| |
|
|
|
JEO-KRİTİK
|
|
|
Sayı : 20
|
|
07 Ocak 2004
|
|
İLK KEZ JEO-KRİTİK'TE
MİT MÜSTEŞARINDAN "OFF THE RECORD" BOMBALAR
(Türk İstihbaratına Yönelik Yeni Hamleler Artarken)
|
Geçenlerde bir gazete Başbakan'ın güya "çok gizli"
bir genelgesini manşetten duyurdu ve artık Emniyet İstihbaratının
da, MİT gibi istihbarat amaçlı ticari şirket kurabileceğini
duyurdu. MİT'in bu konudan rahatsız olup olmayacağının
bilinmediğini vurgulayarak suyu bulandırmaya çalışan manşet;
"çok gizli" genelgenin yayınlanması gibi içerdiği
absürd mantık bir yana, Türkiye'de istihbarat kurumları
arasında bitmek bilmeyen çekişmenin yatışmak bir yana
daha da artabileceğinin göstergesini bünyesinde barındırıyordu.
Ayrıca, bu haber, İstanbul saldırıları sonrasında Türk
istihbarat altyapısına yönelik yeni bir hamle başlatan
yabancı istihbarat örgütlerinin AKP hükümeti üzerinden
bu yönde ciddi bir kazanım sağladıklarını da gösteriyordu.
Dikkatinizi çekeriz; bu haberin bahsettiği gelişme İçişleri
Bakanı Aksu'nun İsrail'le stratejik istihbarat işbirliği
anlaşması imzalanmasından sonra gerçekleşti.
Bu noktada aklımıza MİT müsteşarının geçenlerde gazetecilerle
yaptığı "off the record" görüşmede neler söylemiş
olabileceğini araştırmak geldi. Bu görüşme bazı noktaları
ile basına yansıdı. Basına yansıyan kısım "MİT'in
müşterisi olan gazeteciler" gibi kısımlardı ve her
zamanki gibi spekülatif ve medya içi dedikodulara hizmet
etmekten başka bir işe yaramadı.
Halbuki MİT müsteşarının "off the record" yapmasına
rağmen, bütün tecrübesi ile bir şekilde sızacağını bildiği
bu görüşmenin içeriğinde çok daha çarpıcı noktalar bulunuyordu.
İstanbul Saldırıları sonrasında, Türkiye'deki güvenlik/istihbarat
kurumları arasındaki çekişmenin had safhaya ulaştığını
gösteren bu çarpıcı sözleri ilk kez Jeo-Kritik bünyesinde
dikkatinize sunmak istiyoruz.
Bakın MİT Müşteşarı Şenkal Atasagun neler demiş :
- "İstihbarat nankördür. Basın da öyle. Ama bizde
olay kapatılmaz, günah keçisi oluruz....Mesela, Suriye'de
son yakalananlarla ilgili bilgi, MİT'in tespitidir.
Başarılarımızın başka kurumlar tarafından paylaşılmasına
da evet ama istiskale hayır diyoruz"
- "İstanbul'u kontrol edebilmek çok zordur. Bu
şehri kimse tam olarak kontrol edemez"
- "Teröre karşı paniğe kapılmamak gerekiyor.
Mücadeleyi de sadece istihbarat ve polisten beklemek
lazımdır...Basının belki bu konuya ihtiyacı var ama
hiç eğitici olmuyor. Biz nasıl müdafaaya geçmiyorsak,
basın da geçmesin."
- "Bazı zengin mahallelerinde oturup, yanlarındaki
gecekondularda olanları bildikleri halde kulaklarını
tıkayıp sonra da "istihbarat uyuyor mu"
diyenleri de biliyoruz. Olayları şimdi daha net gördüğümü
söyleyemem, çünkü 5 dakikada tedbir alınamaz. Dünya
halledemedi bunu. CIA, Mossad örnekleri var. Onlar
da çaresiz kalıyor"
- "İstihbarat katili arayan bir meslek olmamalıdır.
O sinagog daha önce iki kez vurulmuş ve şimdi bir
kez daha vuruluyorsa bunun istihbaratla da ilgisi
yoktur"
- "Telekom'un sadece İstanbul'daki personelinden
daha az personelle çalışıyoruz ve buğday yığınında
iğne arıyoruz"
- "Bu yeni teröre isim koymuyoruz, yeni terörün
adı yok. Buna köktendinci terör diyebiliriz ama adı
konunca şu terör, bu terör olmuyor. Terör örgütü buna
ne ad koyuyor, önemli olan bunu bulmaktır. Şimdi bana
yağcılık yapıyor diyecekler ama bu noktada sayın Başbakan'ın
tanımı doğrudur. Biz yıllardır terörün başına İslam
getirilmemesi için mücadele ettik."
- "Bir emekli büyükelçi ve siyasetçi var. Sürekli
olarak istihbarat zaafiyetinden bahsediyor. Ama bu
kişi en çok ihtiyaç duyulan dönemde çekip gitmiştir.
Bir de eski İçişleri Bakanı var. O da eleştiriyor.
Şu anda meşgul olduğumuz zümrelere gösterdiği müsamaha
unutulmadı. Ayrıca bir de komplo teorisyeni var. Bizde
istihbaratın i'siyle alakası olmayan birisi. Belli
bir görev için kullanılmıştı, bugüne kadar tek bir
tahmini bile tutmadı."
- "İşler iyi gidince 'istihbarat birimleri' deniyor,
kötü gidince MİT. Bizim diğer istihbarat üniteleriyle
bilgi vermek konusunda sorunumuz yok ama almak konusunda
var. Bilgilerin bize akması gerekir ama akmıyor. İstihbaratı
devlet adına biz yaparız. Yine de bunun için kimseyi
suçlamıyoruz. Aynı görev jandarmada da ve polistede
var. Bu yasaların gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu
noktada MİT'i ikiye bölmek Türkiye'ye en büyük kötülük
olur. Türkiye'nin bölgesel şartları böyle bir ayrımı
kaldıramaz. Sınıra kadar gelen teröristi kapıya kadar
bir kurum, içeride başka bir kurum takip edemez. 51
ülkede tek servis var, 25 ülkede iki servis ama Almanya,
İngiltere, İtalya, Rusya gbi ülkeler 5 sene içinde
tek servise geçecekler"
- "Polis ve jandarma taktik istihbarat yapar.
Stratejik istihbarat bizim görevimiz. Bize Cudi'deki
eşkiyanın adresini sordular. Aşağıdan oturarak bunu
bulamazsınız. MİT stratejik istihbarattan sorumludur,
gerisi polisin ve jandarmanın görevi. Katil bizi ilgilendirmez"
- "90 istihbarat servisiyle ilişkilerimiz vardır.
Dışarıyla koordinasyon mükemmeldir. Teşkilat olarak
üye olduğumuz kulüpler var. İslam ülkeleri NATO ülkeleri,
Akdeniz ülkeleri, Türkçe konuşan ülkeler istihbarat
teşkilatları kulüpleri gibi. Buralarda da konumuz
5 yıldır ağırlıklı olarak terör olmaktadır. Her
hafta 5-6 toplantıya gidiyorum. Benim protokol karşılığım
orgeneral ama MGK Genel Sekreteri benimle aynı masada
bulunamıyor. "
- "İstanbul saldırılarını MOSSAD yaptı denmesi
bana saçma geliyor. İsrail'de her gün 3 bomba patlıyor.
Mossas onun hesabını versin önce"
- "Güvenlik gerekçesiyle telefon dinlemeleri
tek merkezden yapılmalı. İsteyen teşkilat dinlemek
istediği telefonu izin alıp, bu merkeze bildirecek.
