<%@language=vbscript codepage=1254%> <% Response.Expires = -1000 Response.Buffer = TRUE Response.CacheControl ="private" %>
   
JEO-KRİTİK 
Sayı : 20
Haftalık Analitik Bülten
(www.acikistihbarat.com)
07 Ocak 2004

İLK KEZ JEO-KRİTİK'TE

MİT MÜSTEŞARINDAN "OFF THE RECORD" BOMBALAR

(Türk İstihbaratına Yönelik Yeni Hamleler Artarken)


Geçenlerde bir gazete Başbakan'ın güya "çok gizli" bir genelgesini manşetten duyurdu ve artık Emniyet İstihbaratının da, MİT gibi istihbarat amaçlı ticari şirket kurabileceğini duyurdu. MİT'in bu konudan rahatsız olup olmayacağının bilinmediğini vurgulayarak suyu bulandırmaya çalışan manşet; "çok gizli" genelgenin yayınlanması gibi içerdiği absürd mantık bir yana, Türkiye'de istihbarat kurumları arasında bitmek bilmeyen çekişmenin yatışmak bir yana daha da artabileceğinin göstergesini bünyesinde barındırıyordu. Ayrıca, bu haber, İstanbul saldırıları sonrasında Türk istihbarat altyapısına yönelik yeni bir hamle başlatan yabancı istihbarat örgütlerinin AKP hükümeti üzerinden bu yönde ciddi bir kazanım sağladıklarını da gösteriyordu. Dikkatinizi çekeriz; bu haberin bahsettiği gelişme İçişleri Bakanı Aksu'nun İsrail'le stratejik istihbarat işbirliği anlaşması imzalanmasından sonra gerçekleşti.

Bu noktada aklımıza MİT müsteşarının geçenlerde gazetecilerle yaptığı "off the record" görüşmede neler söylemiş olabileceğini araştırmak geldi. Bu görüşme bazı noktaları ile basına yansıdı. Basına yansıyan kısım "MİT'in müşterisi olan gazeteciler" gibi kısımlardı ve her zamanki gibi spekülatif ve medya içi dedikodulara hizmet etmekten başka bir işe yaramadı.

Halbuki MİT müsteşarının "off the record" yapmasına rağmen, bütün tecrübesi ile bir şekilde sızacağını bildiği bu görüşmenin içeriğinde çok daha çarpıcı noktalar bulunuyordu. İstanbul Saldırıları sonrasında, Türkiye'deki güvenlik/istihbarat kurumları arasındaki çekişmenin had safhaya ulaştığını gösteren bu çarpıcı sözleri ilk kez Jeo-Kritik bünyesinde dikkatinize sunmak istiyoruz.

Bakın MİT Müşteşarı Şenkal Atasagun neler demiş :
  • "İstihbarat nankördür. Basın da öyle. Ama bizde olay kapatılmaz, günah keçisi oluruz....Mesela, Suriye'de son yakalananlarla ilgili bilgi, MİT'in tespitidir. Başarılarımızın başka kurumlar tarafından paylaşılmasına da evet ama istiskale hayır diyoruz"

  • "İstanbul'u kontrol edebilmek çok zordur. Bu şehri kimse tam olarak kontrol edemez"

  • "Teröre karşı paniğe kapılmamak gerekiyor. Mücadeleyi de sadece istihbarat ve polisten beklemek lazımdır...Basının belki bu konuya ihtiyacı var ama hiç eğitici olmuyor. Biz nasıl müdafaaya geçmiyorsak, basın da geçmesin."

  • "Bazı zengin mahallelerinde oturup, yanlarındaki gecekondularda olanları bildikleri halde kulaklarını tıkayıp sonra da "istihbarat uyuyor mu" diyenleri de biliyoruz. Olayları şimdi daha net gördüğümü söyleyemem, çünkü 5 dakikada tedbir alınamaz. Dünya halledemedi bunu. CIA, Mossad örnekleri var. Onlar da çaresiz kalıyor"

  • "İstihbarat katili arayan bir meslek olmamalıdır. O sinagog daha önce iki kez vurulmuş ve şimdi bir kez daha vuruluyorsa bunun istihbaratla da ilgisi yoktur"

  • "Telekom'un sadece İstanbul'daki personelinden daha az personelle çalışıyoruz ve buğday yığınında iğne arıyoruz"

  • "Bu yeni teröre isim koymuyoruz, yeni terörün adı yok. Buna köktendinci terör diyebiliriz ama adı konunca şu terör, bu terör olmuyor. Terör örgütü buna ne ad koyuyor, önemli olan bunu bulmaktır. Şimdi bana yağcılık yapıyor diyecekler ama bu noktada sayın Başbakan'ın tanımı doğrudur. Biz yıllardır terörün başına İslam getirilmemesi için mücadele ettik."

  • "Bir emekli büyükelçi ve siyasetçi var. Sürekli olarak istihbarat zaafiyetinden bahsediyor. Ama bu kişi en çok ihtiyaç duyulan dönemde çekip gitmiştir. Bir de eski İçişleri Bakanı var. O da eleştiriyor. Şu anda meşgul olduğumuz zümrelere gösterdiği müsamaha unutulmadı. Ayrıca bir de komplo teorisyeni var. Bizde istihbaratın i'siyle alakası olmayan birisi. Belli bir görev için kullanılmıştı, bugüne kadar tek bir tahmini bile tutmadı."

  • "İşler iyi gidince 'istihbarat birimleri' deniyor, kötü gidince MİT. Bizim diğer istihbarat üniteleriyle bilgi vermek konusunda sorunumuz yok ama almak konusunda var. Bilgilerin bize akması gerekir ama akmıyor. İstihbaratı devlet adına biz yaparız. Yine de bunun için kimseyi suçlamıyoruz. Aynı görev jandarmada da ve polistede var. Bu yasaların gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu noktada MİT'i ikiye bölmek Türkiye'ye en büyük kötülük olur. Türkiye'nin bölgesel şartları böyle bir ayrımı kaldıramaz. Sınıra kadar gelen teröristi kapıya kadar bir kurum, içeride başka bir kurum takip edemez. 51 ülkede tek servis var, 25 ülkede iki servis ama Almanya, İngiltere, İtalya, Rusya gbi ülkeler 5 sene içinde tek servise geçecekler"

  • "Polis ve jandarma taktik istihbarat yapar. Stratejik istihbarat bizim görevimiz. Bize Cudi'deki eşkiyanın adresini sordular. Aşağıdan oturarak bunu bulamazsınız. MİT stratejik istihbarattan sorumludur, gerisi polisin ve jandarmanın görevi. Katil bizi ilgilendirmez"

  • "90 istihbarat servisiyle ilişkilerimiz vardır. Dışarıyla koordinasyon mükemmeldir. Teşkilat olarak üye olduğumuz kulüpler var. İslam ülkeleri NATO ülkeleri, Akdeniz ülkeleri, Türkçe konuşan ülkeler istihbarat teşkilatları kulüpleri gibi. Buralarda da konumuz 5 yıldır ağırlıklı olarak terör olmaktadır. Her hafta 5-6 toplantıya gidiyorum. Benim protokol karşılığım orgeneral ama MGK Genel Sekreteri benimle aynı masada bulunamıyor. "

  • "İstanbul saldırılarını MOSSAD yaptı denmesi bana saçma geliyor. İsrail'de her gün 3 bomba patlıyor. Mossas onun hesabını versin önce"

  • "Güvenlik gerekçesiyle telefon dinlemeleri tek merkezden yapılmalı. İsteyen teşkilat dinlemek istediği telefonu izin alıp, bu merkeze bildirecek. Böylelikle herkes dinlemenin hesabını verecek. Tasarının kanunlaşması konusunda mutabık kalındı; siyasi iradede bu konuda çok hassas ama bazıları istemiyor olacak ki kanunlaşmadı"...

