SERMAYE
"FEDERALLEŞİRKEN"; SAKIP "AĞA" 'NIN
SEMBOLİK ÖLÜMÜ
(Sermaye Simsarları Sermayenin Yerini Alırken) |
|
RAPORUN
ÖZETİ
|
Sakıp "Ağa" 'nın ölümü; Türkiye'de sermayeleşmenin
eski "dev" bloklarından koparılarak, daha
"federatif" platformların kurulduğu bir
dönemde hayli sembolik bir önem taşımaktadır.
Küresel gündemleri çerçevesinde coğrafyaları ayrıştırmak
isteyen güçler açısından; idari/toplumsal ayrışma
kadar, sermaye tabanının da değişimi büyük önem
taşımaktadır ve yeni tabloda "Sabancı",
"Koç" gibi yerel devlerden çok; daha "kontrol
edilebilir" ve "esnek" yapılara ihtiyaç
bulunmaktadır. Bu açıdan; birileri için, birden
fazla "Albayrak" grubu; bir Koç'tan daha
makbuldur . Bu; "devletvari" sermayenin
"federalleşmesi" sürecidir.
Bu tür federatif bir yapının dinamiklerini sürekli
kontrol etmek ise; küresel baronların kontrolündeki
yerel sermaye simsarlarının işi olacaktır. Türkiye;
"din" adamı zannettiği Fettullah Gülen'den;
"liberal" zannettiği Kemal Derviş'e ve
kendisine "veri koordinatörü" gibi hayli
ilginç bir sıfat bulan Cüneyt Zapsu gibi bir isme
kadar bir çok isim bu mercek altında izlenmelidir.
Küresel plan çerçevesinde birileri Türkiye'yi bütün
kurumları ile masaya yatırıp kendi mallarıymış gibi
pazarlık kartları açmaya başlamışken, Ankara'da
kulaklara fısıldanmaya başlayan bir cümle ("Ne
kadar ihtişamlı olursa olsun; Türkiye aleyhine çalışan
her servetin çapı, nihayetinde 7.65 m.m.'dir")
; sadece Türkiye aleyhine çalışan sermaye yapıları
açısından değil, toplum açısından da ciddi bir kaos
tehlikesine işaret etmekte. Türkiye'yi değneksiz
dolaşabilecekleri bir köy zanneden bazı baronlar
için makro analizlerin ötesinde bir gerçeğin havadaki
ağırlığı gittikçe artıyor. Şapkalarını önüne koyup;
kimin malını kime pazarladıklarını düşünmek bazıları
için birinci öncelik haline gelmekte. |
Sakıp Sabancı'nın vefatı çok sembolik bir zamanda
gerçekleşti. Kendisinin ardından çok şey söylenebilir
ve bu söylenecekler şu anda klasik bir matem havasına
bürünen medyanın çizdiği tablodan çok farklı renkler
taşıyacaktır. Fakat "ölünün arkasından konuşulmaz"
prensibine saygımızdan ve kendisinin aslında tam olarak
hakim olamadığı bir sermaye grubunun sadece "sempatik
sözcüsü" konumunda olduğunu bildiğimizden kendisine
Allah'tan rahmet diliyoruz.
Yazımızın başında belirttiğimiz üzere Sabancı'nın vefatı
Sabancı'nın hayatından çok; Türkiye'deki sermayeleşme/baronlaşma
sürecinin geldiği aşama açısından sembolik bir önem
taşıyor.
24 Şubat 2003 tarihinde yayınladığımız Jeo-Kritik bülteninde
yayınladığımız "Sakıp
Ağa Adana'dan çıkıyor mu?" başlıklı analizimiz
ve 27 Ocak 2003 tarihinde yayınladığımız Jeo-Kritik'te
yayınladığımız "Koç-Sabancı
vs Fransa-Almanya" başlıklı analizlerimizde;
Koç ve Sabancı gruplarının artık varlıklarının devamını
Anadolu dışında gördüklerini ciro hedefleri ile ortaya
koyduktan sonra bu iki grubun üzerlerine gelen dalga
nedeni ile birleşmelerinin gündeme geleceğini savunmuştuk.
Türkiye sanayinin iki ana amiral gemisini; küresel sermayenin
bayii konumuna getiren ve Anadolu'dan çekilmelerini
sağlayacak olan bu süreç; bu gün daha da derinleşerek
sürmektedir. Şöyle ki;
SESAR olarak yaptığımız analizler; yeni küresel gündemin
değirmentaşları arasına sadece devletin değil, sermayenin
de alındığını ve aynen devletler gibi küresel baronların
sadece devletleri değil, sermaye gruplarını da ayrıştırmayı
hedeflediklerini göstermektedir.
Bu yeni süreçte; Anadolu'nun merkezinde yeraldığı
coğrafyada ön plana çıkarılacaklar; Koç/Sabancı gibi
"devletvari" sermaye yapıları değil; hareketli
sermaye platformları inşa edebilecek esnekliğe sahip
"federal" sermaye simsarlığı yapıları olacaktır.
Bu "federal sermaye" simsarları; Bechtel,
Carlyle gibi küresel baronların tekelindeki dev sermaye
yapılarının altındaki değişken "federal sermaye"
taşeronlarını organize edip, gerektiğinde de dağıtma
işlevini göreceklerdir.
İsterseniz bu tezi somutlaştıracak bir kaç ayrıntıyı
önümüze koyalım :
- Sabancı'nın ölümünden yaklaşık bir buçuk ay önce;
Ali Sabancı, Sabancı CEO'su ile anlaşamadığı için
Sabancı Telekom'daki görevinden istifa etti. Günümüzün
"business" dinamikleri açısından, hanedandan
bir ismin kendi ismini taşıyan bir şirketten istifa
noktasına gelmesi ne kadar "profesyonel"
gözükse de; Sabancı'nın Sabancılardan, Koç'un da Koçlardan
ibaret olmadığını bilenler açısından bu olay hayli
sembolik bir anlam taşıyordu.