Böylelikle herkes dinlemenin hesabını verecek. Tasarının
kanunlaşması konusunda mutabık kalındı; siyasi iradede
bu konuda çok hassas ama bazıları istemiyor olacak
ki kanunlaşmadı"...
- "Bizim asıl endişemiz etnik terördür. Kürt
terörü yoldadır"
- "Bugüne kadar ABD'den çok söz aldık ama bir
harekete geçme emaresi göremiyoruz. Hatta Kürdistan
Festivali'nde konuşan bir ABD'li Hristiyan Kuruluşunun
temsilcisi kadın, PKK'nın mücadelesini överek bunu
George Washington'un mücadelesine benzetti. "Washington'da
peşmergeydi, siz de çocuklarınızın geleceği için bu
mücadeleyi sürdürün" dedi. Türk medyası bir türkücünün
orada ne söyleyip ne söylemediğiyle ilgilendi ama
Medya TV'de Türkçe altyazı ile yayınlanan bu konuşmayı
atladı"
- "Topluma Kazandırma Yasası'nın üçüncü ayağı
İmralıdır. O'nun da kendi yönünden destek vermesi
lazımdı ama bazı isteksizlikler oldu. Adamı herkes
kullandı, biz doğru dürüst kullanamadık."
- "TSK Öcalan'ı dağda yenememiştir. Zaten
39 Kürt isyanında devlet eşkiyayı dağda yenememiştir.
Öcalan çok merhale aldı, bunu kabul edelim. Her seçim
sonrası haritaya bakınca çok zaman kaybettiğimizi
görüyoruz...Bölgeyi en iyi bilen İngiltere'dir. ABD
pek bilmez. İngilizlerin belgelerinde 'Türkiye'deki
Kürt bölgesi olmadan Kuzey Irak'taki Kürt devleti
yaşayamaz" demektedir. Aslında gerçek şu ki,
Kürt ve Filistin sorunu çözülmeden dünyadan
dirlik düzenlik olmaz"
- "Dışarıdan gelen birisi teşkilatı tanımak için
içeriden destek arayacağı için klikler oluşur. Kurumun
en iyi şekilde çalışması için kendi içinden profesyonellere
ihtiyaç vardır. Niye Dışişleri Bakanlığına bir polis
gelmiyor, niye yüksek mahkemenin başına bir mühendis
getirilmiyor? MİT müsteşarının atanması zordur.
MGK'da mutabık kalınmalı, başbakan önermeli ve CUmhurbaşkanı
atamalı"
- "Benim için Yılmaz'ın adamı dediler. Başka
bir şey söylemediler. Böyle br şey sözkonusu değil.
Sayın Yılmaz takdir ettiğim bir kişidir ama kendisini
müsteşar olmadan önce tanımıyordum. Bu sözler beni
de onu da rencide ediyor."
- "Bizim dışımızda kurumlar, mafya bile Türkiye'yi
kurtarma peşinde koşuyor. Devlete buna mani olun
diyoruz. Bazıları çok iyi geçinmemiz gereken Azerbaycan,
Türkmenistan, İran gibi ülkelerde muhalefete destek
veriyorlar. Onlar da bunu görüyor. Korkunç bir
sorumsuzluk var. Devletin bir politikası var ve bunlar
sınırlı olmalıdır. Her parti, her kişi, her kurum
kendi başına buyruk davranıyor. Hobi faaliyetleri
arttı"
- "Bu şartlarda ABD PKK'yı tasfiye için dağlara
da 2 tümen gönderemez. Açıkcası bize verseler bizim
de halledeceğimiz yok. ..Amerika, Irak'tdaki orta
düzeydeki subayları vasıtasıyla PKK ile de ilişki
kuruyor. Mahur kampındaki 9500 kişi Türkiye'ye gönderilse
bile bu ABD'nin PKK'ya karşı tutum takındığı anlamına
gelmez. Hakurk'taki onlarca kampın tasfiye edilip
ellerindeki silahların alınması lazım"
- " Öcalan operasyonunu kesinlikle MİT yapmıştır.
Ama adamı getireceğimize getirdiğimize pişman
ettiniz. Bir başka ülkede olsa bu büyük bir başarı
olarak görülürdü. Bu operasyon Türkiye'nin operasyonudur.
CIA ve Mossad, Öcalan'ın 1 kilometre bile yanına yaklaşmamıştır.
Bazı destekler tabiki aldık. CIA'in ve başka istihbarat
teşkilatlarının katkıları oldu ama operasyonu biz
yaptık. Bir sürü şey söylendi. Yok bilmem hangi
bereliler gitmiş de....MİT tek bir vakada bunu
ben yaptım demez. Bizim üç harf sizin için önemli;
reytinginiz ve tirajını artıyor".
Yukarıdaki sözler; MİT müsteşarının, dış istihbarat
servisleri ile koordinasyonunun, yerli istihbarat
servisleri ile kıyas edilemeyecek oranda iyi olduğunu
göstermektedir. "MİT Müsteşarını değiştirmek
zordur" gibi sözlerle iktidara gönderdiği mesajlar
bir yana; "Öcalan"'dan sempatik bir "adam"
tonlaması ile sözetmesi, TSK'nın PKK'yı dağda yenemediğini
vurgulaması, MİT gibi hassas bir kurumun başında duran
bu ismin Kürtçülük sorununa bakışı açısından önemli
ipuçları içermektedir. Hele kendisinin Kürt ve Filistin
sorununu yanyana kullanması, sözünü ettiği İngiliz
bakış açısından fazlası ile etkilendiğini ortaya koymaktadır.
İstanbul saldırıları sonrasında düzelmesi beklenen
kurumlar arası istihbarat işbirliği alanında ciddi
sorunların sürdüğü ve hatta kurumlar arası çekişmenin
arttığı; MİT müsteşarının off the record bombalarından
çıkan bir diğer sonuç. İstanbul saldırıları ile ilgili
yaptığı değerlendirmeler arasında; saldırıların arkasında
MOSSAD'ın olabileceği yönündeki tespitleri "Olur
mu öyle şey. Mossad önce İsrail'deki saldırıların
hesabını versin" tarzında anlamsız bir mantık
önermesi ile cevaplaması ise dikkat çekici.
Türkiye'deki devlet yapısının geldiği parçalanmış
noktayı göstermesi açısından MİT müsteşarının off-the-record
sözleri hayli manidar. AKP hükümetinin son günlerde
yaptığı hamlelerin ise, bu yapıyı bütünleştirmek yerine,
dış odakların desteği ile belli parçalarını bütünden
uzaklaştırmak yöntemini seçtiği görülmektedir.
İktidarın böyle bir yaklaşım benimsediğ bir ortamda,
MİT müsteşarının, kendi ülkesinin kurumlarına, "yok
bilmem ne bereliler getirmiş" şeklinde çıkışırken,
dış istihbarat örgütleri ile uyumundan övünerek sözetmesi
normal karşılanmalıdır.
|
|
|
|
KERKÜK'E NATO
MÜDAHALESİ SENARYOSU HAZIR
(Ortadoğu'da Yeni Bir Kıbrıs Yaratmak)
|
|
Kerkük'te garip bir şeyler oluyor. Hayır; aylardır
geliyorum diyen, Türkmenlere yönelik ABD'nin korumasındaki
Kürt peşmergelerin alan genişletme faaliyetlerini
kastetmiyoruz. Bizim kastettiğimiz; Kerkük ve
bağlantılı politikalarla ilgili çeşitli kanaat
odaklarının birden bugüne kadar ki çizgilerinden
sapış göstermesi.