  • "Bizim asıl endişemiz etnik terördür. Kürt terörü yoldadır"

  • "Bugüne kadar ABD'den çok söz aldık ama bir harekete geçme emaresi göremiyoruz. Hatta Kürdistan Festivali'nde konuşan bir ABD'li Hristiyan Kuruluşunun temsilcisi kadın, PKK'nın mücadelesini överek bunu George Washington'un mücadelesine benzetti. "Washington'da peşmergeydi, siz de çocuklarınızın geleceği için bu mücadeleyi sürdürün" dedi. Türk medyası bir türkücünün orada ne söyleyip ne söylemediğiyle ilgilendi ama Medya TV'de Türkçe altyazı ile yayınlanan bu konuşmayı atladı"

  • "Topluma Kazandırma Yasası'nın üçüncü ayağı İmralıdır. O'nun da kendi yönünden destek vermesi lazımdı ama bazı isteksizlikler oldu. Adamı herkes kullandı, biz doğru dürüst kullanamadık."

  • "TSK Öcalan'ı dağda yenememiştir. Zaten 39 Kürt isyanında devlet eşkiyayı dağda yenememiştir. Öcalan çok merhale aldı, bunu kabul edelim. Her seçim sonrası haritaya bakınca çok zaman kaybettiğimizi görüyoruz...Bölgeyi en iyi bilen İngiltere'dir. ABD pek bilmez. İngilizlerin belgelerinde 'Türkiye'deki Kürt bölgesi olmadan Kuzey Irak'taki Kürt devleti yaşayamaz" demektedir. Aslında gerçek şu ki, Kürt ve Filistin sorunu çözülmeden dünyadan dirlik düzenlik olmaz"

  • "Dışarıdan gelen birisi teşkilatı tanımak için içeriden destek arayacağı için klikler oluşur. Kurumun en iyi şekilde çalışması için kendi içinden profesyonellere ihtiyaç vardır. Niye Dışişleri Bakanlığına bir polis gelmiyor, niye yüksek mahkemenin başına bir mühendis getirilmiyor? MİT müsteşarının atanması zordur. MGK'da mutabık kalınmalı, başbakan önermeli ve CUmhurbaşkanı atamalı"

  • "Benim için Yılmaz'ın adamı dediler. Başka bir şey söylemediler. Böyle br şey sözkonusu değil. Sayın Yılmaz takdir ettiğim bir kişidir ama kendisini müsteşar olmadan önce tanımıyordum. Bu sözler beni de onu da rencide ediyor."

  • "Bizim dışımızda kurumlar, mafya bile Türkiye'yi kurtarma peşinde koşuyor. Devlete buna mani olun diyoruz. Bazıları çok iyi geçinmemiz gereken Azerbaycan, Türkmenistan, İran gibi ülkelerde muhalefete destek veriyorlar. Onlar da bunu görüyor. Korkunç bir sorumsuzluk var. Devletin bir politikası var ve bunlar sınırlı olmalıdır. Her parti, her kişi, her kurum kendi başına buyruk davranıyor. Hobi faaliyetleri arttı"

  • "Bu şartlarda ABD PKK'yı tasfiye için dağlara da 2 tümen gönderemez. Açıkcası bize verseler bizim de halledeceğimiz yok. ..Amerika, Irak'tdaki orta düzeydeki subayları vasıtasıyla PKK ile de ilişki kuruyor. Mahur kampındaki 9500 kişi Türkiye'ye gönderilse bile bu ABD'nin PKK'ya karşı tutum takındığı anlamına gelmez. Hakurk'taki onlarca kampın tasfiye edilip ellerindeki silahların alınması lazım"

  • " Öcalan operasyonunu kesinlikle MİT yapmıştır. Ama adamı getireceğimize getirdiğimize pişman ettiniz. Bir başka ülkede olsa bu büyük bir başarı olarak görülürdü. Bu operasyon Türkiye'nin operasyonudur. CIA ve Mossad, Öcalan'ın 1 kilometre bile yanına yaklaşmamıştır. Bazı destekler tabiki aldık. CIA'in ve başka istihbarat teşkilatlarının katkıları oldu ama operasyonu biz yaptık. Bir sürü şey söylendi. Yok bilmem hangi bereliler gitmiş de....MİT tek bir vakada bunu ben yaptım demez. Bizim üç harf sizin için önemli; reytinginiz ve tirajını artıyor".


    Yukarıdaki sözler; MİT müsteşarının, dış istihbarat servisleri ile koordinasyonunun, yerli istihbarat servisleri ile kıyas edilemeyecek oranda iyi olduğunu göstermektedir. "MİT Müsteşarını değiştirmek zordur" gibi sözlerle iktidara gönderdiği mesajlar bir yana; "Öcalan"'dan sempatik bir "adam" tonlaması ile sözetmesi, TSK'nın PKK'yı dağda yenemediğini vurgulaması, MİT gibi hassas bir kurumun başında duran bu ismin Kürtçülük sorununa bakışı açısından önemli ipuçları içermektedir. Hele kendisinin Kürt ve Filistin sorununu yanyana kullanması, sözünü ettiği İngiliz bakış açısından fazlası ile etkilendiğini ortaya koymaktadır.

    İstanbul saldırıları sonrasında düzelmesi beklenen kurumlar arası istihbarat işbirliği alanında ciddi sorunların sürdüğü ve hatta kurumlar arası çekişmenin arttığı; MİT müsteşarının off the record bombalarından çıkan bir diğer sonuç. İstanbul saldırıları ile ilgili yaptığı değerlendirmeler arasında; saldırıların arkasında MOSSAD'ın olabileceği yönündeki tespitleri "Olur mu öyle şey. Mossad önce İsrail'deki saldırıların hesabını versin" tarzında anlamsız bir mantık önermesi ile cevaplaması ise dikkat çekici.

    Türkiye'deki devlet yapısının geldiği parçalanmış noktayı göstermesi açısından MİT müsteşarının off-the-record sözleri hayli manidar. AKP hükümetinin son günlerde yaptığı hamlelerin ise, bu yapıyı bütünleştirmek yerine, dış odakların desteği ile belli parçalarını bütünden uzaklaştırmak yöntemini seçtiği görülmektedir.

    İktidarın böyle bir yaklaşım benimsediğ bir ortamda, MİT müsteşarının, kendi ülkesinin kurumlarına, "yok bilmem ne bereliler getirmiş" şeklinde çıkışırken, dış istihbarat örgütleri ile uyumundan övünerek sözetmesi normal karşılanmalıdır.
KERKÜK'E NATO MÜDAHALESİ SENARYOSU HAZIR

(Ortadoğu'da Yeni Bir Kıbrıs Yaratmak)

Kerkük'te garip bir şeyler oluyor. Hayır; aylardır geliyorum diyen, Türkmenlere yönelik ABD'nin korumasındaki Kürt peşmergelerin alan genişletme faaliyetlerini kastetmiyoruz. Bizim kastettiğimiz; Kerkük ve bağlantılı politikalarla ilgili çeşitli kanaat odaklarının birden bugüne kadar ki çizgilerinden sapış göstermesi.

