aday bir Rum yönetiminin elinden alıp "derin NATO"ya değerli bir üs olarak hediye eden ve bu arada "Türkleri de mezalimden kurtaran" TSK, yine NATO konseptine uygun bir şekilde ada yeniden şekillenirken (bu Rumlar olarak algılanmamalı) bu sefer "stratejik" bir çekilmenin gönüllü oyuncusu konumundadır.

Daha önce de vurguladığımız üzere; Türkiye Cumhuriyeti'nin temel güvenlik kurumları ancak NATO/Küresel güvenlik konsepti ile uyumlu olduğu sürece "milli" çıkarları koruyabilirler ve bu çerçevede aslında kendi içlerinde fazlası ile tutarlıdırlar.

a) Başına çuval geçiren "müttefikle", Kürdistan'ı kuracak peşmergelere subaylık eğitimi vermek

b) Ermenistan'ın Karabağ'ı işgali sürerken, Ermeni subaylarla NATO çatısı altında "Barış İçin Ortaklık" yapıları içinde yeralmak

c) Daha bir kaç sene öncesine kadar "rejim tehdidi" olarak gördüğü kadrolar ülkenin bütün dokularını yeni küresel düzen çerçevesinde yeniden dizayn etmeye çalışırken susmak

hep NATO/Küresel konsept çerçevesinde tutarlı davranışlardır.

İşte bu tutarlılık çerçevesinde TSK bugün sadece Kıbrıs'tan değil aynı zamanda Kuzey Irak'tan çekilmeye hazırlanmaktadır.

Bazılarına bilmece gibi gelen bu tablonun sırrı;

a) Onbinlerce şehit verdikten sonra, o şehitlerden sorumlu adamın asılması noktasında, "biz duygusalız, kararı hükümet versin" diyerek birden "demokratlığı" tutan zihniyette

b) Öcalan'ın İmralı'daki duruşmaları bittikten sonra; Öcalan'la İmralı'da başbaşa bir görüşme yapan zamanın ünlü komutanı ve NATO/Küresel konseptin biricik temsilcisi Çevik Bir'in PKK elebaşı ile yaptığı özel görüşmenin içeriğinde

c) Kendisine "NATO koruması" isteyen Öcalan'ın bu sözlerinin arkasındaki manada

d) Güneydoğu'da PKK her türlü lojistik takviyeyi herkesin gözü önünde yaparken, bu hareketlenmeye ABD ile vardığı mutabakat (bkz : ABD Genelkurmayı ile yapılan ve PKK ile önce siyasi, sonra ekonomik ve daha sonra askeri mücadele edeceği sözü verilen anlaşma) çerçevesinde yeterli müdahaleyi yapmayan anlayışta

e) Son seçimlerde DEHAP oylarının azalmasından yola çıkıp, Türkiye'de siyasi Kürtçülüğün öldüğü tezini yaymaya çalışan ve bu şekilde devletin Kürt ayrılıkçılığına dair reflekslerini zayıflatmaya çalışan medya dinamiklerinde. (Halbuki bilen biliyor ki; Kürt oyları yokolmamış, aksine Kürtçülüğe DEHAP'tan daha fazla hizmet eden AKP'ye kaymıştır)

f) İstanbul'da hazırlıkları yapılan NATO zirvesi öncesinde; NATO'nun Türkiye merkezli bir "terör merkezi" kurması gerektiği fikrinin Washington merkezli "Türklere" söyletilmeye başlanmasında

yatmaktadır.

Sonuçta; Anadolu'nun dışına çıkarken alkışladığınız, uysalca geri çekilirken ise şaşırıp kaldığınız kurumlar dün olduklarından ne daha az, ne daha fazla millidirler. Ama içlerindeki NATO/Küresel damarın her zamankinden daha fazla kabardığına emin olabilirsiniz.

NATO'nun türevi olarak hareket edenler, türevi olarak hareket ettikleri yapının çizdiği güvenlik konseptine uygun şekilde "alırken"'de, "verirken" de, "millilik" sadece bir görüntüdür; esas değil.

Kıbrıs'ta da, Kuzey Irak'ta da, Balkanlarda 'da, Kafkaslar'da da şaşıranlara duyurulur.