Cengiz Çandar örneğini ele alalım.
ABD Başkanı Bush'un konu ile ilgili ilk demecinden
itibaren Pentagon politikasından bir milim bile
sapmayan Cengiz Çandar, işgalin başlamasından
beri işgalcinin hukukunu ve pozisyonunu meşrulaştıran
kalemi ile sürekli Kürt milliyetçiliğinin yanında
yeralırken en ufak bir çekince göstermedi bile.
Wolfowitz'in masasında oturmanın bedelinin ne
olduğunu bilen akıllı bir adam sonuçta. Kendi
devletini dikta, başka devletleri "think
tank" algılayan zihniyetin en müstesna örneklerinden
biri olan bu şahsiyet, Kuzey Irak'ta Türkiye'nin
çıkarlarının ancak ABD ile paralel olunduğu noktada
korunabileceğini savundu durdu ve bunu yaparken
Türkmenlerin adını ağzına bile almadı.
Fakat son günlerde Çengiz Çandar'ın özellikle
Kerkük konusunda birden Kürtlerin "maksimalist"
taleplerinden şikayet eder bir tona büründüğünü
görüyoruz ve kendisi ilk defa Kuzey Irak'ta bir
şehrin tartışmasız bir Türk şehri olduğunu savunacak
kadar insanı şaşırtıyor. Çandar'ın Kuzey Irak'la
ilgili kendi deyimi ile "yüzlerce kitap,
binlerce makale okuyup, onlarca kez seyahat ettikten"
sonra bile zar zor görebildiği Türkmen gerçeğinin
bir entellektüel günah çıkarma olduğuna inanmak
çok zor.
Nitekim bu niteliği ile; son yıllarda bir kere
bile olsun kendi devletinin resmi politikasına
destek vermeyen Mehmet Ali Birand'ın birden Suriye
Devlet Başkanı'nın Türkiye'yi ziyaretini resmi
devlet politikası ağzı ile yorumlaması örneğinde
olduğu gibi hayli dikkat çekiyor.
Biliyoruz ki; bu iki isim ve gibileri, Türkiye'nin
resmi çıkarları doğrultusunda ancak bu resmi çıkarlar
Brüksel-Washington ekseni ile çakıştığı noktada
konuşurlar.
Bu yüzdendir ki; Kıbrıs Barış Harekatı ile ilgili
zamanında en ateşli kitaplara ve belgesellere
imza atan Mehmed Ali Birand ; ne zamanki NATO'nun
Kıbrıs konsepti değişmiştir, işte o zaman Kıbrıs'ın
yeni statüsünü bir Yunanlıdan daha ateşli savunur
hale gelmiştir.
Kerkük konusunda da Çandar'ın birden Türkmenlere
değer veren bir havaya bürünmesi insanı önce şaşırtıyor.
Fakat sonra Çandar ağzındaki baklayı çıkarıyor
: Kerkürt'ün statüsü konusunda Brüksel modeli
uygulansın.
Bingo.
Bunu Çandar'ın kulağına kimlerin fısıldadığını
tahmin etmek hiç de zor değil; sonuçta entellektüel
pınarlarının kaynağı fazla da çeşitli sayılmaz.
Bu durumu biraz araştırdığımızda ; Kerkük konusunda
ilginç bir senaryo çıkıyor karşımıza.
Neticede Kerkük'te işlerin kontrolden çıktığı
noktada; şehrin Türkiye'nin de desteği ile tamamen
Türkmenlerin eline geçmesi gibi bir tehlike sözkonusu.
Bu durumda bölgede Kürtlerin ve Türkmenlerin karşılıklı
kışkırtılarak ortamın ısıtılması neticede bir
tek şeye sebebiyet verecektir.
Bunun Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bölgeye Türkiye'nin
milli çıkarları doğrultusunda tek taraflı müdahalesi
olamayacağını artık sokaktaki çocuk bile biliyor.
Bu irade olsaydı çoktan ortaya çıkardı.
ABD'nin iyice çamura battığı bir noktada; bölgeye
uluslararası bir gücü çekme gereğinin arttığı
da ortada.
Böyle bir durumda; Kerkük'teki duruma el koymak
için NATO'yu göreve çağırmak en doğru seçenek
olacaktır.
Bunu nereden mi çıkarıyoruz?
İstanbul Saldırılarının gerçekleştiği hafta sırasında
Harp Akademilerinde 2000 NATO mensubunun katıldığı
ve NATO'nun yeni güvenlik konsepti çerçevesinde
oynadığı Harp Oyunu sırasındaki senaryonun ne
olduğunu hatırlayalım. Senaryo; NATO güçlerinin
etnik çatışma yaşanan bir adaya müdahale ederek
taraflar arasında tampon bölge oluşturmasını ve
tarafları uzlaştırmasını içeriyordu.
Kerkük'ün Irak içinde etnik bir adaya dönüştüğü
ve çatışmaların müdahaleyi meşrulaştırdığı noktada,
NATO bu iş için biçilmiş kaftan olarak sahaya
sürülecektir.
NATO bünyesinde TSK kuvvetleri de yeralacağı için,
Türk milletinin gururu okşanacak ve TSK'nın yıpranan
görüntüsü bir ölçüde telafi edilirken; Kerkük'ün
Brüksel gibi uluslararası bir koloni olması yolunda
ilk askeri ve hukuki temel atılmış olacaktır.
Kerkük; ne Kürtlere, ne Türklere yar edilecek
ve Irak'ın petrol rezervlerinin %40'ını bünyesinde
barındıran bu bölge, "uluslararası maske"
altında Irak'ın içinde yeni çağın Kıbrıs'ı olarak
yerini alacaktır.
Bir Kıbrıs sorununu çözülürken, bölgede Türkiye'nin
yine bir taraf olduğu yeni bir "Kıbrıs"
adası yaratacaktır : Adı Kerkük.
|
|
|
|
İSTANBUL SALDIRILARININ
ODAĞINDAKİ İLGİNÇ BANKA
ve YÖNETİCİLERİ
|
|
Saddam'la HSBC'nin ortak olduğunu biliyor
muydunuz? Biz de bazı şeyleri yeni öğreniyoruz.
Dünyada, "ben aslında ekonominin nereye
gideceğini doğru bilmedim" deme telaşına
düşen bir bankacı varsa, o da Türkiye'dedir.
Tabiki HSBC'nin genel müdürü Piraye Antika'dan
sözediyoruz.
Bayan Antika, son olarak kendisini yılın ekonomisti
seçen Para dergisine bir mektup döşenerek, böyle
bir tahmin yapmadığını, kendisinin de aslında
herkes gibi yanıldığını dolayısı ile "yılın
ekonomisti" ünvanına layık olmadığını vurguluyor.
Piraye Hanım'ın bu telaşı hayli dikkat çekici.
Herkesin doların 2 milyonlara çıkacağını düşündüğü
Haziran aylarında, ağzından doların yılsonunda
1.400 civarında olacağını kaçıran HSBC Genel Müdürü
Piraye Antika'ya geçen özel Jeo-Kritik bünyesinde
sorduğumuz sorulara, kaba bir tekzip metni dışında
bir cevap alamadık.
Ekonomi hakkında hayli derin bilgilere sahip olduğunu
anladığımız bu bayanın kocasından, sık sık buluştuğu
isimlere kadar bir çok isme baktığımızda, bu bilgilere
sahip olmasının çok da şaşırtıcı olmadığını görüyoruz.