Cengiz Çandar örneğini ele alalım.

ABD Başkanı Bush'un konu ile ilgili ilk demecinden itibaren Pentagon politikasından bir milim bile sapmayan Cengiz Çandar, işgalin başlamasından beri işgalcinin hukukunu ve pozisyonunu meşrulaştıran kalemi ile sürekli Kürt milliyetçiliğinin yanında yeralırken en ufak bir çekince göstermedi bile. Wolfowitz'in masasında oturmanın bedelinin ne olduğunu bilen akıllı bir adam sonuçta. Kendi devletini dikta, başka devletleri "think tank" algılayan zihniyetin en müstesna örneklerinden biri olan bu şahsiyet, Kuzey Irak'ta Türkiye'nin çıkarlarının ancak ABD ile paralel olunduğu noktada korunabileceğini savundu durdu ve bunu yaparken Türkmenlerin adını ağzına bile almadı.

Fakat son günlerde Çengiz Çandar'ın özellikle Kerkük konusunda birden Kürtlerin "maksimalist" taleplerinden şikayet eder bir tona büründüğünü görüyoruz ve kendisi ilk defa Kuzey Irak'ta bir şehrin tartışmasız bir Türk şehri olduğunu savunacak kadar insanı şaşırtıyor. Çandar'ın Kuzey Irak'la ilgili kendi deyimi ile "yüzlerce kitap, binlerce makale okuyup, onlarca kez seyahat ettikten" sonra bile zar zor görebildiği Türkmen gerçeğinin bir entellektüel günah çıkarma olduğuna inanmak çok zor.

Nitekim bu niteliği ile; son yıllarda bir kere bile olsun kendi devletinin resmi politikasına destek vermeyen Mehmet Ali Birand'ın birden Suriye Devlet Başkanı'nın Türkiye'yi ziyaretini resmi devlet politikası ağzı ile yorumlaması örneğinde olduğu gibi hayli dikkat çekiyor.

Biliyoruz ki; bu iki isim ve gibileri, Türkiye'nin resmi çıkarları doğrultusunda ancak bu resmi çıkarlar Brüksel-Washington ekseni ile çakıştığı noktada konuşurlar.

Bu yüzdendir ki; Kıbrıs Barış Harekatı ile ilgili zamanında en ateşli kitaplara ve belgesellere imza atan Mehmed Ali Birand ; ne zamanki NATO'nun Kıbrıs konsepti değişmiştir, işte o zaman Kıbrıs'ın yeni statüsünü bir Yunanlıdan daha ateşli savunur hale gelmiştir.

Kerkük konusunda da Çandar'ın birden Türkmenlere değer veren bir havaya bürünmesi insanı önce şaşırtıyor. Fakat sonra Çandar ağzındaki baklayı çıkarıyor : Kerkürt'ün statüsü konusunda Brüksel modeli uygulansın.

Bingo.

Bunu Çandar'ın kulağına kimlerin fısıldadığını tahmin etmek hiç de zor değil; sonuçta entellektüel pınarlarının kaynağı fazla da çeşitli sayılmaz.

Bu durumu biraz araştırdığımızda ; Kerkük konusunda ilginç bir senaryo çıkıyor karşımıza.

Neticede Kerkük'te işlerin kontrolden çıktığı noktada; şehrin Türkiye'nin de desteği ile tamamen Türkmenlerin eline geçmesi gibi bir tehlike sözkonusu.

Bu durumda bölgede Kürtlerin ve Türkmenlerin karşılıklı kışkırtılarak ortamın ısıtılması neticede bir tek şeye sebebiyet verecektir.

Bunun Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bölgeye Türkiye'nin milli çıkarları doğrultusunda tek taraflı müdahalesi olamayacağını artık sokaktaki çocuk bile biliyor. Bu irade olsaydı çoktan ortaya çıkardı.

ABD'nin iyice çamura battığı bir noktada; bölgeye uluslararası bir gücü çekme gereğinin arttığı da ortada.

Böyle bir durumda; Kerkük'teki duruma el koymak için NATO'yu göreve çağırmak en doğru seçenek olacaktır.

Bunu nereden mi çıkarıyoruz?

İstanbul Saldırılarının gerçekleştiği hafta sırasında Harp Akademilerinde 2000 NATO mensubunun katıldığı ve NATO'nun yeni güvenlik konsepti çerçevesinde oynadığı Harp Oyunu sırasındaki senaryonun ne olduğunu hatırlayalım. Senaryo; NATO güçlerinin etnik çatışma yaşanan bir adaya müdahale ederek taraflar arasında tampon bölge oluşturmasını ve tarafları uzlaştırmasını içeriyordu.

Kerkük'ün Irak içinde etnik bir adaya dönüştüğü ve çatışmaların müdahaleyi meşrulaştırdığı noktada, NATO bu iş için biçilmiş kaftan olarak sahaya sürülecektir.

NATO bünyesinde TSK kuvvetleri de yeralacağı için, Türk milletinin gururu okşanacak ve TSK'nın yıpranan görüntüsü bir ölçüde telafi edilirken; Kerkük'ün Brüksel gibi uluslararası bir koloni olması yolunda ilk askeri ve hukuki temel atılmış olacaktır.


Kerkük; ne Kürtlere, ne Türklere yar edilecek ve Irak'ın petrol rezervlerinin %40'ını bünyesinde barındıran bu bölge, "uluslararası maske" altında Irak'ın içinde yeni çağın Kıbrıs'ı olarak yerini alacaktır.

Bir Kıbrıs sorununu çözülürken, bölgede Türkiye'nin yine bir taraf olduğu yeni bir "Kıbrıs" adası yaratacaktır : Adı Kerkük.



İSTANBUL SALDIRILARININ ODAĞINDAKİ İLGİNÇ BANKA
ve YÖNETİCİLERİ

Saddam'la HSBC'nin ortak olduğunu biliyor muydunuz? Biz de bazı şeyleri yeni öğreniyoruz.

Dünyada, "ben aslında ekonominin nereye gideceğini doğru bilmedim" deme telaşına düşen bir bankacı varsa, o da Türkiye'dedir.

Tabiki HSBC'nin genel müdürü Piraye Antika'dan sözediyoruz.

Bayan Antika, son olarak kendisini yılın ekonomisti seçen Para dergisine bir mektup döşenerek, böyle bir tahmin yapmadığını, kendisinin de aslında herkes gibi yanıldığını dolayısı ile "yılın ekonomisti" ünvanına layık olmadığını vurguluyor. Piraye Hanım'ın bu telaşı hayli dikkat çekici.

Herkesin doların 2 milyonlara çıkacağını düşündüğü Haziran aylarında, ağzından doların yılsonunda 1.400 civarında olacağını kaçıran HSBC Genel Müdürü Piraye Antika'ya geçen özel Jeo-Kritik bünyesinde sorduğumuz sorulara, kaba bir tekzip metni dışında bir cevap alamadık.

