<%@language=vbscript codepage=1254%> <% Response.Expires = -1000 Response.Buffer = TRUE Response.CacheControl ="private" %>
   
JEO-KRİTİK 
Sayı : 14
Haftalık Analitik Bülten
(www.acikistihbarat.com)
09 Haziran 2003
ABD'nin 3 YILLIK YENİ SENARYOSU

Yönetmen : Eric Edelman
Senaryo : Pentagon
Konu : Türkiye ve İran
RAPORUN ÖZETİ

ABD Türkiye'ye yönelik "pasif olarak fitne işletme" sürecinini indirgemiş ve hazırlıkları yeni tamamlanan senaryo çerçevesinde 3 senelik yeni bir operasyonun düğmesine basmıştır.
Ankara'ya yeni atanan büyükelçiden; Wolfowitz'in demeçlerine kadar bir çok unsur bu 3 senelik yeni döneme ait figürler içermektedir. Aşağıda ayrıntıları ile etüd etmeye çalıştığımız bu senaryoyu ; yasal altyapı-hazırlık, provokasyon-ikna ve aksiyon dönemi olarak üçe ayırabiliriz. Bu süreçte; Türkiye'nin önüne yeni liderlerden(buna Zana gibi kürt liderler de dahil) , yeni medya gruplarına(Irak savaşı için dizayn edilen HaberTürk operasyonundan daha kapsamlı medya çalışmaları yapılacaktır) kadar bir çok yapı çıkarılacak; AB ile ilişkiler, AB'nin kendi iç ilişkilerini ve varlık mekanizmalarını sorguladığı bir dönemde iyice bıkkınlık veren bir düzeye taşınacak; Azerbaycan ve KKTC seçimleri sonrasında ortaya çıkacak yeni tablolar Türkiye'nin iç politikasını istenilen noktaya çekmede manivelelar olarak kullanılacak ve "PKK'nın ilk füze saldırısı" gibi alt senaryolarla Türkiye'nin güvenlik politikalarının iyice ABD-İngiltere-İsrail üçgenine eklemlenmesi sağlanacaktır.

Bu senaryonun direktörü; Ankara büyükelçiliğine atanan Dick Cheney'in Ulusal Güvenlik Danışmanı Eric Edelman'dır(Dick Cheney'in kim olduğunu bilenler için ayrıca bir açıklamaya gerek yoktur). Bu atama; küreyi yönetmeye soyunan güçlerin Türkiye'deki yeni senaryolarını ne kadar ciddiye aldıklarının en büyük göstergesidir. Hedef; üç sene sonra Türkiye ile İran'ı karşı karşıya getirecek altyapıyı hazırlamak ve bu yolla hem Türkiye, hem de İran'ı dönüştürecek süreci başlatmaktır.

 

Geçenlerde bir toplantıda konuşan ABD eski büyükelçilerinden Mark Parris aynen şöyle dedi :

"ilişkileri hataların itirafı ya da özür dileyerek düzeltmek sözkonusu değil. Meclis olumlu oy vermiş olsa da ilişkiler değişecekti. Keşif Güç amacı kalmadığı için zaten iptal edilecekti"

(Bu sözler; tezkere sürecinde ABD'nin gerçekten ne istediğine daha kuşkulu bir gözle bakmayı gerekli kılıyor. Bizzat ABD tarafından öğretilen bir "antiamerikancılık" yeni bir strateji olarak karşılıklı olarak kabullenilmiştir demek hiç de komplo teorisi kokmuyor artık)

ABD'nin "Türkiye ile gergin ilişkiler" oyununun artık belli bir olgunluğa ulaştığının açık bir göstergesi idi bu sözler. Ne de olsa alınacak AWACS'lar alınmış; TSK Kuzey Irak'ta tamamen bertaraf edilerek tekrar asli tehdit olarak gördüğü "türban sorununa" yönlendirilmiş; ülkede yasal ve idari altyapının Anadolu toprağının devredilmesi yönünde işleyeceğine dair gerekli güvenceler sağlama bağlanmış ve kısa gerginliğin "artı"ları kar hanesine yazılmıştı. Şimdi sıra çok daha kapsamlı; iran bazlı ve orta vadeli bir senaryoyu işletmeye gelmişti. SESAR; ABD'nin fitne işletme sürecinin sona erdiğini ve artık Türkiye'yi bir sonraki çatışmaya hazırlayacak 3 yıllık farklı bir evrenin başladığını değerlendirmektedir.