- Beklendiği üzere medyamızda yeralmadı ama; Koç
Grubu'ndan bir şirket (Koç Sistem) Bayındırlık Bakanlığı'nın
bir ihalesinde yapılan usulsüzlük nedeni ile Kamu
İhale Kurumu'nun kara listesine alındı ve bir
yıl süre ile ihalelerden men edildi
- Fettullah Gülen'in Zaman gazetesinde yeralan ve
"değerli" dünya vizyonunu Türk kamuoyu ile
paylaşması ile Zaman gazetesine reklam verenlerin
profilindeki dikkat çekici değişiklik aynı zamanlarda
gündeme geldi. SESAR olarak yaptığımız reklam analizleri;
Fettullah Hoca'nın sermaye tabanı ile daha önce yanyana
gözükmeyen sermaye tabanı arasında ciddi bir yakınlaşma
meydana geldiğini gösterdi. Zamanında Fettullah Hoca'nın
sermaye tabanını, asker nezdinde öcü gösteren "istihbarat"
raporları ile 28 Şubat'ı dış odaklar adına kurgulayan
koçbaşları, birden "Sufi sermaye"'nin kıymetini
anlamışa benziyorlardı.
- Geçen haftalarda medyaya da yansıyan bir görüşme;
Kurtlar Vadisi'ni seyrede seyrede konseylerin işleyişine
alışık hale gelen uyuşturulmuş Türk toplumunda bir
dernek toplantısı etkisi yaptı. Neticede; Cüneyt Zapsu'nun
evinde İstanbul "dükalığının" belli başlı
isimleri, Başbakan'ın da katılımı ile İstanbul Belediye
Başkanı ile basına kapalı bir toplantı yaptılar. Toplantı;
daha önce ABD büyükelçilerinden, yabancı istihbarat
servislerine kadar bir çok odakla böyle "gizli"
toplantılar yapmış olan İstanbul baronları için bir
ilk değildi ama; işin özünde "fındık tacirliğinden",
"sermaye simsarlığına" yükselmiş bir isim
olan Cüneyt Zapsu'nun profilini bu kadar yükselten
bir toplantı dikkatle not edilmeliydi.
- Bütün bu olaylar gerçekleşirken; medyanın satır
aralarına bir başka haber düştü. Kemal Derviş; Gazeteciler
ve Yazarlar Vakfı'nın Washington'da John Hopkins Üniversitesi
ile birlikte düzenleyeceği bir konferansta ana konuşmacılardan
biri olarak yeralacaktı. Kemal Derviş'in Washington'da
olmasından çok; Kemal Derviş'in ana konuşmacı olarak
davet edildiği toplantının düzenleyicisinin Fettullah
Gülen'e yakınlığı ile bilinen Gazeteciler ve Yazarlar
Vakfı'nın olması dikkat çekiciydi. 28 Şubat sürecinde
Fettullah Gülen'i hedefe koyan çevreler ile bunların
Türkiye'deki taşeronları; şimdi adamlarını Fettullah
Gülen'le aynı platforma koyacak konuma gelmişlerdi.
- Bütün bunlar olurken; arka planda Arı Grubu'nun
(ki bu grup CIA tarafından fonlanan National Endowment
for Democracy vakfının bir alt kuruluşu olan International
Republican Institute'ın Türkiye'deki ayağıdır) lideri
Murat Köprülü ile Cüneyt Zapsu ve Kemal Derviş arasındaki
"arkadaşlık" bağlarının hangi vesilerle
güçlendiğini de biz size ayrıca bir bilgi olarak sunalım.
- Ve tabi bunlara bir de; Tayyip Erdoğan'ın Berlusconi'ye
olan vefasının gittikçe somutlaşmasını ekleyebiliriz.
Son olarak Basın Kanunu'nda yapılan; yabancıların
da medya sahibi olmasına imkan tanıyan ve dolayısı
ile Berlusconi'nin MediaSet grubunun Türkiye'de medya
sahibi olmasına imkan tanıyan değişiklik; bugüne kadar
klasik "politikacı" - "dış odak"
işbirliğinin ötesinde; Türkiye'deki sermaye çarkına
sokulan ciddi bir çomağın da işareti idi. Hele, Garantiye
yeniden yoğunlaşan İtalyan ilgisi ile birleştirildiğinde.
Bu tür anektodal verileri, arka planda bir çok ayrıntısına
sahip olduğumuz bir "ilişki" haritası ile
birleştirdiğimizde karşımıza çok net bir tablo çıkıyor.
A) Türkiye'de Koç-Sabancı gibi "devletvari"
sermaye bundan sonra artık varolma mücadelesi çerçevesinde
varlığını sürdürebilir.
B) Ayrıştırılmaya çalışılan Anadolu coğrafyasında
nasıl idari/toplumsal yapılar "federatif"
normlara göre yeniden şekillendirilmeye çalışılıyorsa;
sermaye tabanı da benzer "federatif" prensiplere
göre şekillendirilmek istenmektedir. Bu ise; yıllardır
biriktirdikleri "artı değer" ile bir "deve"
dönüşen ve dolayısı ile "kontrol edilme"
konusunda riskler taşıyan "yerel sermaye odaklarını"
etkisizleştirerek; onların yerine şartlara göre yer
değiştirebilecek, "federatif konsorsiyumlar"
olarak sürekli şekillendirmeye müsait orta ölçekli
gruplar yaratmaktan geçmektedir. Bu çerçevede; birileri
için, birden fazla "Albayrak" grubu, bir
tane Koç'tan daha makbuldur.
C) Bu tür "federatif" sermaye yapıları;
bu tür yapıların sürekli simsarlığını yapan, bu yapıları
hem kuracak, hem de bozacak "hareket" kabiliyetine
sahip "sermaye simsarlarına" ihtiyacı hasıl
kılmaktadır. Hedef coğrafyadaki "sermaye dinamikleri"
bu "sermaye simsarları" üzerinden şekillendirilerek,
yönlendirilecek ve böylece bazılarının kontrolsüz
bir güce kavuşması engellenecektir.
D) SESAR; önümüzdeki dönemde küresel odakların bu
tür simsarları şimdiden yaratmaya başladığını ve bunların;
sermaye sahiplerinin kendilerinden daha işlevsel bir
rol üstleneceğini analiz etmektedir. Bu sermaye simsarları;
kendileri görünürde ciddi bir sermaye odaklanmasına
sahip olmasalarda; küresel baronların sadık uzantıları
olarak yerel sermayeyi organize eden "aracılar"
olarak görev göreceklerdir.