Ekonomi hakkında hayli derin bilgilere sahip olduğunu anladığımız bu bayanın kocasından, sık sık buluştuğu isimlere kadar bir çok isme baktığımızda, bu bilgilere sahip olmasının çok da şaşırtıcı olmadığını görüyoruz.

HSBC binasına yönelik saldırıların arka planına dahil yeni bir özel Jeo-Kritiği çok yakında dikkatlerinize sunacağız fakat bundan önce HSBC bankasının arka planına dair bir kaç bilgiyi Aydoğan Vatandaş'ın SonSaniye.Net sitesinde yayınlanan yazısından derlediğimiz noktalarla dikkatinize sunmak istiyoruz :

Türkiye'de faaliyet gösteren bu bankanın arka planını bilinçli Türk tüketicilerinin dikkatine sunuyoruz :

  • Saddam Hüseyin'in para aklama bankalarından biri Maliye Bakanının sahip olduğu Rafidain bankası idi. Hüseyin'in silah satın almak için de kullandığı bu banka, Londra Merkezli British Arab Commercial Bank'ın %5 hissesine sahipti. Ve bilin bakalım bu bankanın %47 ortağı kim? Tabiki HSBC Bank. Bankanın yönetim kurulunda olan ve Saddam Hüseyin ile yakın ilişkiler içinde olan Sir David Gore Booth ise HSBC Grubunun Başkanı Sir John Bond'un özel danışmanı ve yakın arkadaşı.

  • 1999 yılında HSBC, ABD'nin en büyük finans firmalarından Safra Republic Holding'e 3 milyar dolar karşılığında talip oluyor. Şirketin sahibi Edmon Safra isimli Parkinson hastalığına tutulmuş Lübnan asıllı bir Yahudi. Satış işlemleri tamamlanmak üzereyken Safra'nın satıştan vazgeçtiği söylentileri yayılıyor ve Safra Monako'ya tatile gidip ortadan kayboluyor. Aralık 1999'da Safra'nın Monte Carlo'daki lüsk villasına siyah maskeler takmış iki kişi baskın düzenliyor ve çocukları ile karısını bir odaya kilitlediktan sonra Safra'yı banyoya götürüp bağladıktan sonra villayı ateşe veriyorlar. Karısı ve çocuklarının kılpayı kurtulduğu yangında Safra boğularak can veriyor. Safra'nın varisleri satışı tamamlıyor. Edmond Safra'nın ismini başka nerede duyduğunuzu hatırlıyor musunuz?

  • Tantan, İçişleri Bakanıyken, TÜGİAD'ın "Yolsuzluk Ekonomisi" toplantısındaki konuşmasında, "Gümüşsuyu Caddesi'nde Türk para hareketini yönlendiren kişinin kim olduğunu öğrenebilme şansınız olsaydı, mücadelenin boyutlarını daha iyi anlayabilirdiniz. Mücadelenin öyle ufak bir mücadele olduğunu düşünürseniz, yanılgıya düşersiniz"

  • Bankanın yönetim kurulu Vatandaş'ın tabiri ile tam bir "yuvarlak masa şovalyeleri" görüntüsü veriyor. Tam bir Lordlar kamarası görüntüsü ve aralarında Hong Kong'un gizli yöneticileri olan süper zenginlerin oluşturduğu Hong Kong konseyinin eski üyelerinden Baroness Dunn gibi isimler de var.

  • Bankanın sembolü ise St. Andrew Haçı ve İskoçların milli sembolünü olması dışında, masonik bir sembol. Bu derecenin sembolleri banka logosundaki St. Andrew haçı, yıkılmış bir kale ve zırhsız savaşçı. Sembolün kökeni diğer masonik semboller gibi Ortaçağ'a ve dolayısı ile Tapınak şovalyölerine dayanıyor.

İşte size HSBC Bank hakkında bir kaç bilgi. Bankanın Türkiye'deki ekonomik hareketlerdeki rolünü daha net bir şekilde gözler önüne seren ve İstanbul saldırıları hakkında yeni sorular ortaya koyan Jeo-Kritik'in yeni özel sayısını bekleyin.



 

"Hüsrev Kutlu" Krizi :
Milli Olma Sancısı Çeken İki Yapının(TSK ve AKP)
Sanal Kaygıları

Genelkurmay Başkanlığı geçenlerde bir milletvekilinin sözlerine ve bir camide yaşanan görüntüye "derin endişe" duyduğunu dile getirdi ve Türkiye yeni bir yıla artık halkta bıkkınlık yaratan yeni bir mini krizle girdi.

Bu tepkiyi veren Genelkurmay bakın son günlerde neler olurken, bırakın "derin endişe duymayı" suskunluğunu en ufak şekilde bozma gereğini bile duymadı :

  • Bir kısım medya Kürtlerden sonra Çerkezleri de dil talebi olan yeni bir etnik grup olarak manşetine taşırken
  • Kerkük'te Türkmenler ABD'nin korumasındaki silahlı Kürtler tarafından haklarına sahip çıkıyor diye öldürülürken
  • Yabancı elçilikler bünyesindeki yabancı istihbarat elemanları Anadolu'da her türlü teması kurup, Türkiye'yi etnik tabanlı ayrıştırmanın temellerini her kesin gözleri önünde bağıra bağıra atarken
  • AKP'yi sahneye yerleştiren güçler, AKP aracılığı ile sahneye sürdükleri kamu reformu yasası ile Türkiye'yi federal bir yapıya dönüştürmenin temellerini atarken
  • Kıbrıs'ta Denktaş, AKP ve dış güçlere karşı yalnızları oynayıp, adada Türklere karşı dış güçler tam bir toplumsal mühendislik çabası yürütürken

    Türk milleti dile getirilen en ufak bir endişeden haberdar olmadı.

Türk Milleti ciddi bir yanılgı içinde.

Medyayı takip ettiğinizde, TSK ile AKP arasında bir restleşme ortamı olduğunu ve bu iki kurumun iki karşıt dinamik olarak kendilerini konuşlandırmaya çalıştığını düşünebilirsiniz.

SESAR olarak biliyoruz ki; TSK ile AKP'nin üst düzey kadroları, merkezi dışarıda olan bir makro planın uyumlu parçaları ile küresel planla uyumlu bir şekilde hareket etmektedirler ve küresel güçlerin dayattığı yeni güvenlik anlayışını canı gönülden benimsemiş konumdadırlar. (bkz Genel Kurmay Başkanı'nın sürekli, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin daha derinlikli ve farklı bir güvenlik anlayışı benimsemesi gerektiği yolunda ilginç telkinler içeren açıklamaları) ve "Hüsrev Kutlu" krizi gibi krizler sadece bu iki kurumun kendi tabanı nezdinde konumunu korumak için inşa edilmiş yapay süreçlerden başka bir şey değildir.

TSK AKP KONUSUNDA GERÇEKTEN ENDİŞELİ Mi ?

Bu analize tek bir soru ile başlayalım :

Eğer AKP'ye karşı "rejim kaygıları" nedeniyle ciddi endişeler taşıyan bir kurum olsanız; AKP rüzgarına set çekmek ve rejime yönelik bu tehdid algılamasını dengelemek için ne yaparsınız?