HSBC binasına yönelik saldırıların arka planına
dahil yeni bir özel Jeo-Kritiği çok yakında dikkatlerinize
sunacağız fakat bundan önce HSBC bankasının arka
planına dair bir kaç bilgiyi Aydoğan Vatandaş'ın
SonSaniye.Net sitesinde yayınlanan yazısından
derlediğimiz noktalarla dikkatinize sunmak istiyoruz
:
Türkiye'de faaliyet gösteren bu bankanın arka
planını bilinçli Türk tüketicilerinin dikkatine
sunuyoruz :
- Saddam Hüseyin'in para aklama bankalarından
biri Maliye Bakanının sahip olduğu Rafidain
bankası idi. Hüseyin'in silah satın almak için
de kullandığı bu banka, Londra Merkezli British
Arab Commercial Bank'ın %5 hissesine sahipti.
Ve bilin bakalım bu bankanın %47 ortağı kim?
Tabiki HSBC Bank. Bankanın yönetim kurulunda
olan ve Saddam Hüseyin ile yakın ilişkiler içinde
olan Sir David Gore Booth ise HSBC Grubunun
Başkanı Sir John Bond'un özel danışmanı ve yakın
arkadaşı.
- 1999 yılında HSBC, ABD'nin en büyük finans
firmalarından Safra Republic Holding'e 3 milyar
dolar karşılığında talip oluyor. Şirketin sahibi
Edmon Safra isimli Parkinson hastalığına tutulmuş
Lübnan asıllı bir Yahudi. Satış işlemleri tamamlanmak
üzereyken Safra'nın satıştan vazgeçtiği söylentileri
yayılıyor ve Safra Monako'ya tatile gidip ortadan
kayboluyor. Aralık 1999'da Safra'nın Monte Carlo'daki
lüsk villasına siyah maskeler takmış iki kişi
baskın düzenliyor ve çocukları ile karısını
bir odaya kilitlediktan sonra Safra'yı banyoya
götürüp bağladıktan sonra villayı ateşe veriyorlar.
Karısı ve çocuklarının kılpayı kurtulduğu yangında
Safra boğularak can veriyor. Safra'nın varisleri
satışı tamamlıyor. Edmond Safra'nın ismini başka
nerede duyduğunuzu hatırlıyor musunuz?
- Tantan, İçişleri Bakanıyken, TÜGİAD'ın "Yolsuzluk
Ekonomisi" toplantısındaki konuşmasında,
"Gümüşsuyu Caddesi'nde Türk para hareketini
yönlendiren kişinin kim olduğunu öğrenebilme
şansınız olsaydı, mücadelenin boyutlarını daha
iyi anlayabilirdiniz. Mücadelenin öyle ufak
bir mücadele olduğunu düşünürseniz, yanılgıya
düşersiniz"
- Bankanın yönetim kurulu Vatandaş'ın tabiri
ile tam bir "yuvarlak masa şovalyeleri"
görüntüsü veriyor. Tam bir Lordlar kamarası
görüntüsü ve aralarında Hong Kong'un gizli yöneticileri
olan süper zenginlerin oluşturduğu Hong Kong
konseyinin eski üyelerinden Baroness Dunn gibi
isimler de var.
- Bankanın sembolü ise St. Andrew Haçı ve İskoçların
milli sembolünü olması dışında, masonik bir
sembol. Bu derecenin sembolleri banka logosundaki
St. Andrew haçı, yıkılmış bir kale ve zırhsız
savaşçı. Sembolün kökeni diğer masonik semboller
gibi Ortaçağ'a ve dolayısı ile Tapınak şovalyölerine
dayanıyor.
İşte size HSBC Bank hakkında bir kaç bilgi. Bankanın
Türkiye'deki ekonomik hareketlerdeki rolünü daha
net bir şekilde gözler önüne seren ve İstanbul
saldırıları hakkında yeni sorular ortaya koyan
Jeo-Kritik'in yeni özel sayısını bekleyin.
|
|
|
"Hüsrev
Kutlu" Krizi :
Milli Olma Sancısı Çeken İki Yapının(TSK ve AKP)
Sanal Kaygıları |
|
Genelkurmay Başkanlığı geçenlerde bir milletvekilinin
sözlerine ve bir camide yaşanan görüntüye "derin
endişe" duyduğunu dile getirdi ve Türkiye yeni
bir yıla artık halkta bıkkınlık yaratan yeni bir mini
krizle girdi.
Bu tepkiyi veren Genelkurmay bakın son günlerde neler
olurken, bırakın "derin endişe duymayı" suskunluğunu
en ufak şekilde bozma gereğini bile duymadı :
- Bir kısım medya Kürtlerden sonra Çerkezleri de dil
talebi olan yeni bir etnik grup olarak manşetine taşırken
- Kerkük'te Türkmenler ABD'nin korumasındaki silahlı
Kürtler tarafından haklarına sahip çıkıyor diye öldürülürken
- Yabancı elçilikler bünyesindeki yabancı istihbarat
elemanları Anadolu'da her türlü teması kurup, Türkiye'yi
etnik tabanlı ayrıştırmanın temellerini her kesin
gözleri önünde bağıra bağıra atarken
- AKP'yi sahneye yerleştiren güçler, AKP aracılığı
ile sahneye sürdükleri kamu reformu yasası ile Türkiye'yi
federal bir yapıya dönüştürmenin temellerini atarken
- Kıbrıs'ta Denktaş, AKP ve dış güçlere karşı yalnızları
oynayıp, adada Türklere karşı dış güçler tam bir toplumsal
mühendislik çabası yürütürken
Türk milleti dile getirilen en ufak bir endişeden
haberdar olmadı.
Türk Milleti ciddi bir yanılgı içinde.
Medyayı takip ettiğinizde, TSK ile AKP arasında bir
restleşme ortamı olduğunu ve bu iki kurumun iki karşıt
dinamik olarak kendilerini konuşlandırmaya çalıştığını
düşünebilirsiniz.
SESAR olarak biliyoruz ki; TSK ile AKP'nin üst düzey
kadroları, merkezi dışarıda olan bir makro planın uyumlu
parçaları ile küresel planla uyumlu bir şekilde hareket
etmektedirler ve küresel güçlerin dayattığı yeni güvenlik
anlayışını canı gönülden benimsemiş konumdadırlar. (bkz
Genel Kurmay Başkanı'nın sürekli, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin
daha derinlikli ve farklı bir güvenlik anlayışı benimsemesi
gerektiği yolunda ilginç telkinler içeren açıklamaları)
ve "Hüsrev Kutlu" krizi gibi krizler sadece
bu iki kurumun kendi tabanı nezdinde konumunu korumak
için inşa edilmiş yapay süreçlerden başka bir şey değildir.
TSK AKP KONUSUNDA GERÇEKTEN ENDİŞELİ
Mi ?
Bu analize tek bir soru ile başlayalım :
Eğer AKP'ye karşı "rejim kaygıları" nedeniyle
ciddi endişeler taşıyan bir kurum olsanız; AKP rüzgarına
set çekmek ve rejime yönelik bu tehdid algılamasını
dengelemek için ne yaparsınız?
AKP'ye yaklaşan seçimler öncesinde en hassas noktasından
vuracağınız bir darbe bu yolda çok önemli bir adımdır.
Kaybettiği takdirde AKP'yi hem madden, hem manen çökertecek
olan İstanbul Belediye Başkanlığı seçimleri bu darbenin
en şiddetli hissedilebileceği yerlerden biri olacaktır.