Önümüzdeki dönemde Türkiye üç ana sermaye simsarına
dikkat etmelidir. Bunlar :
A) "Sufi İslam" sermayesini temsilen
Fettullah Gülen
B) "Liberal sermayeyi" temsilen Kemal
Derviş
C) "Etnik sermayeyi" temsilen Cüneyt
Zapsu
'dur.
Bu isimleri çoğaltmak ve hatta bir perde arkalarına
geçip; bu işi daha derinlerde yapıp Arı Grubu başkanı
Kemal Köprülü, Motorola avukatı New York Valisi'nin
ortağı Mel Dogan gibi isimlere ve hatta daha da derinlere
gidip eski CIA Başkanı Woolsey, eski ABD Dışişleri
Bakanı James Baker gibi isimlere ışık tutabiliriz.
Fakat ne kadar derine inerseniz inin bütün bu ilişkiler
ağının dinamiği yukarıda ortaya koyduğumuz dinamiklerdir
:
Türkiye'nin sermaye tabanını; aynen idari ve toplumsal
yapısı gibi parçalara ayırıp; kontrol altında tuttukları
sermaye simsarları aracılığı ile dinamik olarak kurup,
bozabilecekleri sermaye koalisyonlarına uygun "federatif"
bir yapıya bürümek.
Bu tür analizleri yaptıktan sonra; geriye yaslanıp
rahat bir nefes almak pek mümkün gözükmüyor.
Ve arka planda küresel dinamikler bu yönde çalışırken
derinlerden fısıldanan bir cümle; Türkiye'de Sakıp
Sabancı'nın ölümünün hayli "normal" bir
ölüm olduğunu düşündürtüyor :
"Çapı ve ihtişamı ne olursa olsun; Türkiye
aleyhine çalışan her sermayenin çapı eninde sonunda
7.65 m.m.'dir".
Bu anonim ama ürpertici cümle; Türkiye'yi değneksiz
dolaşabilecekleri bir köy zanneden "baronlar"
ve "simsarları" açısından
bütün makro analizlerin ötesinde çok temel bir gerçeği
ifade ediyor.
|
TÜRK
SİYASİ HAYATINA DAİR ALTERNATİF MODELLEME GEREĞİ
"ÇOKLU SEÇMEN TERCİHLERİ SİYASİ ODAK EŞLEŞMESİ"
MODELİ |
|
28 Mart seçimleri sonrasında CHP kadar hayalkırıklığı
yaşayan bir kesim de araştırma şirketleri idi. Gerçekleştirdikleri
kamuoyu yoklamalarındaki sonuçlar ile ortaya çıkan tablo
arasında ciddi uçurumlar göze çarpıyordu. Bu uçurumun
bir kısmı "ahlak" faktöründen kaynaklansa
da; SESAR olarak seçim sonrası yaptığımız analizler
bize Türkiye'de seçmenin her türlü siyasi modellemeyi
zorlayan davranış biçiminin ana sebep olduğunu gösterdi.
Seçim sonuçları kadar çarpıcı olan bir diğer nokta ise;
medyanın seçim sonuçlarını yorumlama da ki ilginç tekdüze
tavrıydı. İstisnaların kaideyi bozmadığı gerçeğinden
yola çıkarak söyleyebiliriz ki neredeyse bütün medya
* DEHAP'ın ve Güç Birliği'nin performansına bakarak
Siyasal Kürtçülük tabanının eridiği
* CHP'nin büyük bir hezimete uğradığı
* Türkiye'nin iki partili bir sisteme doğru gittiği
(hakkını vermek lazım, bu anlamsız görüşü fütursuzca
savunanların sayısı daha azdı)
* AKP'nin istikrarın yeni adresi olduğu
* Seçmenin MHP ve DYP'yi baraj üstüne iterek (ki sonra
DYP'nin baraj altında kaldığı ortaya çıktı), AKP'yi
frenlemek istediği ve dolayısı ile "sağduyu"lu
davrandığı
O kadar çok yazı/çizi arasında; diğerlerinden farklı
olma içgüdüsü bazı yazarlarımızı hayli özgün noktalara
taşıdı ama SESAR olarak genel kaygının, seçimin sonuçlarını
kendi içinde değerlendirmekten çok; hizmet edilen misyona
yarayacak şekilde yorumlama olduğunu gördük.
Kimi; medya ile AKP arasındaki ilişkileri araştırma
yönünde hamleler yapan Baykal'ın ipini çekme konusunda
fazla gayretkeş, kimi AKP'nin sağladığı "rahat
çalışma ortamının" diyetini ödeme konusunda kraldan
çok kralcı, kimi de dış kaynaklı iki parti tezine hizmet
etme konusunda diğer kalemşörlerden ayrışıp bazılarına
değerini kanıtlama çabasındaydı. Motivasyonları ne olursa
olsun; 28 Mart seçimlerinin sonuçlarını tahmin etme
gayretleri kadar, sonuçlarının yorumlama tarzı da tam
bir fiyaskoydu.
Dezenformatif seçim yorumlarına ışık tutmak açısından;
özellikle Türkiye'de siyasal Kürtçülük tabanının eridiği
yolunda sıkça dile getirilen tezin tamamen bir dezenformasyon
olduğunu analiz eden yandaki yazıya göz atmanızı tavsiye
ederiz.
Fakat bizim bu ana analizdeki amacımız; SESAR olarak
seçim sonrasında şapkamızı önümüze koyup düşünerek ortaya
çıkardığımız ve geliştirdiğimiz Çoklu Seçmen Tercihleri
Siyasi Odak Eşleşmesi Modeli (ÇOSETSOEM) doğrultusunda;
Türkiye'de seçim sonuçlarının analiz metodolojisini,
analiz edenlerin maddi/manevi misyonlarından bağımsız
hale getirip daha sistematik bir yapının kapısını açmaktadır.
ÇOKLU SEÇMEN TERCİHLERİ SİYASİ
ODAK EŞLEŞMESİ MODELİ NEDİR?
Her seçim sonrası; seçim sonuçları ne olursa olsun
tekrarlanan ve nedense hiç sorgulanmayan bir klişedir
: Seçmenin Sağduyusu.