AKP'ye yaklaşan seçimler öncesinde en hassas noktasından vuracağınız bir darbe bu yolda çok önemli bir adımdır. Kaybettiği takdirde AKP'yi hem madden, hem manen çökertecek olan İstanbul Belediye Başkanlığı seçimleri bu darbenin en şiddetli hissedilebileceği yerlerden biri olacaktır. Hele hele, Gürtuna ile Tayyip Erdoğan'ın yıldızlarının barışmadığının bütün yönleri ile ayyuka çıktığı bir ortamda; Gürtuna gibi ciddi kişisel oy tabanı olan bir ismi AKP'den koparıp ya bağımsız, ya başka bir parti bünyesinden seçimlere sokmaya ikna etmek bu yolda atılacak en önemli adımdır.

SESAR olarak biliyoruz ki; TSK elinde bu yönde kullanabileceği her türlü kanal olmasına ve bizzat önüne sunulmasına rağmen; Gürtuna'yı ta en başlardan beri AKP'den uzaklaştıracak adımı atmamıştır, atmaya yeltenmemiştir bile. Hatta; Gürtuna'nın AKP'den aday olması için Erdoğan nezdinde kulis yapan isimler listesi, bu tarz bir beklenti içine girmenin ne kadar safça olduğunu bizzat ortaya koymaktadır.

Dolayısı ile; laiklik ve rejim adına TSK'nın AKP'nin gücünü sınırlama gibi bir kaygısı olduğunu düşünüyorsanız , aşağıdaki analizi bu gerçeği bilerek okumalısınız.

TSK ve AKP'nin ÜST DÜZEY KADROLARI ARASINDAKİ SENKRONİZASYON

Yeni bir yıla girerken yaşanan Hüsrev Kutlu krizi, yukarıdaki gerçekle birlikte ele alındığında, toplum önünde bir uçta Tayyip Erdoğan, diğer uçta TSK'nın üst düzey komuta kademesi şeklinde sergilenen "laiklik-rejim elden gidiyor" parodisinin sadece bir gösteriden ibaret olduğunu ortaya koymaktadır. TSK; rejimin en sağlam olduğu noktayı en zayıf noktaymış gibi göstererek, kamu yönetiminden Kuzey Irak'a kadar Türkiye'nin bağımsız ve üniter yapısına diğer cephelerden gelen yoğun saldırıları perdelemeye yönelik psikolojik operasyona alet olmaktadır.

Kerkük'te Türkmenler ABD'nin korumasındaki peşmergeler tarafından öldürüldüğü gün, askerlerinin başına çuval geçiren Albay'ın yılbaşı kutlama törenine irtibat subaylarını yollayacak kadar reflekslerini kaybetmiş bir kurumla karşı karşıyayız. Ve bu kurumun Türkiye Cumhuriyeti'nin rejimini bir türbana/sakala bağlayan stratejik/taktik körlüğü hala aşamamış olduğu gerçeğini açıkca eleştirmenin ve milletin gözbebeği olan bu kurumun Türkiye'nin stratejik çıkarlarını NATO/müttefiklik çizgisine hapsetmesinin bizi sürükleyeceği noktayı açıkca masanın üzerine yatırmanın zamanı gelip de geçmektedir.

Ülkede ABD Büyükelçililiğine bağlı görevliler ülkeyi karış karış dolaşıp rejimi dinamitleyecek etnik tabanlı çalışmalar yaparken; Kıbrıs'ta Denktaş AKP ve destekleyen güçlerin yoğun kuşatması altında iyice yalnızlaşırken; Kamu Yönetimi Reformu adı altında ülke eyaletlere bölünüp üniter yapısı ciddi bir tehditle karşı karşıyayken; Kuzey Irak'ta Türkmenler ABD'nin korumasındaki Kürt peşmergeler tarafından öldürülüp, Irak'ta Kürdistan kurulurken en ufak şekilde sesini çıkarmayan bir kurumun; bir milletvekili Atatürk'ün resmi üniformalı resmi ile ilgili söz söyledi diye "derin" endişe duyduğunu iddia etmesi; bu kurumun "derinlik" kavramında stratejik bir hata oluştuğunu gösterir.



28 Şubat sürecinde yaşananları bir kenara bırakıp, son dönemdeki bir kaç temel çelişkili olayı tekrar hatırlayalım :

  • 17 Ağustos 1999'da yaşadığımız depremden bir kaç ay önce, bir dağın tepesine bir tugayı saatler içinde indirebilecek lojistik güce sahip ordu olmakla övünen Türk Silahlı Kuvvetleri, 17 Ağustos Depreminde deprem bölgesine ancak 24 saat sonra intikal edebilmiştir. Deprem sonrasında, bölgedeki Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı birliğin halkla ilişkiler alanında en hafif tabirle "başarısız" kalması ancak bölgeye Tekirdağ'tan ulaşan Kıvrıkoğlu Paşa (zamanın Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun yeğeni) 'nın komutasındaki birliklerin üstün çabası ile mümkün olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri bu noktada, "niye daha erken gelmediniz" yolundaki eleştirilere, "sıkıyönetim ilan edilmediği için sivil iradeye bağlıydık" gibi hiç bir inandırıcılığı olmayan gerekçeler üretmiş ve sahaya sanıldığından daha az hakim olduğu gerçeğini saklayamamıştır. TSK'ya karşı beyin uyuşukluğu had safhaya varanlar bu noktada, "Sincan'da da sıkıyönetim yoktu, orada nasıl tankları yürüttünüz?" sorusunu soramamıştır.

  • ABD'nin Irak'ı işgal operasyonu öncesinde herkesin fazlası ile farkında olduğu görüntüler eşliğinde; Türkiye ABD'nin gerçek yüzünü bütün çıplaklığı ile yaşamaya başlamıştır. Bu süreçte, hem psikolojik, hem stratejik olarak en önemli virajlardan bir tanesi ABD'nin İskenderun Limanına yaptığı çıkartmadır.
    • Toplumda infial yaratan bu görüntüler karşısında TSK tek bir açıklama yapma gereği duymamıştır
    • Konuyu TV'lerde açıklama zorunda kalan emekli general yorumcular, "bölge valinin, sivil iradenin kontrolü altında" gibi Türk milletinin zekası ile alay eden açıklamalar yapmak zorunda kalmışlardır.

  • ABD'nin Mardin'den İskenderun'a kadar, "hazırlık teçhizatı" adı altında her türlü malzemeyi sokmasının ardından İskenderun Limanında bir başka olay yaşandı. Silahları ile birlikte dışarı çıkmak isteyen ABD askerlerinin bir Türk subayı tarafından kapıda engellenmesi medyaya yansıyınca; o güne kadar olaylarla ilgili hiç bir açıklama yapmayan Genelkurmay, "böyle bir olayın gerçekleşmediğine" ve "çalışmaların uyum içinde sürdüğüne" dair bir açıklama yayınladı. Bu açıklamadan sonra sözkonusu Binbaşı başka bir göreve atandı. Genelkurmay ; "müttefiklikle uyum"'u subayının görev anlayışının arkasında durmaya tercih etti.