Hele hele, Gürtuna ile Tayyip Erdoğan'ın yıldızlarının
barışmadığının bütün yönleri ile ayyuka çıktığı bir
ortamda; Gürtuna gibi ciddi kişisel oy tabanı olan bir
ismi AKP'den koparıp ya bağımsız, ya başka bir parti
bünyesinden seçimlere sokmaya ikna etmek bu yolda atılacak
en önemli adımdır.
SESAR olarak biliyoruz ki; TSK elinde bu yönde
kullanabileceği her türlü kanal olmasına ve bizzat önüne
sunulmasına rağmen; Gürtuna'yı ta en başlardan beri
AKP'den uzaklaştıracak adımı atmamıştır, atmaya yeltenmemiştir
bile. Hatta; Gürtuna'nın AKP'den aday olması için Erdoğan
nezdinde kulis yapan isimler listesi, bu tarz bir beklenti
içine girmenin ne kadar safça olduğunu bizzat ortaya
koymaktadır.
Dolayısı ile; laiklik ve rejim adına TSK'nın AKP'nin
gücünü sınırlama gibi bir kaygısı olduğunu düşünüyorsanız
, aşağıdaki analizi bu gerçeği bilerek okumalısınız.
TSK ve AKP'nin ÜST DÜZEY KADROLARI
ARASINDAKİ SENKRONİZASYON
Yeni bir yıla girerken yaşanan Hüsrev Kutlu krizi,
yukarıdaki gerçekle birlikte ele alındığında, toplum
önünde bir uçta Tayyip Erdoğan, diğer uçta TSK'nın üst
düzey komuta kademesi şeklinde sergilenen "laiklik-rejim
elden gidiyor" parodisinin sadece bir gösteriden
ibaret olduğunu ortaya koymaktadır. TSK; rejimin
en sağlam olduğu noktayı en zayıf noktaymış gibi göstererek,
kamu yönetiminden Kuzey Irak'a kadar Türkiye'nin bağımsız
ve üniter yapısına diğer cephelerden gelen yoğun saldırıları
perdelemeye yönelik psikolojik operasyona alet olmaktadır.
Kerkük'te Türkmenler ABD'nin korumasındaki peşmergeler
tarafından öldürüldüğü gün, askerlerinin başına çuval
geçiren Albay'ın yılbaşı kutlama törenine irtibat subaylarını
yollayacak kadar reflekslerini kaybetmiş bir kurumla
karşı karşıyayız. Ve bu kurumun Türkiye Cumhuriyeti'nin
rejimini bir türbana/sakala bağlayan stratejik/taktik
körlüğü hala aşamamış olduğu gerçeğini açıkca eleştirmenin
ve milletin gözbebeği olan bu kurumun Türkiye'nin stratejik
çıkarlarını NATO/müttefiklik çizgisine hapsetmesinin
bizi sürükleyeceği noktayı açıkca masanın üzerine yatırmanın
zamanı gelip de geçmektedir.
Ülkede ABD Büyükelçililiğine bağlı görevliler ülkeyi
karış karış dolaşıp rejimi dinamitleyecek etnik tabanlı
çalışmalar yaparken; Kıbrıs'ta Denktaş AKP ve destekleyen
güçlerin yoğun kuşatması altında iyice yalnızlaşırken;
Kamu Yönetimi Reformu adı altında ülke eyaletlere bölünüp
üniter yapısı ciddi bir tehditle karşı karşıyayken;
Kuzey Irak'ta Türkmenler ABD'nin korumasındaki Kürt
peşmergeler tarafından öldürülüp, Irak'ta Kürdistan
kurulurken en ufak şekilde sesini çıkarmayan bir kurumun;
bir milletvekili Atatürk'ün resmi üniformalı resmi ile
ilgili söz söyledi diye "derin" endişe duyduğunu
iddia etmesi; bu kurumun "derinlik" kavramında
stratejik bir hata oluştuğunu gösterir.
28 Şubat sürecinde yaşananları bir kenara bırakıp, son
dönemdeki bir kaç temel çelişkili olayı tekrar hatırlayalım
:
- 17 Ağustos 1999'da yaşadığımız depremden bir kaç
ay önce, bir dağın tepesine bir tugayı saatler içinde
indirebilecek lojistik güce sahip ordu olmakla övünen
Türk Silahlı Kuvvetleri, 17 Ağustos Depreminde deprem
bölgesine ancak 24 saat sonra intikal edebilmiştir.
Deprem sonrasında, bölgedeki Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na
bağlı birliğin halkla ilişkiler alanında en hafif
tabirle "başarısız" kalması ancak bölgeye
Tekirdağ'tan ulaşan Kıvrıkoğlu Paşa (zamanın Genelkurmay
Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun yeğeni) 'nın komutasındaki
birliklerin üstün çabası ile mümkün olmuştur. Türk
Silahlı Kuvvetleri bu noktada, "niye daha erken
gelmediniz" yolundaki eleştirilere, "sıkıyönetim
ilan edilmediği için sivil iradeye bağlıydık"
gibi hiç bir inandırıcılığı olmayan gerekçeler üretmiş
ve sahaya sanıldığından daha az hakim olduğu gerçeğini
saklayamamıştır. TSK'ya karşı beyin uyuşukluğu had
safhaya varanlar bu noktada, "Sincan'da da sıkıyönetim
yoktu, orada nasıl tankları yürüttünüz?" sorusunu
soramamıştır.
- ABD'nin Irak'ı işgal operasyonu öncesinde herkesin
fazlası ile farkında olduğu görüntüler eşliğinde;
Türkiye ABD'nin gerçek yüzünü bütün çıplaklığı ile
yaşamaya başlamıştır. Bu süreçte, hem psikolojik,
hem stratejik olarak en önemli virajlardan bir tanesi
ABD'nin İskenderun Limanına yaptığı çıkartmadır.
- Toplumda infial yaratan bu görüntüler karşısında
TSK tek bir açıklama yapma gereği duymamıştır
- Konuyu TV'lerde açıklama zorunda kalan emekli
general yorumcular, "bölge valinin, sivil
iradenin kontrolü altında" gibi Türk milletinin
zekası ile alay eden açıklamalar yapmak zorunda
kalmışlardır.
- ABD'nin Mardin'den İskenderun'a kadar, "hazırlık
teçhizatı" adı altında her türlü malzemeyi sokmasının
ardından İskenderun Limanında bir başka olay yaşandı.
Silahları ile birlikte dışarı çıkmak isteyen ABD askerlerinin
bir Türk subayı tarafından kapıda engellenmesi medyaya
yansıyınca; o güne kadar olaylarla ilgili hiç bir
açıklama yapmayan Genelkurmay, "böyle bir olayın
gerçekleşmediğine" ve "çalışmaların uyum
içinde sürdüğüne" dair bir açıklama yayınladı.
Bu açıklamadan sonra sözkonusu Binbaşı başka bir göreve
atandı. Genelkurmay ; "müttefiklikle uyum"'u
subayının görev anlayışının arkasında durmaya tercih
etti.
- Ve meşhur çuval olayı. Bu olay; Türk Silahlı
Kuvvetleri'nin milli reflekslerindeki tahribatın vardığı
boyutu bütün çıplaklığı ile gözönüne sermiştir.