Ortalama eğitim süresi 3.5 yıl olan bir seçmen kitlesinin;
ülkenin makro çıkarları doğrultusunda her seferinde
"sağduyulu" seçim yapması istatistiki olarak
pek mümkün değilse de; neticede seçmeni müşteri, siyasetçiyi
"üretici" olarak gören anlayış çerçevesinde
kimse "müşteriyi" kırmak/gücendirmek istemez
ve ruhunu okşar. Ve tabi; "demokrasi düşmanı"
gibi nahoş sıfatlar yakıştırılmadan sorulması imkansız
olan bir soru da sorulmalıdıır : "Seçmenin her
seçtiği doğru mudur?"
Oysa ki; dünya "sağduyulu" seçmenlerin seçdiği
"sağduyusuz" iktidar yapıları ile doludur.
Burada kilit nokta; hedef seçmen kitlesini doğru kriterler
çerçevesinde alt odaklarına ayrıştırma ve daha sonra
bu alt odaklarının davranış motivasyonlarını analiz
etmektir.
SESAR olarak yaptığımız çalışmalar ve 28 Mart seçimleri
sonrasında daha da derinleştirdiğimiz analizler doğrultusunda
geliştirdiğimiz Çoklu Seçmen Tercihleri Siyasi Odak
Eşleşmesi Modeli, seçmenin oy atana kadar olan süreçte
üç temel motivasyon düzleminde hareket ettiği tezinden
yola çıkıyor.
Bunlar :
a) İdeolojik Motivasyon
b) Sosyal Motivasyon
c) Menfaat Motivasyonu
Bu üç temel düzlemin bileşkesi ve farklı ağırlıkları
neticesinde; bazılarının "seçmenin sağduyusu"
dedikleri "nihai karar" ortaya çıkıyor. Bu
motivasyon düzlemlerini açmamız gerekirse :
a) İdeolojik Motivasyon : Seçmenin;
kendisini özdeşleştirdiği veya yakın durduğu düşünsel
çizgi. Günüzümün iyice karmaşıklaşan "kavramlar/düşünceler"
ortamında bu düzlemi; "milliyetçi", "muhafazakar"
, "sosyal demokrat", v.s. gibi kalıpsal temeller
üzerinde değerlendirmek hatalı sonuç vermektedir. Onun
yerine SESAR olarak geliştirdiğimiz model; klasik kalıplar
yerine seçmenin ideolojik motivasyonunu gündemdeki ana
konu başlıkları üzerinden değerlendirmektedir. Bu yöntem;
zamanında "solcu" bir kavram olan yerli üretim
insiyatiflerinin, günümüz konjonktüründe aynı zamanda
"milli" bir tona bürünmesinden kaynaklanan
terminolojik hataları bertaraf etmektedir.
b) Sosyal Motivasyon : Seçmenin ideolojik
motivasyonundan bağımsız olarak, içinde bulunduğu sosyal
konumu çok parametreli olarak tanımlayan düzlem.
Bu düzlem; kişinin oy tercihini düşünsel duruşu kadar
içinde bulunduğu sosyal ortamın da belirlediği varsayımından
yola çıkarak oluşturulmuş bir düzlemdir. İstanbul varoşlarından
yaşayan Kürt kökenli bir işçinin kendini nasıl tanımladığı;
göçettiği köyündeki tarımla uğraşan Kürt
kökenli seçmene göre farklılaşma gösterecektir ve bunun
nedeni seçmenin içinde yaşadığı sosyal ortamdır.
c) Menfaat Motivasyon : Seçmenin ideolojik
ve sosyal motivasyonlarından bağımsız olarak; yaşam
mücadelesinde varolmak için şart olan menfaat kulvarlarından
(aş/iş, eğitim, sağlık, güvenlik, v.s.) hangisine daha
fazla ağırlık verdiğine göre şekillenen bir düzlemdir.
Kendisini laik olarak tanımlasa da; iktidarda olan
muhafazakar tabanlı bir partinin yarattığı ekonomik
istikrar ortamının kendisinin iş şartlarını iyileştirdiğini
gören solcu bir işçinin nihai kararını etkileyen işte
bu menfaat düzlemidir.
SESAR olarak yaptığımız araştırmalar ve modelleme çalışmaları;
seçmenin nihai oy kararını bu üç ana düzlem üzerindeki
parametrelerin şekillendirdiğini göstermektedir.
Seçmenin bu üç düzleminin karşısında; siyasi odakların
benzer üç tabanı bulunmaktadır. Bunlar da;
a) İdeolojik Taban (Parti ve kadrolarının
söylemleri ile ortaya koydukları düşünsel bütünün haritası)
b) Sosyal Taban (Partiye oy verenlerle
birlikte; partinin en fazla hitap ettiği kesimlerin
sosyal konumlarının haritası)
c) Menfaat Tabanı (Parti ve kadrolarının
vaadettikleri ve gerçekleştirdikleri icraatlar ile en
çok hangi menfaat
kulvarlarını tatmin ettiklerini gösteren harita)
Seçmenin motivasyon haritası ile siyasi odağın tabanlarının
ne kadar uyuşup uyuşmadığı; hedefteki seçmen kitlesinin
nihai kararını sözkonusu siyasi odak lehine yapıp yapmayacağının
da en sağlam göstergesini oluşturmaktadır.
Yukarıda sözedilen "düzlemler" sözel olarak
tarif edilen değil; yoğun kamuoyu araştırmaları ile
rakamlara dökülebilen nicel özellikleri taşıyan şekilde
inşa edilmektedir.
SESAR olarak yaptığımız modellemeler ve analizler
göstermiştir ki; medyada yeralan bütün yorumların aksine;
Türkiye'de siyasi bir taban kaymasından çok, seçmenlerin
motivasyon kayması sözkonusudur.
"SİYASİ TABAN
DEĞİL MOTİVASYON KAYMASI" NE DEMEKTİR?
Yukarıda ortaya atttığımız bu kavramın özü şudur
: Seçmen artık aklı ve kalbi ile değil , midesi ile
oy kullanmaktadır.
"Siyasi uzmanlar" istedikleri kadar "Türkiye'de
sol taban eriyor", "siyasi Kürt politikaları
prim yapmıyor" gibi kendi misyonları çerçevesinde
yorum yapsınlar; Türkiye'deki seçmen her geçen gün
daha fazla kendi ideolojik ve sosyal duruşuna göre değil,
"menfaat motivasyonuna" göre oy kullanmaktadır.