Geçen ay kritik konuşmalar ve bu kritik konuşmaların herkesin kendi meşrebine göre yorumlanması ile geçti. Genelkurmay ikinci başkanı Yaşar Büyükanıt'ın Harp Akademileri'nde yaptığı konuşma; bir metnin medya tarafından nasıl ana ekseninden saptırılarak; kendi gündemleri doğrultusunda saptırılabileceğinin açık bir göstergesi idi. Konuşmasının ana eksenini "Küreselleşmenin" eleştirisine ayıran ve gelişen ülkelerle ; gelişmekte olan ülkelerin farklı güvenlik tehdidi algılamalarının yaratacağı sorunları vurgulayan Büyükanıt'ın konuşması; belli gazeteler tarafından, "AB'YE Gİ-RE-CE-GİZ" vurgusu ile verildi. Paşa'nın konuşmasının diğer bölümlerine yönelik göndermeler ise köşe yazarlarına bırakıldı.

Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Büyükanıt Paşa'nın konuşması; Türk Ordusu'nun; yaşanan Irak süreci sonucunda ABD'ye olan güveninde ciddi sarsıntılar yaşadığının ve küresel okumayı; dayatılan ve bizzat Büyükanıt tarafından "kibirli" olarak açıklanan Batı'lı tezler üzerinden değil; neredeyse Marksist literatürün merkez-çevre ülke teorilerini andıran "Wallerstein"vari bir bakışla yapmaya başladığını göstermektedir. Bunu ABD’nin irrasyonel askeri , siyasi ve stratejik taleplerinin en yakın müttefikinin askeri ve siyasi mekanizmasında yarattığı travmanın derinliğini göstermesi bağlamında okumamız gerekir.

Özkök Paşa'nın konuşmasındaki "Batı" vurgusu ile Büyükanıt Paşa'nın "Batı" vurgusunun arasındaki farklılıklara değinip son günlerin moda tartışması olan "orduda görüş ayrılığı" hakkında yazmayacağız. Bu yazının konusu ABD'nin Türkiye'de başlattığı kısa vadeli "fitne işletme" sürecinin sona ererek yerini acil vadeli üç senelik bir senaryoya bıraktığıdır.

Kendinizi bir an için ABD'nin yerine koyun ve küresel bir değişim için anahtar olarak kullandığınız bölgedeki merkezi bir ülkenin ordusunun üst kademesinin aşağıdaki sözleri etmeye başladığını düşünün :


"Güçlü ülkelerin küreselleşme adına daha az güçlü ülkelerden istedikleri açıktır ...sermayenin serbest dolaşımına engel olan devlet organizasyonları ve bürokrasinin kaldırılması, uluslararası sermayenin muhatabının devlet kurumları değil; yerel yönetimler ve özel kuruluşlar olması ve sermayenin serbest dolaşımına engel olan ulusal devlet anlayışının bertaraf edilmesi....halbuki gelişmiş ülkeler bunun tam tersini uyguluyor"

"Gelişmiş ve güçlü ülkelerin tehdit algılamaları ile gelişmekte olan ve gelişmiş olan güçlü ülkelerin tehdit algılamaları aynı eksende çakışabilir mi? Yoksa gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerin tehdit algılamalarını koşulsuz kabul eden ülkeler konumundadırlar? Güçsüz ülkeler bu ithal malı tehdit algılamaları üzerine kurdukları ulusal güvenlik politikaları ile ne kadar güvenlidirler..Acaba güçlü ülkeler kendi ulusal çıkarları yönünde tanımları tehdit algılamalarını, güçsüz ülkelere dayatarak o ülkenin ulusal çıkarlarına zarar verecek yaklaşımlar içinde mi bulunuyorlar?...Bu noktada hayati konu, gelişmekte olan ülkelerin savunma politikalarını, güçlü ülkelerin dayattığı tehdit algılamalarına göre mi düzenleyeceği veya milli ihtiyaçlara göre tespit edilen tehdit algılamalarına göre mi düzenleyeceğidir"

"Bazı güçsüz ülkeler terörizm ve kitle imha silahlarının sağlayacağı caydırıcılık yoluna gitmekte; güçlü ülkelerse ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi ve bilgi harekatının kullanılması, ekonomik saldırı gibi asimetrik stratejileri ön plana çıkarmaktadırlar. Terörizm ne kadar uluslararası hukuka aykırı bir sorunsa; ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi suretiyle bu ülkenin egemenlik haklarının çiğnenmesi de o kadar tehlikeli ve hukuka aykırıdır"