Olay sırasında Özel Kuvvetlerin ABD'liler tarafından
rehin tutulan arkadaşlarını kurtarma isteğinin reddi
, operasyonun riski gözönüne alındığında makul karşılanabilir
bir karar iken; Genelkurmay Başkanı'nın olaydan bir
gün sonra ABD Büyükelçisi ile görüşmesini iptal edecek
cesareti bile kendinde bulamaması TSK'nın kurumsal
olarak "milli"liği artık sadece bir denge
unsuru olarak gördüğünü açıkca ortaya koymuştur. Ki
Genelkurmay Başkanı'nın, "Türkiye'nin milli çıkarları
ile müttefiklik gerekleri arasındaki dengeyi bulmaya
çalışıyoruz" şeklindeki sözleri ile bizzat tescil
edilmiştir.
- Ve çuval olayları ile başlayan süreç günümüzde Kerkük'te
silahlı Kürt peşmergelerin, Kürtlerin federasyon isteklerine
karşı seslerini yükseltten Türkmenleri rahatça öldürebildiği
bir ortama kadar sürüklenmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin
koruması gereken çizgilerden eser kalmamıştır. Türkmenlerin,
ABD'nin korumasındaki Kürt peşmergeler tarafından
öldürüldüğü gün, Türk irtibat subayları, Türk askerinin
başına çuval geçiren Albayın yanında yılbaşı kutlamasında
poz verebilmişlerdir. Bugüne kadar Genelkurmay'dan
Türkmenler ve Kuzey Irak'la ilgili ABD'ye karşı en
ufak bir mesaj yayınlanmadığı gibi hala ABD ile müttefiklik
gereğinden sözedilmektedir.
- İşine geldiğinde eylemsizliğini ve tepkisizliğini
"demokrasi, sivil irade" bahanesi ardına
saklanarak açıklamaktan kaçınmayan Türk Silahlı Kuvvetleri,
bu konuda içine düştüğü tutarsızlığı hala göremediğini
son krizle bir kez daha kanıtlamıştır. Daha bir kaç
gün önce bir milletvekilinin Atatürk'ü sivil elbisesi
ile görmek istemesini ve bir camideki cemaat görüntüsünü
"rejim krizi" haline dönüştüren "aşırı
siyasi" çıkış yapan bir kurum; bu olaydan bir
kaç gün sonra, Kıbrıs konusunda Denktaş'ın köşeye
sıkıştırılmasına seyirci kaldığı konjonktüre "demokratik
ve modern bir ülkede böyle olması gerektiği için"
gibi bir açıklama getirmiş ve hükümet ile arasında
bir uyum sorunu olmadığını özellikle vurgulama gereğini
duymuştur. Daha bir kaç gün önce, siyasi bir krize
ortak olan bir kurumun, bir kaç gün sonra böyle bir
açıklama yapması tek kelime ile çelişkidir.
İşte yılın son günleri yaşanan Hüsrev Kutlu krizi,
yukarıdaki olaylar ve gerçekler gözönüne alındığında,
AKP ile TSK arasında toplum önünde sergilenen "gerginlik"
oyununun aslında iki kurumun da kendi tabanı nezdinde
ihtiyaç duyduğu perdelemeden başka bir işe yaramadığı
yolundaki tespiti güçlendirmektedir.
Neticede;
Kerkük'te Türkmenlerin katledilmeye başlandığı bir
noktada, ABD'ye karşı eli kolu bağlı bir şekilde olayları
seyretmekle kalmayıp, hala NATO ile daha uyumlu hale
gelmenin planlarını yapan askeri kadrolar ile;
Ortadoğu'da Müslümanların ABD-İsrail-İngiltere zulmü
altında işgale direndiği bir ortamda, sözkonusu ülkelere
bölgedeki en büyük lojistik desteği sağlamakla kalmayıp,
Türkiye'nin en kritik altyapılarını bu ülkelere açan
istihbarat işbirliği anlaşmaları yapan (bkz. İstanbul
Saldırıları sonrasında Abdülkadir Aksu aracılığı ile
imzalanan istihbarat işbirliği anlaşması) ve arka
planda Anglo-Sakson-Yahudi lobileri ile bağlantısı
iyice deşifre olan siyasi kadroların aslında tek bir
şeye ihtiyacı vardır;
Tabanlarını teskin etmeye yönelik bir sis perdesi.
"Hüsrev Kutlu" krizi;
Sahte bir "kaygı" parodisinin medya tarafından
kriz olarak manipule edilmesinden başka bir şey değildir.
Türk Silahlı Kuvvetleri mi - Nato
Silahlı Kuvvetleri mi ?
Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gerçek bir köktendincilik
kaygısı var ise, bu kaygıyı sadece kendi insanı rejimi
tehdit ederken değil, aynı zamanda müttefiki diye
lanse ettiği ordunun üst düzey generalleri kiliselerde
köktendinci Hristiyanlık saçmalıklarını vaaz ederken
de göstererek samimi ve tutarlı bir çizgi ortaya koymalıdır.
Aksi takdirde, şeriatçı iki Başkan'ın (Bush ve Şaron)
liderliğinde ateşe sürüklenen Irak'ta her türlü insiyatifi
kaybeden bir ordunun, Türkiye'de şeriat çıkışları
yapması bütün inandırıcılığını kaybetmiştir.
Sonuçta ne mi olmuştur ;
- Türkiye tarihinin Yahudilere ve Hristiyanlara en
fazla hareket özgürlüğü sağlayan sözde "İslamcı"
Başbakanı Tayyip Erdoğan, tabanına karşı "askere
kafa tutan" imajını korurken aynı zamanda parti
içinde Erbakan'ın hapsedilmesine yönelik gelişmeler
ile rahatsızlanan odaklara karşı yeni bir harekat
alanı edinmiştir. Aytaç Yalman Paşa, Tayyip Erdoğan'a
kendi partisi içinde Erbakancı kanada karşı yapacağı
operasyon için bulamayacağı bir fırsat sunmuştur.
- TSK'nın üst düzey kadroları, altlarındaki kadrolara
karşı, AKP hükümetine karşı pasif kaldıkları yolundaki
eleştirileri yatıştırıcı bir görüntü sergilemişlerdir.
Ayrıca Ağustos ayında gerçekleşecek şura öncesinde,
böyle bir olay üzerine hareketlenecek alt kadroların
tespiti birileri açısından daha kolay olacak ve bu
Ağustos şurasına yönelik planlar çok daha kolay harekete
geçirilebilecektir.
- Kamuoyunun dikkati; Kerkük'te Türkmenler, Kıbrıs'ta
Kıbrıs Türkleri ve Anadolu'da Türklere karşı yürütülen
çoklu operasyondan uzaklaştırılmış ve artık iyice
bayatlamış bir "laiklik-irtica" ekseni tartışması
ile rejimin ana kaygısının Meclisteki bir Atatürk
resmi ve bir camide bir cemaat liderinin sakalının
öpülmesi olduğu izlenimi verilmiştir. Bu izlenimi
verenler ile; rejimin üniter ve bağımsız yapısının
altına konulan dinamitlerin hiç birine ses çıkarmayanlar
aynı kişi ve odaklardır.
Böyle bir ortamda şunu söylemek hiç de gerçek dışı
bir analiz olmayacaktır :
Türkiye'de Tayyip Erdoğan'ı iktidara taşıyan ve
iktidardayken çevresini maddi ve manevi olarak saran
güçlerle; NATO ve müttefiklik şemsiyesi altında bugün
TSK'nın "milli strateji" belirleme yeteneğini
ve milli hareket etme refleksini ciddi anlamda köreltmeyi
başaran güçler aynıdır.