Bu faktör; yıllardır siyasi ve ekonomik krizlerle çalkalanan
ve artık "istikrar olsun da nasıl olursa olsun"
noktasına getirilen bir toplum için fazlası ile
belirleyici hale gelmiştir.
Dolayısı ile;
a) Normal şartlarda kendini laik/modern çizgide
tanımlasa da; sırf ekonomik istikrar sağlandığı ve uluslararası
finans piyasalarıından destek sağladığı için eskiden "yüzüne
bile bakmayacağı" AKP kadrolarına "vizyoner"
sıfatını yakıştırıp, ona oy atan komprador burjuvazinin
temsilcileri ile
b) AKP'nin Kürtçülük misyonuna, elinde tuttuğu
iktidar gücü, sağladığı yurtdışı destek, Kuzey Irak'ta
Kürdistan'ın kurulmasına verdiği lojistik destek ve bünyesinde
barındırdığı Kürtçü odaklar ile, DEHAP'tan daha fazla
hizmet ettiğini görüp Erdoğan'a oy atan Kürt milliyetçisi
seçmen
menfaat motivasyonlarını, ideolojik ve sosyal motivasyonlarının
önünde tutarak nihai kararını veren seçmenlerdir.
Resme bu açıdan bakıldığında; Türkiye'de seçmenin kendini
özdeşleştirdiği ideolojik motivasyon haritası ile içinde
yaşadığı sosyal motivasyon haritasından bağımsız olarak;
gittikçe daha fazla "menfaat motivasyonuna"
bağlı olarak karar vermeye başladığını ve bu nedenle de;
AKP gibi "mideye en fazla hizmet eden" partilerin
temel aktör olarak sahnedeki yerlerini koruduklarını göstermektedir.
Bu tarz bir analiz; Türk seçmenin, bir gün DSP gibi bir
partiyi iktidara taşıdıktan sonra, bir ertesi dönemde
aynı partiyi yerlerde sürümesinin "siyasi taban"
kayması ile açıklanması hayli zor olduğu bir dönemde,
siyasi dinamikleri çok daha gerçekçi bir ortamda açıklama
fırsatı tanımaktadır.
İşte bu noktada; Çoklu Seçmen Tercihleri Siyasi Odak
Eşleşmesi Modeli 'nin bir alt modülü olan Bütünsel
Seçmen Analizi seçmen bazında analizi mümkün kılmaktadır.
"BÜTÜNSEL
SEÇMEN ANALİZİ" NEDİR?
Ana modelin bir alt modülü olan "Bütünsel Seçmen
Analizi", seçmeni sadece kendini hangi motivasyon
tabanları ile özdeşleştirdiğini değil, aynı zamanda
diğerlerine göre nasıl konuşlandırdığını ölçen bir metodoloji
önermektedir.
Bu modülde; seçmenin kendini tanımladığı platform ayrıntıları
ile tespit edildikten seçmenin
a) Antipatik
b) Sempatik
durduğu "dış odaklar ile
a) Fırsat
b) Tehdit
olarak gördüğü pencereler analiz havuzuna dahil edilmektedir.
Bu şekilde; her seçmen nihayetinde atacak bir oyu olsa
da; her seçmenin sanki kullanacak 10 oyu varmış da,
bunları birinci, ikinci ve üçüncü öncelikleri doğrultusunda
dağıtıyormuş gibi oy kullandığını varsayan "ağırlıklı
tercih dinamiği" ortaya çıkmaktadır.
Yukarıda belli başlıkları ile ortaya koyduğumuz Çoklu
Seçmen Tercihleri Siyasi Odak Eşleşmesi Modeli, geriye
doğru yaptığımız çalışmalarda da, siyasi davranışı gittikçe
daha belirsiz hale gelen Türk seçmeninin tercih dinamiklerini
ortaya koymak açısından diğer modellere göre çok daha
sağlıklı bir yapı ortaya koymaktadır.
Analizin başında önümüze koyduğumuz şapkayı tekrar başımıza
koyduğumuzda SESAR olarak gördüğümüz şudur ki;
Seçmene hangi partiye oy atacağını sormaktan daha
önemli olan; müşteri konumunda olan seçmen kitlesinin
motivasyon haritalarıile ile üretici konumundaki siyasi
odağın taban haritalarının bütün ayrıntıları ile ortaya
konulup, eşleşme ve ayrışma noktalarını tespit etmektir.
Bu yöntem sadece hedefteki bir seçmen kitlesinin (ister
ulusal boyutta, ister mahalle düzeyinde) nihai kararını
zaman ve mekan bağımsız tahmin etme doğruluğunu arttırmakla
kalmayıp; aynı zamanda hedef seçmen kitlesine en uygun
duruşu sergilemeye çalışan siyasi odaklar için de en
değerli tavsiyeleri bünyesinde barındırmaktadır.
Atılan bir oy; arka plandaki dinamikler klişe söylemlerin
ötesinde analiz edilmediği sürece sadece bir oydur;
Çoklu Seçmen Tercihleri Siyasi Odak Eşleşmesi Modeli
ile ele alındığı zaman ise; içinden çıktığı toplumsal
dinamiğin "sağ duyusudur".
|
|
|
|
"KÜREK,
TÜFEK ve YÜREK"
(Tamamlanamayan Denklem)
|
|
Son günlerde yazdığı "Unutulanlar Dışında
Yeni Bir Şey Yok" kitabı ile gündeme gelen
Pamukoğlu Paşa'nın Harp Akademilerinde Binbaşı
iken yazdığı , "Örümcek Ağı Kurulu Bir Savunma
Planı" başlıklı yazı askeri strateji açısından
savunmanın derinliği ve yapısına dair analizi
"eski komutanlardan" şu kıssadan hisse
ile bitiriyor :
"Kürek, Tüfek, Yürek"
Bugün müttefiklerinden temin ettiği en son
moda "kürek" ve "tüfeğe" sahip
olduğu halde, bu denklemi tamamlamakta zorluk
çeken bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu artık
sokaktaki çoçuk bile görüyor.
Ve biz bu tablo karşımızda; Haziran'da gerçekleştirilecek
bir NATO zirvesine doğru yol alıyoruz. Haziran'dan
sonra önünü göremediklerini itiraf eden güvenlik
kadrolarının yönetiminde.