"Hepimiz tehditlerden ve krizlerden arındırılmış bir dünya istiyorsak bunun ancak uluslararası refah farklılıklarının giderilmesi ve tüm ulusların barış içinde yaşaması için gerekli altyapının oluşturulması ile mümkün olacağını kabul etmemiz, bizler için bir insanlık görevidir....Ancak ne gariptir ki bazı gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerde etnik farklılıkları istismar etme, sosyal gruplar arasındaki çatlakları büyütme ve sosyal istikrarı bozma istikametindeki sistematik politikaları küreselleşme adı altında istismar edebilmektedir....Yeni dünya düzenini veya benim tanımımla yeni dünya düzensizliğini kurmaya çalışan; küreselleşmenin bu boyutlarıdır ve güvenlik ihtiyaçları politik, sosyal ve ekonomik uygulamaların güvenlik boyutuna yansımaları olarak ortaya çıkmaktadır...Güçlü ülkelerin en önemli küresel yaklaşımları, kendi politikalarını dayatma olgusudur. Bu dayatmalar, ekonomik ve sosyal boyuttaki desteklerle güçlendirilmektedir"

"Ancak, başkalarının kafaları ile ürettiğimiz çözümler ve yaklaşımlar, vücutlarımızı kafalarımıza yabancılaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Belki küreselleşmenin en önemli güvenlik boyutu budur. Ulusal çıkarlarını küresel çıkarlarla uyumlu hale getiren ülkeler, barış içinde yaşayabilecekler, aksi durumlarda sürekli güvensizlik endişesi altında yaşayacaklardır....Evet; süper güçler asimetrik tehdit altındadır doğru ama zayıf ülkeler süper gücün asimetrik tehdidi altında olmaya başladı. Süper Güç'ün kendisi de asimetrik tehdit oluşturmaya başladı"

"Türkiye ekonomik manada asimetrik harp tehdidi altındadır. Türkiye ekonomisi, asimetrik harp argümanları kullanılıp manipülasyonlarla zayıflatılma, çökertilme çabasında , kimin neyi amaçladığı malum. Unutmayın ekonomisi zayıf bir ulusun ordusu-askeri de zayıf olur. Bugün Türkiye ekonomide asimetrik harp tehdidi altındadır"

" Bugün 11 Eylül sonrasında sıkça dile getirilen Huntington'un "Medeniyetler çatışması" ve onun öncesinde TOYNBEE tarafından ortaya atılan "Meydan Okuma ve Cevap Verme" tezlerine ihtiyacımız yoktur. Bu tezler kibirli tezlerdir. Batı dışındak diğer kültürlerin uygarlığa katkılarını görmezden gelmektedir. Bu tür tezler ülkeler arasında halen yaşanmakta olan güven bunalımını körüklemektedir."

"Ekonomik güç yeni güç dengelerini belirleyici bir unsur olarak ön plana çıkıyor; gelişmekte olan ülkelerin rekabet edemedikleri çok uluslu şirketlerin devlet politikalarının bir aracı olarak sermaye hareketleri ile ülkelerin karar mekanizmalarını ve dolayısı ile güvenliklerii etkilemeye başlıyor...Uluslararası güvenlik ortamının farklılaştığı, yeni tehdit ve risklerin ortaya çıktığı, güç mücadelelerinin askeri zeminden çok ekonomik zemine kaydığı dünyamızda, ülkelerin, menfaatlerini koruyabilmek içiin güvenlik stratejilerini değişen ve gelişen durumlara cevap verebilecek biçimde oluşturmaları gerekmektedir".(Genelkurmay Genel Plan ve Prensipler Daire Başkanı Korgeneral Reşat Turgut'un konuşmasından)

"Bilgi iletişimindeki baş döndürücü hızın da etkisiyle yükselişe geçen küreselleşme, bir taraftan insanların, malların, sermayenin, ve teknolojinin sınır tanımayan dolaşım kolaylığı dolayısıyla bir güç aktarımı yaratırken, diğer taraftan ortaya çıkan bu avantajların bazı devlet ve rejimler tarafından kabul edilemez bir bencillik ve bazı terör örgütleri ve uluslararası suç şebekeleri tarafından ise kötü niyetle kullanılması sonucunu beraberinde getirmiştir"