Dolayısı ile toplum sahnesi önünde karşıt görünen
bu iki kurum/odak aslında arka planda aynı güçlerle
kader birliği yapmıştır. Bu gerçeği, ne Genelkurmay
Başkanlığının son yaptığı açıklamada Türk ordusunun
"milli ordu olma vasfını şerefle sürdürdüğünü"
özellikle vurgulama gereği duyması; ne de çevresindeki
Kürtçü kadroların yoğunluğu ile ilgili aldığı eleştiriler
üzerine demeçlerine "Türk Milleti" gibi
ifadeler yerleştirmek zorunda kalan bir Başbakan'ın
varlığı değiştirebilir.
Zamanında Cüneyt Zapsu'nun bir basın mensubuna söylediği
gibi; "Tayyip Erdoğan'la askerin arası şiir gibidir".
Bu şiirin kafiyesi ise aynen yurtdışından alınmış
ve her iki kurumun üst düzey kadroları tarafından
canı gönülden benimsenmiştir.
Bu yolda; "Hüsrev Kutlu" krizlerini gereğinden
fazla önem vermemenizi tavsiye ederiz.
Bu noktadan sonra Türkiye'nin geleceğini AKP'nin
de, TSK'nın da ne kadar milli olacağına karar vermesi
belirleyecektir.
|
| SÖZEL
GÖSTERGELER |
| |
|
Gösterge
|
Gösterdiği
|
| |
|
- Bugüne kadar Irak'taki Kürtler ve Türkmenler hakkında
Pentagon'un resmi çizgisinden milim sapmayan yazılar
yazan Çengiz Çandar'ın Kerkük sözkonusu olunca birden
Kürtlerin "aşırı" taleplerinden sözetmeye
başlaması ve Türkmenlerin haklarını hatırlaması
- Çengiz Çandar'ın sürekli Kerkük için Brüksel modelinden
sözetmeye başlaması
- Sedat Ergin'in köşesinde; "· Kerkük'teki olası
gelişmeler, Türkiye'de tetikleyebileceği milliyetçi
tepkiler açısından kritik bir 2004 yılında Türk iç
politikasında da sonuçlar yaratmaya şimdiden adaydır"
|
- Küresel ve Pentagon odaklı güçlerin Kerkük'ü Kürtlere
tek başına bırakmayacağını
- Sadece Türkmenlere bırakmamak için de, Kürtleri
önce ön plana savaşçı güç olarak sürüp, daha sonra
uluslararası bir müdahale gücü bahanesi altında Kerkük'ü
herkesin paylaşımına açacaklarını
|
- Aydınolar Ocağının düzenlediği Dış Politika konferansında
konuşan İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi
Doç. Dr. Yavuz Gökalp Yıldız'ın sözleri : "Barzani
ve Talabani'nin Türkiye'de 173 tane şirketleri var.
Devletin tüm kurumlarında adamları var. Mersin Serbest
Bölgesini Barzani ve Talabani kontrol ediyor....ABD
Türkiye'de kurduğu Ulusal Demokrasi Enstitüsü ile
187 tane sivil toplum örgütünü kontrol altına almış
durumda..."
|
- Türkiye'de Atatürk'ün Mareşal üniformalı resmi üzerinden
polemik yaratan ve "derin endişe" duyuluyor
havası yaratanların esas kaygı duymaları gerektiği
alanlarda hiç bir önleyici faaliyette bulunmadıklarını
|
- Vatan'ın Çerkezlerin kendi dillerini konuşma isteğini
manşetine çekmesi
- Bu manşetten iki gün sonra Vatan'ın Çerkezlerle
ilgili yazı dizisi başlatması
- ABD Büyükelçiliğine bağlı isimlerin, Çerkez derneklerini
dolaşarak, "sorunlarını" dinlemesi ve onları
taleplerini destekleme sözü vermesi
- · Çerkez Ethem'in her iki dönemin millet meclisinde
ağabeyi olan Reşit Bey'in Bodrum'da yerleşen kızı
Güner Kuban'ın ; Çerkeslerin kendi dillerinde eğitim
ve yayın hakkı talebini desteklediklerini ve dedesinden
kalan araziyi Kafkas derneklerine bağışlayarak, Çerkezce
öğrenmek isteyenlere imkan sağlamayı hayal ettiğini
dile getirerek, "Çerkez ethem bir halk kahramanıdır.
Üzerinde yaşamakta olduğumuz planette baskı
ve sömürüye karşı çıkmak kadar saygın bir şey yoktur.
Ethem Bey'in mezarını Türkiye'ye geri getirmek istemedik.
Ethem Bey'in mezarını kıymetinin bilinmediği Türkiye'yi
neden isteyelim ki?"
|
- Türkiye'yi etnik temelli ayrıştırmanın ana direklerinden
biri olarak Çerkezlik kavramının Anadolu coğrafyasına
çakılmak istendiğini
- ABD Büyükelçiliğinin hala meydanı boş bulduğunu
ve hala Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilgili kurumlarının
bu başıboşluğu seyretmeye devam ettiğini
- Çerkezlik ve Çerkezce bilincine sahip olduğunu iddia
edenlerin önce Türkçeyi doğru düzgün konuşması gerektiğini
|
- Ertuğrul Özkök'ün durup dururken, Çanakkale'de de
İstanbul gibi bir şehre ihtiyaç duyulduğunu yazmazı
- Wolfgang Petersen'in yönettiği Bradd Pitt'in, Orlanda
Boom'un, Diane Kruege, Peter O Toole gibi" isimlerin
oytnadığı Truva Savaşı ile ilgili filmin mayıs ayında
dünya sinemalarında gösterime sunulacak olması
- Çanakkale "International Center" isimli
bir yapının sivil toplumu Çanakkale'nin konumu hakkında
harekete geçirmeye başlaması
|
- Türkiye'nin yine bir coğrafi alanının kendi kontrolü
dışında, dış odaklı bir hareketlenme ve ilginin kaynağına
oturmuş olması.
- Türkiye'yi eyaletlere bölen küresel plan çerçevesinde
en zengin eyalet olacak Marmara'yı kontrol etmenin
kilit noktalarından birinin Çanakkale olacak olması
- Almanya'dan sonra Çanakkale'ye ABD'nin de yoğun
ilgi göstermeye başladığı
|
- Beytüllahim'deki Hazreti İsan'ın doğum yeri olan
kilisede yapılan Noel töreni sönük geçmesi
- Papa İkinci Jean Paul'un; "kutsal topraklarda olmak
üzere dünyada çok kan akıyor" demesi
- Gazze'deki Latin Kilisesinin papası Manuel Müsellem'in,
"Ey Müslümanlar ve Hristiyanlar! Barış için, birlikte
huzur içinde yaşamak için Beytüllahim'deki Milad kilisesine
giriniz...Barışa engel olan Şaron'un kılavuzu şeytandır.
İsrail halkının yöneticilerine şu soruyu sormak gerekir
: 'Siz nasıl olur da, hakkınız olmadan bir halkı işgal
eder, onları hapsedersiniz hatta katledersiniz"
şeklinde konuşması
|
- Siyonist cephe ile Katolik kilisesi arasındaki arka
plan savaşının sürdüğünü
|
- Başbakan'lık Müsteşarı Ömer Dinçer'in gündeme getirilen
"bilimsel bildirisinde" : "Türkiye Cumhuriyetinin
başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik,
cumhuriyet ve milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin
yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkeziyetçi,,
daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğunu
ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum"
şeklinde bir ifade olması
|
- Türkiye'de İslamcılığın, federalist yapıya dönüşümde
"adem-i merkeziyetçilik" ve "demokrasi"
maskesi altında çok iyi bir harç malzemesi sağlayacağını
|
- Erbakan ile ilgili hapis kararı çıkmasından sonra,
Milli Görüş kanadından konu ile ilgili hiç bir demeç
verilmemesi
|
- Milli Görüş'te Erbakancılar ile Erdoğancılar arasındaki
ayrımın derinleştiğini ve Tayyip Erdoğan'ın kontrolü
ele geçirdiğini
|
- CTP lideri Talat'ın "Türkiye'nin ulusal AB hedefi
buradan Kıbrıs'tan geçiyor. Bunu söylemek zor ve üzüntülü
gelebilir. Ancak gerçek bu. Kıbrıs şu anda, Türkiye'nin
bütün dış politika hedeflerini etkileyecek boyuttadır.