NATO zirvesi öncesinde size başka bir yerde duyduğunuzu
düşünmediğimiz bir bilgi verelim :
ABD'nin son Irak saldırısı sırasında Türkiye'deki
"NATO" üslerinden 1400'ünün üzerinde
sorti yapıldı. Evet; yanlış okumadınız; 1400'ün
üzerinde sorti. Sizler İncirlik'te "kalkmayan"
uçakları sayarken; bu sortilerin nereden kalktığını
da bir gün "demokrasi" yanlısı kadrolar
açıklar elbet.
Yabancı askerler girdi girmedi diye tartışa
duralım; Türkiye'deki "NATO" üsleri
ABD'nin işgal operasyonu için bizzat kullanılmaktaydı.
NATO'ya bu kadar "sadık" bir ülkenin
Haziran ayında NATO zirvesine ev sahipliği yapacak
olması bazılarını gururlandırıyor olabilir ve
tabi medyamızda yine, Türkiye'nin uluslararası
rolünün ve jeopolitik öneminin arttığına dair
yorumlar okuyacaksınız.
Bu noktada size geçmişe dönüp; Tayyip Erdoğan'ın
imzaladığı 1.3 milyar dolarlık AWACS alımını hatırlatmak
isteriz. Tabi bir de buna; yüksek kapasiteli tanker
uçaklarının alımını eklemekte fayda var.
Kıbrıs'tan binlerce askerini çekerken sesini çıkarmayan
bir ordunun; bu kadar yüksek kapasiteli tanker
uçaklarını ve binlerce kilometre öteyi görebilen
AWACS'ları ne yapacağı aklınızı karıştırıyor olabilir.
Bu noktada size bir ipucu verelim; sözkonusu tanker
uçakları uzun menzilli yüksek kapasiteli bombardıman
uçaklarının yakıt ihtiyacı için kullanılırlar
ve tabi AWACS'larla da Diyarbakır üzerinde dolaşıp
Kerkük'ü üzerinde Türkmenleri koruyan uçaklarımıza
destek olunacağını düşünmüyorsunuz.
Hatta bu tür gelişmelere hava üslerinin başındaki
"taktik" kelimesini kaldırmayı gelişme
zanneden ve bu yolla "stratejik" bir
güç olacağını zanneden garip zihniyeti de ekleyebilirsiniz.
Bütün bu "ayrıntılar"'a ; , İstanbul'da
NATO'nun bir "Terörle Mücadele Mükemmeliyet
Merkezi" kurması gerektiğini telkin etmeye
başlayan Washington merkezli "düşünce kuruluşlarını"
ekleyebilirsiniz. Türkiye'nin İstanbul'un göbeğindeki
3. Kolorduyu NATO'ya tahsis ettiğini unutmadan.
NATO'nun "acil müdahale gücünü" Yunanistan'a
kaptırmayıp, İstanbul'a taşımakla övünen bir zihniyetin;
Irak'ta Kızılay'dan bile hareketsiz kalması ise
önümüzdeki resmin "paradoks" tonlarını
hayli koyulaştırıyor. (Hele NATO/ABD gibi yapıların
Yunanistan-Türkiye çekişmesi üzerinden neler elde
ettiklerini bilenler açısından)
Gazetelerin; "1500 koruma ile geliyor"
gibi başlıklarla duyurdukları basit bir "Bush'un
görkemli ziyareti" parodisine dönüştürülecek
olan NATO zirvesi; "uluslararası"
bir kurumun üst düzey toplantısından ziyade Türkiye'nin
kendi evinde küresel hegemonlara garsonluk edeceği
bir platformun inşası özelliklerini taşıyor.
"BOP"'tan, "uluslararası teröre"
şatafatlı ama içi boş lafların arkasında; İstanbul'u
küresel hegemonyanın operatif merkezine oturtacak
ve Türkleri de bu operatif merkezin kapı bekçisi
yapacak bu süreç;
- askerlerinin başına çuval geçirildiği gün
ABD büyükelçisi ile randevusunu iptal etmeyecek
kadar "sadık",
- şehitlerinin kanı ile alınan topraklar uluslararası
bir çetenin direktifleri doğrultusunda küresel
bir koloniye dönüştürülürken susacak kadar "demokrat"
- ve bir işadamının cenazesi olacak diye yapılacak
basın toplantısını erteleyecek kadar "sivil"
bir zihniyetin hakim olduğu bir dönemde karşımıza
dikilmiş bulunuyor.
"Kürek, Tüfek, Yürek"
Yüreğin bol; kürek ve tüfeğin az olduğu dönemlerdeki
komutanların bir sözü; bugün her türlü küreğe
ve tüfeğe sahip olanlar için güzel bir kılavuz
niteliği taşıyor.
|
|
|
|
ABD'nin "BOP"
ve "Ilımlı İslam" Oltasını Yutanlar
|
|
ABD’yi
tanıdığını iddia eden ve isminin sol tarafına
stratejist ve uzman gibi unvanlar koyan bir çok
"akıllı" hemen BOP ve Ilımlı İslam projelerinin
üzerine atladılar. Sadece akademik unsurlar değil,
yönetsel, politik ve askeri kimliklere sahip birçok
önde gelen kişi ve kurum da ABD’nin BOP ve Ilımlı
İslam oltasını yuttular. Oltayı en iyi yutanlar
da “çok zeki” İslami gruplar oldu.
Önce
Ilımlı İslam projesini mercek altına alalım:
ABD
başta Türkiye olmak üzere bir çok İslam ülkesini
“güya” ılımlı İslami rejimlerle yönetme operasyonu
yapıyormuş. Bu bağlamda AKP İslam dünyasındaki
öncüllerinden biri imiş.
ABD’nin
AKP’yi desteklemesi, İslamı, hele ılımlı İslamı
desteklediği anlamına hiç gelmiyor. Tam tersine
ABD ve Hıristiyan Batı dünyası AKP’yi resmi ideolojilerin
vermediği tavizleri almakta kullanıyor. Fener
Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliği, Kıbrıs’ın Rumlar’a
tedrici iadesi, Kürtler’in İsrail’in enstrümanı
haline gelmesi, Türkiye’nin etnik ve dinsel çeşitliliğinin
artırılması ve neredeyse etnik ve dinsel bir hipermarkete
çevrilmesi gibi tavizlere, yani Türkiye’nin
tedricen yok edilmesine, kabul edelim ki o çok
sevilmeyen resmi ideoloji izin vermedi.