  • Ve meşhur çuval olayı. Bu olay; Türk Silahlı Kuvvetleri'nin milli reflekslerindeki tahribatın vardığı boyutu bütün çıplaklığı ile gözönüne sermiştir. Olay sırasında Özel Kuvvetlerin ABD'liler tarafından rehin tutulan arkadaşlarını kurtarma isteğinin reddi , operasyonun riski gözönüne alındığında makul karşılanabilir bir karar iken; Genelkurmay Başkanı'nın olaydan bir gün sonra ABD Büyükelçisi ile görüşmesini iptal edecek cesareti bile kendinde bulamaması TSK'nın kurumsal olarak "milli"liği artık sadece bir denge unsuru olarak gördüğünü açıkca ortaya koymuştur. Ki Genelkurmay Başkanı'nın, "Türkiye'nin milli çıkarları ile müttefiklik gerekleri arasındaki dengeyi bulmaya çalışıyoruz" şeklindeki sözleri ile bizzat tescil edilmiştir.

  • Ve çuval olayları ile başlayan süreç günümüzde Kerkük'te silahlı Kürt peşmergelerin, Kürtlerin federasyon isteklerine karşı seslerini yükseltten Türkmenleri rahatça öldürebildiği bir ortama kadar sürüklenmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin koruması gereken çizgilerden eser kalmamıştır. Türkmenlerin, ABD'nin korumasındaki Kürt peşmergeler tarafından öldürüldüğü gün, Türk irtibat subayları, Türk askerinin başına çuval geçiren Albayın yanında yılbaşı kutlamasında poz verebilmişlerdir. Bugüne kadar Genelkurmay'dan Türkmenler ve Kuzey Irak'la ilgili ABD'ye karşı en ufak bir mesaj yayınlanmadığı gibi hala ABD ile müttefiklik gereğinden sözedilmektedir.

  • İşine geldiğinde eylemsizliğini ve tepkisizliğini "demokrasi, sivil irade" bahanesi ardına saklanarak açıklamaktan kaçınmayan Türk Silahlı Kuvvetleri, bu konuda içine düştüğü tutarsızlığı hala göremediğini son krizle bir kez daha kanıtlamıştır. Daha bir kaç gün önce bir milletvekilinin Atatürk'ü sivil elbisesi ile görmek istemesini ve bir camideki cemaat görüntüsünü "rejim krizi" haline dönüştüren "aşırı siyasi" çıkış yapan bir kurum; bu olaydan bir kaç gün sonra, Kıbrıs konusunda Denktaş'ın köşeye sıkıştırılmasına seyirci kaldığı konjonktüre "demokratik ve modern bir ülkede böyle olması gerektiği için" gibi bir açıklama getirmiş ve hükümet ile arasında bir uyum sorunu olmadığını özellikle vurgulama gereğini duymuştur. Daha bir kaç gün önce, siyasi bir krize ortak olan bir kurumun, bir kaç gün sonra böyle bir açıklama yapması tek kelime ile çelişkidir.

    İşte yılın son günleri yaşanan Hüsrev Kutlu krizi, yukarıdaki olaylar ve gerçekler gözönüne alındığında, AKP ile TSK arasında toplum önünde sergilenen "gerginlik" oyununun aslında iki kurumun da kendi tabanı nezdinde ihtiyaç duyduğu perdelemeden başka bir işe yaramadığı yolundaki tespiti güçlendirmektedir.

    Neticede;

    Kerkük'te Türkmenlerin katledilmeye başlandığı bir noktada, ABD'ye karşı eli kolu bağlı bir şekilde olayları seyretmekle kalmayıp, hala NATO ile daha uyumlu hale gelmenin planlarını yapan askeri kadrolar ile;

    Ortadoğu'da Müslümanların ABD-İsrail-İngiltere zulmü altında işgale direndiği bir ortamda, sözkonusu ülkelere bölgedeki en büyük lojistik desteği sağlamakla kalmayıp, Türkiye'nin en kritik altyapılarını bu ülkelere açan istihbarat işbirliği anlaşmaları yapan (bkz. İstanbul Saldırıları sonrasında Abdülkadir Aksu aracılığı ile imzalanan istihbarat işbirliği anlaşması) ve arka planda Anglo-Sakson-Yahudi lobileri ile bağlantısı iyice deşifre olan siyasi kadroların aslında tek bir şeye ihtiyacı vardır;

    Tabanlarını teskin etmeye yönelik bir sis perdesi.


    "Hüsrev Kutlu" krizi;


    Sahte bir "kaygı" parodisinin medya tarafından kriz olarak manipule edilmesinden başka bir şey değildir.

Türk Silahlı Kuvvetleri mi - Nato Silahlı Kuvvetleri mi ?

Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gerçek bir köktendincilik kaygısı var ise, bu kaygıyı sadece kendi insanı rejimi tehdit ederken değil, aynı zamanda müttefiki diye lanse ettiği ordunun üst düzey generalleri kiliselerde köktendinci Hristiyanlık saçmalıklarını vaaz ederken de göstererek samimi ve tutarlı bir çizgi ortaya koymalıdır. Aksi takdirde, şeriatçı iki Başkan'ın (Bush ve Şaron) liderliğinde ateşe sürüklenen Irak'ta her türlü insiyatifi kaybeden bir ordunun, Türkiye'de şeriat çıkışları yapması bütün inandırıcılığını kaybetmiştir.

Sonuçta ne mi olmuştur ;

  • Türkiye tarihinin Yahudilere ve Hristiyanlara en fazla hareket özgürlüğü sağlayan sözde "İslamcı" Başbakanı Tayyip Erdoğan, tabanına karşı "askere kafa tutan" imajını korurken aynı zamanda parti içinde Erbakan'ın hapsedilmesine yönelik gelişmeler ile rahatsızlanan odaklara karşı yeni bir harekat alanı edinmiştir. Aytaç Yalman Paşa, Tayyip Erdoğan'a kendi partisi içinde Erbakancı kanada karşı yapacağı operasyon için bulamayacağı bir fırsat sunmuştur.

  • TSK'nın üst düzey kadroları, altlarındaki kadrolara karşı, AKP hükümetine karşı pasif kaldıkları yolundaki eleştirileri yatıştırıcı bir görüntü sergilemişlerdir. Ayrıca Ağustos ayında gerçekleşecek şura öncesinde, böyle bir olay üzerine hareketlenecek alt kadroların tespiti birileri açısından daha kolay olacak ve bu Ağustos şurasına yönelik planlar çok daha kolay harekete geçirilebilecektir.

  • Kamuoyunun dikkati; Kerkük'te Türkmenler, Kıbrıs'ta Kıbrıs Türkleri ve Anadolu'da Türklere karşı yürütülen çoklu operasyondan uzaklaştırılmış ve artık iyice bayatlamış bir "laiklik-irtica" ekseni tartışması ile rejimin ana kaygısının Meclisteki bir Atatürk resmi ve bir camide bir cemaat liderinin sakalının öpülmesi olduğu izlenimi verilmiştir. Bu izlenimi verenler ile; rejimin üniter ve bağımsız yapısının altına konulan dinamitlerin hiç birine ses çıkarmayanlar aynı kişi ve odaklardır.


    Böyle bir ortamda şunu söylemek hiç de gerçek dışı bir analiz olmayacaktır :

    Türkiye'de Tayyip Erdoğan'ı iktidara taşıyan ve iktidardayken çevresini maddi ve manevi olarak saran güçlerle; NATO ve müttefiklik şemsiyesi altında bugün TSK'nın "milli strateji" belirleme yeteneğini ve milli hareket etme refleksini ciddi anlamda köreltmeyi başaran güçler aynıdır.