O bakımdan elbetteki Türkiye ile yapacağımız işbirliği
iyi sonuçlanacaktır. Türkiye'nin Kıbrıs politikası
ile bizim şu anki hedefimiz örtüşüyor"
|
- Talat'ın arkasına aldığı dış güçlerin de şımartması
ile Türkiye'nin dış politikasını rehin alabileceği
izlenimine kapılarak, Türkiye'ye "bana muhtaçsın"
mesajı yolladığı
|
- Yeni Şafak'ta Kürşat Bumin ile Alper Görmüş'ün Emin
Çölaşan'ın Kubilay ile ilgili köşe yazılarını dört
senedir aynı yazdığını, sadece tarihlerini değiştirdiğini
ortaya çıkarması
|
- Türkiye'de Cumhuriyeti ve temel değerlerini savunan
kadrolarını kendilerini yenilemekten fazlası ile uzaklaştığını
|
- Mesut Yılmaz'In yeğeni Mehmet Kutman'ın Mavi Akım'da
gaz dağıtım işini alması
- Mavi Akım yolsuzluğu ile ilgili olarak dönemin başbakanı
Mesut Yılmaz ve Enerji Bakanı Cumhur Ersümer'in ve
Zeki Çakan hakkında Yüce Divan'a göndeirlmesileri
için Meclis Soruşturma komisyonları kurulmasının gündemde
olduğu dönemde Global Menkul'un iştiraki olan Gaznet'in
bu ihaleyi alması
- · Global Menkul Değerler Yönetim Kurulu Başkanı
Kutman'ın, Bankacılık Yasası ile ilgili, "bankacılık
yasasında eleştirilecek çok yön var ancak Türkiye'de
yapılması gerekenler var. Diğer taraftan memleketi
bir süre Putinvari yönetmekte yarar var. Bunlart dünyanın
çok ülkesinde oldu. Oralarda gereken yapıldı" şeklinde
konuşması
- Sermaye piyasası oyuncularını kara para ile özdeşleştirebilecek
yeni bankalar yasasının hazırlandığı bir ortamda Global
Menkul Kıymetler patronu Mehmet Kutman'ın; AKP'yi
öven demeçler vermesi
|
- AKP hükümetinin yolsuzlukla mücadele konusunda samimi
olmadığını
- Mesut Yılmaz'ın arka planda Erdoğan ve kadrosu ile
belli senkron mekanizmaları kurduğunu
|
- Yılbaşı gecesi Lefkoşa belediyesi öncülüğünde düzenlenen
kutlamalarda 6-7 bin kişinin toplandığı Atatürk meydanında
trafo arızası yüzünden elektriklerin kesilmesi ve
CTP'li belediye başkanının "Lefkoşa'yı karanlıkta
bırakan Denktaş, Girne'de ışıklar altında eğleniyor"
diye kalabalığı hareketlendirip "Denktaş istifa" slogtanları
arttırması
|
- KKTC seçimlerine müdahil olan dış güçlerin, toplumsal
mühendislik çalışmalarını sürdürdüğünü
- Türkiye'nin ve KKTC'nin bu odakların faaliyetlerini
seyretmeye ve sadece nutuk atmakla yetinmeye devam
ettiğini
|
- İstanbul Boğazını birleştirecek Tüp Geçit projesini
Gama-Nurol-Kumagai-Taisei konsorsiyumunun kazanması.
Kumagai'nin projeyi pişiren Japon hizmet şirketi Marubeni'nin
inşaat taşeronu olması
- Projenin Japon Uluslararası İşbirliği Bankası (JBIC)
tarafından finanse ediliyor olması
- JBIC'nin Japon kapitalist sistemi bünyesinde, büyük
uluslararası ihaleleri sırasıyla Japon firmalara dağıtan
bir "İnci Baba" konumunda olması
|
- Türkiye'ye Japon sermayesinin ciddi ve köklü anlamda
giriş yaptığını
- Derin Japon Devletinin ve uzantılarının da artık
bu coğrafya üzerinde etkinlik göstermeye başlayacağının
|
- Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in hortumcularla ilgili
yasa çıktıktan sonra : "Bürokratların cesaretlenmesi,
hakimlerin daha rahat karar verebilmeleri lazım. Çünkü
artık bahaneleri yok"..."(Uzanları kastederek) Bunların
mesela Maliyeye 6.5 katilryon lira vergi bıorçları
var, bu vergi borcunu tahsil edebilmek için pekala
şirketlere el konabilir. Eski kanunda da buna benzer
hükümler vardı ama işletilemedi. Bu kanun biraz daha
açık ve net, artık tereddüt yok. Banka alacaklarından
dolayı ise TMSF ve BDDK takip edecek, bu işleri ;
suç teşkil edecek hususlar vbarsa o konuda da savcılara
özel yetki var. Bütün mesele bunu uygulayacak yürekli
bürokrat olmasında" şeklinde konuşması
- Medyada bir ara bir seri "Uzanlar ABD'de"
haberleri çıkması ve daha sonra tek tek bu haberlerin
hepsinin yalan olduğunun anlaşılması
|
- AKP hükümetinin Uzanları yakalamak gibi bir derdi
ve amacı olmadığının
- Uzanlar üzerinden yaratılan "yolsuzluk"
sis perdesinin arkasında çok ciddi pazarlıklar yürütüldüğünü
ve Adalet Bakanı'nın "yolsuzlukla mücadele ediyor"
görüntüsü verdiğini
|
- Yalçın Doğan İbrahim Yıldız'a Cumhuriyet'in neden
alışveriş eki çıkarmaya ihtiyaç duyduğunu sorduğunda
: "Hayatın dayatması ağabey" cevabını alması
- Turgay Ciner ile İLhan Selçuk'un arasının çok iyi
olması
- İlhan Selçuk'un Levent'te kendisine tahsisli villada
yaşaması
- Turgay Ciner'in Cumhuriyet'te kontrolü iyice ele
geçirmesi
|
- Cumhuriyet'in de "Hayatın Dayatmasına"
dayanamayıp sermaye kontrolüne girdiğini
|
- Tayyip Erdoğan'ın oğlunun Harvard'da okuyor olması
- Tayyip Erdoğan'ın ABD'deki gezisinde oğlunun okuduğu
Harvard'da konuşma yapacak olması
|
- Tayyip Erdoğan'ın oğlunun çok zeki ve çalışkan olduğunu
- Erdoğan ailesinin dünyanın yönetici kadroları arasında
yeralan Harvard Kulübe dahil olduğunu ve arka plandaki
bir çok derin ilişki ağı için böyle bir aidiyatın
yeterli olabileceğini
- Gelecekte Bilal Erdoğan'ın çizgisinin çok dikkatli
takip edilmesi gerektiğini ve Erdoğan hanedanında
kritik bir rol üstleneceğini
|
| |
|
|
|