Bu sözlerin ABD'deki "cabal"lar açısından tek bir anlamı vardır. TSK'nın çekirdeği üzerindeki ideolojik kontrol mekanizmaları ciddi anlamda zayıflamıştır. Öyle ki; TSK'nın çekirdeği, uluslararası sermayeden, terörizmin güçsüz ülkeler tarafından bir çıkış yolu olarak görüldüğüne kadar geniş bir yelpazede; dünyaya dayatılmaya çalışılanı tezlerden çok farklı bir boyut ve derinlikte "milli" bir vurgu ile küreyi okumaya başlamıştır. Büyükanıt’ın ve Korgeneral Reşat Turgut analizleri Türkiye’nin batı ittifakından kopuşunun ve bölgesel güç olarak kendini konuşlandırma çabalarının ilk somut göstergeleridir. Ancak ne var ki , bu süreci daha derinlikli analize tabi tuttuğumuzda Türkiye’nin İran’la ihtilafı ancak ve ancak “milli” bir duruşla düşeceğini de bir paradoks olarak görmemiz de ayrı bir traji-komik durumdur. ABD’deki “cabal”lar ABD ile aynı algılama mekanizmalarını reddeden bir Türkiye’nin bölgesel duruşunun daha da kullanılmaya yatkın olduğunu analiz etmesi , TSK’nın küreselleşmeye negatif bakışını kolaylaştırmıştır. Bu açıdan Türkiye yine ABD’nin politikasını realize etme dairesinden çıkamamıştır.

Daha bir kaç ay öncesine kadar; Irak operasyonunda ABD ile birlikte yeralmanın aktif savunuculuğunu yapan bir bünyenin, bir kaç ay içinde nasıl bu noktaya geldiği ayrı bir tartışma konusudur fakat sonuçta ABD açısından gelinen noktayı değiştirmemektedir.

Pentagon'daki rahatsızlığı veya yeni arayışları okumak için Pentagon'un Türkiye'deki "entellektüel" uçlarından Çengiz Çandar'ın şu sözleri fazlası ile nettir : "Bugünkü dünyada Amerikan (Pentagon) desteği olmadan bir askeri darbe yönetiminin ayakta durabilmesi mümkün değildir...Asker içinde Genelkurmay Başkanı'na rağmen hareket eden ve etmeye devam eden üst düzey bir grup daha var.Cumhuriyet gazetesine 'genç subaylar tedirgin' manşetini attıranların 'yaşlı askerler" olduğu sanılıyor". (Bu ifadenin ABD’den –onaylayıcı yada reddedici bir açıklama beklediği de ortadadır. )

Ortaya çıkan bu tablo karşısında; Ortadoğu'daki operasyonunda hem araç ve hem de amaç olarak gördüğü Türkiye'ye ABD'nin nasıl yaklaşacağı ve bu yaklaşımın "fitne işletme" boyutundan daha kapsamlı ve profesyonel bir boyuta taşınacağı kesindir. SESAR; ABD'nin Türkiye'ye yönelik üç yıllık bir senaryo üzerinde çalıştığını ve üç sene sonunda Türkiye'yi İran/Suriye operasyonuna entegre olacak ve bu entegrasyon sonrasında Türkiye'nin kendi dönüşümünü de hazırlayacak noktaya getirmeye planladığını tahlil etmektedir. Bu senaryonu ana hatları :

Birinci Sene: (Yasal Altyapı - Ön Hazırlık)

  • Türk Silahlı Kuvvetleri ile devletin diğer kurumları arasındaki makas açılacak ve "darbe" söylentileri ile pasifize edilen TSK; herkesin tahammül ettiği fakat toplumsal desteğinin zayıfladığı "huysuz" bünye konumuna düşürülecek. İç itibarını tamir etme süreci ile birlikte İran/Suriye operasyonlarında kullanılmaya hazır hale gelecek. (Son günlerde Abdullah Gül'ün liderliğinde Dışişleri Bakanlığı'nın Genelkurmay ile düştüğü derin görüş ayrılıkları ve zıtlaşmalar bu makasın açıldığına dair en net göstergedir)

  • Ortadoğu'daki yeni yapılanma ile paralel olarak Türkiye'nin merkezinde yeraldığı sermaye dönüşümü için yeni oluşumların temelleri atılarak; bu yapılar bünyesindeki eski kadrolar tasfiye edilerek yeni küresel planla uyumlu yeni kadrolar getirilecek. (TESEV'de yönetimin Çevik Bir - Cüneyt Zapsu ortak operasyonu ile bir iç darbe ile karşı karşıya olması buna güzel bir örnektir.)