    Dolayısı ile toplum sahnesi önünde karşıt görünen bu iki kurum/odak aslında arka planda aynı güçlerle kader birliği yapmıştır. Bu gerçeği, ne Genelkurmay Başkanlığının son yaptığı açıklamada Türk ordusunun "milli ordu olma vasfını şerefle sürdürdüğünü" özellikle vurgulama gereği duyması; ne de çevresindeki Kürtçü kadroların yoğunluğu ile ilgili aldığı eleştiriler üzerine demeçlerine "Türk Milleti" gibi ifadeler yerleştirmek zorunda kalan bir Başbakan'ın varlığı değiştirebilir.

    Zamanında Cüneyt Zapsu'nun bir basın mensubuna söylediği gibi; "Tayyip Erdoğan'la askerin arası şiir gibidir". Bu şiirin kafiyesi ise aynen yurtdışından alınmış ve her iki kurumun üst düzey kadroları tarafından canı gönülden benimsenmiştir.

    Bu yolda; "Hüsrev Kutlu" krizlerini gereğinden fazla önem vermemenizi tavsiye ederiz.

    Bu noktadan sonra Türkiye'nin geleceğini AKP'nin de, TSK'nın da ne kadar milli olacağına karar vermesi belirleyecektir.

SÖZEL GÖSTERGELER
 
Gösterge
Gösterdiği
   
  • Bugüne kadar Irak'taki Kürtler ve Türkmenler hakkında Pentagon'un resmi çizgisinden milim sapmayan yazılar yazan Çengiz Çandar'ın Kerkük sözkonusu olunca birden Kürtlerin "aşırı" taleplerinden sözetmeye başlaması ve Türkmenlerin haklarını hatırlaması

  • Çengiz Çandar'ın sürekli Kerkük için Brüksel modelinden sözetmeye başlaması

  • Sedat Ergin'in köşesinde; "· Kerkük'teki olası gelişmeler, Türkiye'de tetikleyebileceği milliyetçi tepkiler açısından kritik bir 2004 yılında Türk iç politikasında da sonuçlar yaratmaya şimdiden adaydır"
  • Küresel ve Pentagon odaklı güçlerin Kerkük'ü Kürtlere tek başına bırakmayacağını

  • Sadece Türkmenlere bırakmamak için de, Kürtleri önce ön plana savaşçı güç olarak sürüp, daha sonra uluslararası bir müdahale gücü bahanesi altında Kerkük'ü herkesin paylaşımına açacaklarını
  • Aydınolar Ocağının düzenlediği Dış Politika konferansında konuşan İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yavuz Gökalp Yıldız'ın sözleri : "Barzani ve Talabani'nin Türkiye'de 173 tane şirketleri var. Devletin tüm kurumlarında adamları var. Mersin Serbest Bölgesini Barzani ve Talabani kontrol ediyor....ABD Türkiye'de kurduğu Ulusal Demokrasi Enstitüsü ile 187 tane sivil toplum örgütünü kontrol altına almış durumda..."
  • Türkiye'de Atatürk'ün Mareşal üniformalı resmi üzerinden polemik yaratan ve "derin endişe" duyuluyor havası yaratanların esas kaygı duymaları gerektiği alanlarda hiç bir önleyici faaliyette bulunmadıklarını
  • Vatan'ın Çerkezlerin kendi dillerini konuşma isteğini manşetine çekmesi
  • Bu manşetten iki gün sonra Vatan'ın Çerkezlerle ilgili yazı dizisi başlatması
  • ABD Büyükelçiliğine bağlı isimlerin, Çerkez derneklerini dolaşarak, "sorunlarını" dinlemesi ve onları taleplerini destekleme sözü vermesi
  • · Çerkez Ethem'in her iki dönemin millet meclisinde ağabeyi olan Reşit Bey'in Bodrum'da yerleşen kızı Güner Kuban'ın ; Çerkeslerin kendi dillerinde eğitim ve yayın hakkı talebini desteklediklerini ve dedesinden kalan araziyi Kafkas derneklerine bağışlayarak, Çerkezce öğrenmek isteyenlere imkan sağlamayı hayal ettiğini dile getirerek, "Çerkez ethem bir halk kahramanıdır. Üzerinde yaşamakta olduğumuz planette baskı ve sömürüye karşı çıkmak kadar saygın bir şey yoktur. Ethem Bey'in mezarını Türkiye'ye geri getirmek istemedik. Ethem Bey'in mezarını kıymetinin bilinmediği Türkiye'yi neden isteyelim ki?"
  • Türkiye'yi etnik temelli ayrıştırmanın ana direklerinden biri olarak Çerkezlik kavramının Anadolu coğrafyasına çakılmak istendiğini

  • ABD Büyükelçiliğinin hala meydanı boş bulduğunu ve hala Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilgili kurumlarının bu başıboşluğu seyretmeye devam ettiğini

  • Çerkezlik ve Çerkezce bilincine sahip olduğunu iddia edenlerin önce Türkçeyi doğru düzgün konuşması gerektiğini
  • Ertuğrul Özkök'ün durup dururken, Çanakkale'de de İstanbul gibi bir şehre ihtiyaç duyulduğunu yazmazı

  • Wolfgang Petersen'in yönettiği Bradd Pitt'in, Orlanda Boom'un, Diane Kruege, Peter O Toole gibi" isimlerin oytnadığı Truva Savaşı ile ilgili filmin mayıs ayında dünya sinemalarında gösterime sunulacak olması

  • Çanakkale "International Center" isimli bir yapının sivil toplumu Çanakkale'nin konumu hakkında harekete geçirmeye başlaması
  • Türkiye'nin yine bir coğrafi alanının kendi kontrolü dışında, dış odaklı bir hareketlenme ve ilginin kaynağına oturmuş olması.

  • Türkiye'yi eyaletlere bölen küresel plan çerçevesinde en zengin eyalet olacak Marmara'yı kontrol etmenin kilit noktalarından birinin Çanakkale olacak olması

  • Almanya'dan sonra Çanakkale'ye ABD'nin de yoğun ilgi göstermeye başladığı
  • Beytüllahim'deki Hazreti İsan'ın doğum yeri olan kilisede yapılan Noel töreni sönük geçmesi

  • Papa İkinci Jean Paul'un; "kutsal topraklarda olmak üzere dünyada çok kan akıyor" demesi