Şimdi
AKP ile bu operasyonu gerçekleştiriyorlar. Bu
operasyon belli bir noktaya gelince, yani AKP
hükümeti “selpak” işlevini görünce aklımıza gelebilecek
en aşağılayıcı üslup ile iktidardan gönderilecektir;
tıpkı Menderes örneğinde olduğu gibi.
AKP’yi
rejime yönelik bir tehdit gibi algılayıp Washington’la
temasa geçenleri görünce ABD’nin oltaları kullanmadaki
ustalığını anlıyorsunuz: Onlar ılımlı İslam’ın
arkasında durur gibi yapınca ABD bir anda İslam
dünyasındaki müesses nizamların “Kabesi” haline
geliyor. Ve Sezen Aksu’nun o şuh ve şımarık ifadesini
aynen alarak “O’nu alma beni al” diye pazarlık
masasına oturuyorlar. AKP ne verdi ise biz daha
fazlasını verelim yollu bir diyalog süreci başlıyor.
Kürtler ne verdi ise biz daha fazlasını verelim
türü taviz sepetleri açılıyor.
Halbuki
kimse AKP’nin ve Kürtler’in müşterisi ve destekçisi
değil. Bunlar müesses nizamı hiza mesafeye getirmek
ve İslam’ın (bırakın ılımlısını) ismini bile lügatlerden
silme operasyonu.
(Her
türlü tavizi vermiş ve ülkeyi berhava etmiş İslami
tandanslı bir partinin en büyük zararı önce ülkeye,
sonra da İslam’a olacaktır.)
AKP’yi yeni rejimin
aktörü olarak görenler ve korkanlar bilmelidirler
ki –hatta müsterih olmalıdırlar ki– ABD ile,
AB ile rejim pazarlığı yapılıyorsa burada amaç
eskisini göndermek değil tam tersine, tamir ederek,
revizyondan geçirerek devam ettirmektir.
AKP
ve Kürtler de bilmelidir ki ne yapacağı kestirilemeyen
ve hatta belli bir yapısı olmayan unsurlar yerleşik
yapının yerine ikame edilemezler ama ancak ona
karşı kullanılırlar. Bu basit kaideleri bilmeden
“yedi düvel arkamda” zannı ile atılan adımlar,
verilen demeçler ancak bataklığın geri dönülmez
noktasına varmakta yardımcı olurlar.
Ancak
herşeye rağmen, ABD’nin ve genel anlamda Batı’nın
şifrelerini çözmüş ve devleti buna göre yöneten
“müesses nizamların” yerine bu kodları çözmemiş
“yeni yetmeler” her zaman tercih sebebidir diyebilirsiniz.
Yani
Türkiye’yi “bataklık gülü” gibi görenler bilmelidirler
ki tek bir “ana haber bülteni” bile karizmayı
derin bir şekilde çizebilir.
Hatta
ABD’nin veya genel olarak Batı’nın yeni bir plağı
dinleme istekleri karşılıklı olarak belirebilir.
Yani Türkiye gibi ülkeler de niye yeni bir frekansa
geçmesinler?
Özet
olarak, ılımlı İslam projesi, “müesses nizamlarla”
yeni bir pazarlık masası kurmak için ileri sürülmüş
bir kozdur. Böylelikle Batı için pek sorun çıkarmayan
kurulu düzen “yeniden” kurgulanarak bir nevi periyodik
bakımdan geçirilmiş olacaklardır. Bu arada bir
kaç parça değiştirilse de araç aynı kalacaktır.
BOP
mu? Yoksa çok açık tehdit ile tavizi daha sağlama
almak mı?
Küresel
bir mimariye ve müteahhitliğe ne gerek var? ABD’nin
sıyırdığını düşünmek için sıyırmak gerekir. 22
ülkeyi yani tüm İslam dünyasını yeniden dizayn
etmek? Saçma “Taktiği” “nihai hedef” olarak algılamak
yapılabilecek en büyük metodolojik hatadır.
BOP
hedef coğrafyadaki tüm yerleşik devlet yapılarını
sosyal ve ekonomik organizasyonları tehditle masaya
davet ederek “ haraç” istemekten başka bir şey
değildir.
“Taktiğin”
sonuç vermediği anlarda BOP belki modül modül
uygulanabilir. Ama böyle büyük çaplı diplomasi,
militarizm ve ekonomik program gerektiren trolü
ABD niye atsın?
BOP
Büyük Ortadoğu Projesi değil, Büyük Oyun Panosu’dur.
Bunu algılamayanlar oltayı çoktan yutmuş durumdalar.
ABD’nin
BOP değil ama “devletsizleştirme” veya “otoritesizleştirme”
operasyonu yürürlüktedir. Afganistan ve Irak bunun
iki tipik örneğidir.
Denilebilir
ki önümüzdeki dönem; BOP veya ılımlı İslami
rejimler oluşturma evresi değil ama “devletsizleştirme”
ve “otoritesizleştirme” evresi olacaktır.
ABD BOP ile korkutup masaya oturtamadığı “kurulu
düzenleri” Irak ve Afganistan örneğinde olduğu
gibi parçalayıp, kabile, sülale ve şehirlere ayırarak
minimize edip İngiliz usulü genel (ve hatta yerel)
valilerle yönetme yoluna gidecektir.
İşte
BOP ve Ilımlı İslam bu işlemlerin kamuflajıdır.
|
|
|
|
"ALIRKEN"
'de,
"VERİRKEN" 'de
NATO KONSEPTİNE UYGUN
KIBRIS OYUNLARI
|
|
Siz de hayretler içinde izleyenlerden misiniz
bilemiyoruz;
Annan Planı çerçevesinde herkes Kıbrıs'ın getirildiği
noktaya kendi "misyonu" çerçevesinden
yorumlamaya çalışırken;
bir milletvekilinin Meclis'teki Atatürk resmi
hakkındaki yorumundan, Fatih Camii'nde sakal öpmeye
kadar geniş bir yelpazede refleks gösteren TSK'nın;
Kıbrıs konusunda büründüğü tepkisizlik, en son
MGK kararı ile resmileşti.