  • Gazze'deki Latin Kilisesinin papası Manuel Müsellem'in, "Ey Müslümanlar ve Hristiyanlar! Barış için, birlikte huzur içinde yaşamak için Beytüllahim'deki Milad kilisesine giriniz...Barışa engel olan Şaron'un kılavuzu şeytandır. İsrail halkının yöneticilerine şu soruyu sormak gerekir : 'Siz nasıl olur da, hakkınız olmadan bir halkı işgal eder, onları hapsedersiniz hatta katledersiniz" şeklinde konuşması
  • Siyonist cephe ile Katolik kilisesi arasındaki arka plan savaşının sürdüğünü
  • Başbakan'lık Müsteşarı Ömer Dinçer'in gündeme getirilen "bilimsel bildirisinde" : "Türkiye Cumhuriyetinin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkeziyetçi,, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğunu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum" şeklinde bir ifade olması
  • Türkiye'de İslamcılığın, federalist yapıya dönüşümde "adem-i merkeziyetçilik" ve "demokrasi" maskesi altında çok iyi bir harç malzemesi sağlayacağını
  • Erbakan ile ilgili hapis kararı çıkmasından sonra, Milli Görüş kanadından konu ile ilgili hiç bir demeç verilmemesi
  • Milli Görüş'te Erbakancılar ile Erdoğancılar arasındaki ayrımın derinleştiğini ve Tayyip Erdoğan'ın kontrolü ele geçirdiğini
  • CTP lideri Talat'ın "Türkiye'nin ulusal AB hedefi buradan Kıbrıs'tan geçiyor. Bunu söylemek zor ve üzüntülü gelebilir. Ancak gerçek bu. Kıbrıs şu anda, Türkiye'nin bütün dış politika hedeflerini etkileyecek boyuttadır. O bakımdan elbetteki Türkiye ile yapacağımız işbirliği iyi sonuçlanacaktır. Türkiye'nin Kıbrıs politikası ile bizim şu anki hedefimiz örtüşüyor"
  • Talat'ın arkasına aldığı dış güçlerin de şımartması ile Türkiye'nin dış politikasını rehin alabileceği izlenimine kapılarak, Türkiye'ye "bana muhtaçsın" mesajı yolladığı
  • Yeni Şafak'ta Kürşat Bumin ile Alper Görmüş'ün Emin Çölaşan'ın Kubilay ile ilgili köşe yazılarını dört senedir aynı yazdığını, sadece tarihlerini değiştirdiğini ortaya çıkarması
  • Türkiye'de Cumhuriyeti ve temel değerlerini savunan kadrolarını kendilerini yenilemekten fazlası ile uzaklaştığını
  • Mesut Yılmaz'In yeğeni Mehmet Kutman'ın Mavi Akım'da gaz dağıtım işini alması

  • Mavi Akım yolsuzluğu ile ilgili olarak dönemin başbakanı Mesut Yılmaz ve Enerji Bakanı Cumhur Ersümer'in ve Zeki Çakan hakkında Yüce Divan'a göndeirlmesileri için Meclis Soruşturma komisyonları kurulmasının gündemde olduğu dönemde Global Menkul'un iştiraki olan Gaznet'in bu ihaleyi alması

  • · Global Menkul Değerler Yönetim Kurulu Başkanı Kutman'ın, Bankacılık Yasası ile ilgili, "bankacılık yasasında eleştirilecek çok yön var ancak Türkiye'de yapılması gerekenler var. Diğer taraftan memleketi bir süre Putinvari yönetmekte yarar var. Bunlart dünyanın çok ülkesinde oldu. Oralarda gereken yapıldı" şeklinde konuşması

  • Sermaye piyasası oyuncularını kara para ile özdeşleştirebilecek yeni bankalar yasasının hazırlandığı bir ortamda Global Menkul Kıymetler patronu Mehmet Kutman'ın; AKP'yi öven demeçler vermesi
  • AKP hükümetinin yolsuzlukla mücadele konusunda samimi olmadığını

  • Mesut Yılmaz'ın arka planda Erdoğan ve kadrosu ile belli senkron mekanizmaları kurduğunu

  • Yılbaşı gecesi Lefkoşa belediyesi öncülüğünde düzenlenen kutlamalarda 6-7 bin kişinin toplandığı Atatürk meydanında trafo arızası yüzünden elektriklerin kesilmesi ve CTP'li belediye başkanının "Lefkoşa'yı karanlıkta bırakan Denktaş, Girne'de ışıklar altında eğleniyor" diye kalabalığı hareketlendirip "Denktaş istifa" slogtanları arttırması
  • KKTC seçimlerine müdahil olan dış güçlerin, toplumsal mühendislik çalışmalarını sürdürdüğünü

  • Türkiye'nin ve KKTC'nin bu odakların faaliyetlerini seyretmeye ve sadece nutuk atmakla yetinmeye devam ettiğini
  • İstanbul Boğazını birleştirecek Tüp Geçit projesini Gama-Nurol-Kumagai-Taisei konsorsiyumunun kazanması. Kumagai'nin projeyi pişiren Japon hizmet şirketi Marubeni'nin inşaat taşeronu olması
  • Projenin Japon Uluslararası İşbirliği Bankası (JBIC) tarafından finanse ediliyor olması
  • JBIC'nin Japon kapitalist sistemi bünyesinde, büyük uluslararası ihaleleri sırasıyla Japon firmalara dağıtan bir "İnci Baba" konumunda olması
  • Türkiye'ye Japon sermayesinin ciddi ve köklü anlamda giriş yaptığını
  • Derin Japon Devletinin ve uzantılarının da artık bu coğrafya üzerinde etkinlik göstermeye başlayacağının
  • Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in hortumcularla ilgili yasa çıktıktan sonra : "Bürokratların cesaretlenmesi, hakimlerin daha rahat karar verebilmeleri lazım. Çünkü artık bahaneleri yok"..."(Uzanları kastederek) Bunların mesela Maliyeye 6.5 katilryon lira vergi bıorçları var, bu vergi borcunu tahsil edebilmek için pekala şirketlere el konabilir. Eski kanunda da buna benzer hükümler vardı ama işletilemedi. Bu kanun biraz daha açık ve net, artık tereddüt yok. Banka alacaklarından dolayı ise TMSF ve BDDK takip edecek, bu işleri ; suç teşkil edecek hususlar vbarsa o konuda da savcılara özel yetki var. Bütün mesele bunu uygulayacak yürekli bürokrat olmasında" şeklinde konuşması

  • Medyada bir ara bir seri "Uzanlar ABD'de" haberleri çıkması ve daha sonra tek tek bu haberlerin hepsinin yalan olduğunun anlaşılması
  • AKP hükümetinin Uzanları yakalamak gibi bir derdi ve amacı olmadığının

  • Uzanlar üzerinden yaratılan "yolsuzluk" sis perdesinin arkasında çok ciddi pazarlıklar yürütüldüğünü ve Adalet Bakanı'nın "yolsuzlukla mücadele ediyor" görüntüsü verdiğini
  • Yalçın Doğan İbrahim Yıldız'a Cumhuriyet'in neden alışveriş eki çıkarmaya ihtiyaç duyduğunu sorduğunda : "Hayatın dayatması ağabey" cevabını alması

  • Turgay Ciner ile İLhan Selçuk'un arasının çok iyi olması

  • İlhan Selçuk'un Levent'te kendisine tahsisli villada yaşaması

  • Turgay Ciner'in Cumhuriyet'te kontrolü iyice ele geçirmesi
  • Cumhuriyet'in de "Hayatın Dayatmasına" dayanamayıp sermaye kontrolüne girdiğini
  • Tayyip Erdoğan'ın oğlunun Harvard'da okuyor olması
  • Tayyip Erdoğan'ın ABD'deki gezisinde oğlunun okuduğu Harvard'da konuşma yapacak olması
  • Tayyip Erdoğan'ın oğlunun çok zeki ve çalışkan olduğunu
  • Erdoğan ailesinin dünyanın yönetici kadroları arasında yeralan Harvard Kulübe dahil olduğunu ve arka plandaki bir çok derin ilişki ağı için böyle bir aidiyatın yeterli olabileceğini
  • Gelecekte Bilal Erdoğan'ın çizgisinin çok dikkatli takip edilmesi gerektiğini ve Erdoğan hanedanında kritik bir rol üstleneceğini