Türk Silahlı Kuvvetleri'ni bu ülkenin en "güvenilir"
kurumu olarak görenler küçük dillerini yutmuş
izliyorlar ve hatta bazıları hala kendilerini
"bir bildikleri vardır, kesin bir tedbir
alıyorlardır" şeklinde avutup; güvendikleri
dağa kar yağmasın diye son bir çaba gösteriyorlar.
Ama nafile.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kıbrıs konusunda
büründüğü tepkisizlik milli bir stratejinin, hatta
bir kafa karışıklığının değil; tamamen bir planın
parçasıdır. Fakat bu plan milli değil; bir NATO
planıdır.
1974 yılında TSK'nın "dünyaya kafa tutarak"
adaya çıktığını zannedenlerin resmi çok daha iyi
okuması gerekmektedir.
SESAR olarak iddia ediyoruz ki; bu ülkenin
temel devlet kurumları NATO/Küresel güvenlik konseptine
aykırı hiç bir adım atmamışlardır ve bu kafa yapısı
ile de asla atamayacaklardır.
Bu konuda ortalıkta dolaşan şehir efsanelerine
de ihtiyaç yok aslında. Biz ne kadar; "1967
yılında Pentagon'daki özel görevi sırasında ABD'li
kurmayların Kıbrıs'ı ikiye bölen planlar üzerinde
çalıştığını" görenleri bilsek de; Kıbrıs'ta
herşeyin ta 1960'lardan beri NATO'ya uygun şekilde
cereyan ettiğini ve bugün de NATO'ya sadıklığı
ile övünenlerin o yüzden süreci seyretmekle yetindiğini
görmemiz için hiç bir "insider" bilgiye
ihtiyacımız yok. Tarih bilgisi yeterli.
Türkiye hakkında kaygı duyanların görmesi gereken
şudur :
Kıbrıs satılmamakta, emanet alındığı üzere
geri verilmektedir.
Adayı, NATO konseptine uygun bir şekilde, Rus
uydusu olmaya aday bir Rum yönetiminin elinden
alıp "derin NATO"ya değerli bir üs olarak
hediye eden ve bu arada "Türkleri de mezalimden
kurtaran" TSK, yine NATO konseptine uygun
bir şekilde ada yeniden şekillenirken (bu Rumlar
olarak algılanmamalı) bu sefer "stratejik"
bir çekilmenin gönüllü oyuncusu konumundadır.
Daha önce de vurguladığımız üzere; Türkiye Cumhuriyeti'nin
temel güvenlik kurumları ancak NATO/Küresel güvenlik
konsepti ile uyumlu olduğu sürece "milli"
çıkarları koruyabilirler ve bu çerçevede aslında
kendi içlerinde fazlası ile tutarlıdırlar.
a) Başına çuval geçiren "müttefikle",
Kürdistan'ı kuracak peşmergelere subaylık eğitimi
vermek
b) Ermenistan'ın Karabağ'ı işgali sürerken, Ermeni
subaylarla NATO çatısı altında "Barış İçin
Ortaklık" yapıları içinde yeralmak
c) Daha bir kaç sene öncesine kadar "rejim
tehdidi" olarak gördüğü kadrolar ülkenin
bütün dokularını yeni küresel düzen çerçevesinde
yeniden dizayn etmeye çalışırken susmak
hep NATO/Küresel konsept çerçevesinde tutarlı
davranışlardır.
İşte bu tutarlılık çerçevesinde TSK bugün sadece
Kıbrıs'tan değil aynı zamanda Kuzey Irak'tan çekilmeye
hazırlanmaktadır.
Bazılarına bilmece gibi gelen bu tablonun sırrı;
a) Onbinlerce şehit verdikten sonra, o
şehitlerden sorumlu adamın asılması noktasında,
"biz duygusalız, kararı hükümet versin"
diyerek birden "demokratlığı" tutan
zihniyette
b) Öcalan'ın İmralı'daki duruşmaları bittikten
sonra; Öcalan'la İmralı'da başbaşa bir görüşme
yapan zamanın ünlü komutanı ve NATO/Küresel konseptin
biricik temsilcisi Çevik Bir'in PKK elebaşı ile
yaptığı özel görüşmenin içeriğinde
c) Kendisine "NATO koruması"
isteyen Öcalan'ın bu sözlerinin arkasındaki manada
d) Güneydoğu'da PKK her türlü lojistik
takviyeyi herkesin gözü önünde yaparken, bu hareketlenmeye
ABD ile vardığı mutabakat (bkz : ABD Genelkurmayı
ile yapılan ve PKK ile önce siyasi, sonra ekonomik
ve daha sonra askeri mücadele edeceği sözü verilen
anlaşma) çerçevesinde yeterli müdahaleyi yapmayan
anlayışta
e) Son seçimlerde DEHAP oylarının azalmasından
yola çıkıp, Türkiye'de siyasi Kürtçülüğün öldüğü
tezini yaymaya çalışan ve bu şekilde devletin
Kürt ayrılıkçılığına dair reflekslerini zayıflatmaya
çalışan medya dinamiklerinde. (Halbuki bilen
biliyor ki; Kürt oyları yokolmamış, aksine Kürtçülüğe
DEHAP'tan daha fazla hizmet eden AKP'ye kaymıştır)
f) İstanbul'da hazırlıkları yapılan NATO zirvesi
öncesinde; NATO'nun Türkiye merkezli bir "terör
merkezi" kurması gerektiği fikrinin Washington
merkezli "Türklere" söyletilmeye başlanmasında
yatmaktadır.
Sonuçta; Anadolu'nun dışına çıkarken alkışladığınız,
uysalca geri çekilirken ise şaşırıp kaldığınız
kurumlar dün olduklarından ne daha az, ne daha
fazla millidirler. Ama içlerindeki NATO/Küresel
damarın her zamankinden daha fazla kabardığına
emin olabilirsiniz.
NATO'nun türevi olarak hareket edenler, türevi
olarak hareket ettikleri yapının çizdiği güvenlik
konseptine uygun şekilde "alırken"'de,
"verirken" de, "millilik"
sadece bir görüntüdür; esas değil.
Kıbrıs'ta da, Kuzey Irak'ta da, Balkanlarda 'da,
Kafkaslar'da da şaşıranlara duyurulur.
|
|
|