  • Ulusal idarenin; önümüzdeki senelerde daha yoğun olarak gündeme getirilmeye başlanacak "başkanlık sistemi" ve "federatif yapılar" yönünde zayıflatılması için gerekli altyapının yasal boyutu hazırlanacak. Milli tepkisinin atomize edilmesi ile ulusal ritmin bozulması bu evrede gerçekleşecek. (bkz. Mahalli İdareler Reformu ve Demirel'in yoğunlaşan medya turları)

  • Yeni dönemim yeni liderlerinin bazıları hapisten, bazıları kutularından çıkarılarak kullanıma hazır hale getirilecek. (Leyla Zana'nın yeniden yargılanması sonrasında Türk kamuoyunun önüne kürtçülüğün Tansu Çiller'i olarak çıkarılmasına şaşmamak gerekir. Ayrıca Cem Kozlu'nu AP üzerinden siyasete girmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir. )

  • Üzerindeki enerji hatlarını aktif olarak kontrol edemediği takdirde "varisli Anadolu"'ya dönüşecek Türkiye'de enerji ve finans merkezli yeni altyapıların hazırlanması tamamlanacak. (BP Grup Başkanı Lord John Browne'ın Türkiye'ye bizzat gelip Cumhurbaşkanı'ndan, Enerji Bakanı'na kadar geniş bir yelpazede Türkiye'nin Doğu Karadeniz Havzasındaki petrol yatakları ile ilgili görüşmeler yapması bu işin ne kadar sıkı tutulduğunun göstergesidir.Keza Tüpraş'ın İngiliz-Rus ortaklığında bir yapıya verilmesi bu tabloyu daha da derinleştirirken; Maliye Bakanı'nın değerine değer katacaktır.)

  • Aralık 2003'te yapılacak KKTC seçimlerinin öncesinde ve sonrasında yaratılabilecek gerginlik ortamları ve seçim sonucunda Denktaş'ın güç kaybetmesi ile sonuçlanabilecek bir tablo; Türkiye - AB ilişkilerinden; hükümet-ordu ilişkilerine kadar çok geniş bir yelpazede domino etkisine sahip olacaktır. ABD; bu sefer Kıbrıs'ı bir pazarlık unsuru olarak değil; bizzat operasyonel bir alan ve amaç olarak değerlendirecek ve bu çerçevede Türkiye içindeki siyasi alanını genişletmek için kullanacaktır.

İkinci Sene : (Provokasyon - İkna Dönemi)

  • 2004'ün ortalarında başlayacak bu süreç; Türkiye'de siyasi ve bürokratik yapının iyice gerilime sokulacağı ve "ABD'nin stratejik müttefikliğinin" "hayati" bir mesele olarak algılanmasının önünün açılacağı senedir. (Son zamanlarda ısındırılan Ege sorunu; Türkiye'nin Avrupa'ya karşı ABD'nin aktif desteğine ciddi anlamda ihtiyaç duyacağı bir çıkmaz sokaktır; keza PKK'nın Türkiye'ye yönelik ilk füze saldırısını gerçekleştirmesi, Kuzey Irak'ı Güney Lübnan haline getirirken; Türkiye'nin ABD'nin "füze şemsiyesi" sistemine olan gerekliliği ön plana çıkarmış olacak ve tabi yine devlet kadroları bünyesinde birilerinin aklına; İsrail'in Güney Lübnan tecrübesi gelerek İsrail'le stratejik işbirliğini bu yönde de geliştirme tezi aktif olarak gündeme gelecektir. Bir füze ile kaç kuş?)

  • Siyasi yapıya yeni isimler / kurumlar bu dönemde sokulacak ve AKP içindeki çatlak bu dönem içinde büyütülerek; İran/Suriye operasyonu öncesinde Türkiye'de iktidarda olması istenen siyasi yapı iyice netleştirilecek. (Sağda birleşme; Cem Uzan'ın önlenemeyen yükselişi; kürtçülüğün yeni bir boyuta taşınması; ülkede TESEV gibi think-tanklerin ağırlığının arttırılarak "yeni tartışma zeminleri" yaratılması)

  • 2004'ün başlarında yaşanacak bir suikast(veya girişimi)in; 2004'ün sonuna kadar gerekli olan toplumsal altyapıyı hazırlamak için bulunmaz dinamikler sunacağı gözönüne alınırsa; (Kürt / Türk - Milliyetçi ) ekseninde deprem yaratacak bir veya birden çok ismin hedefe oturtulma ihtimali hayli yüksektir. (Laik/İslamcı ekseni aşırı kullanılmaktan değerini kaybetmeye başlamıştır ve planlanan operasyon açısından öncelikli bir eksen değildir)

  • TSK kurum ve toplum bünyesinde iyice yalnızlaştırılarak; kendi içindeki değişim ve dönüşümlerle meşgul olacağı bir döneme sokulacak. Bu süreçte; TSK'nın sinir merkezinin karadan havaya kaydırılması yolundaki tandansın; AWACS projesi ve Uzay Kuvvetleri Komutanlığı gibi projelerle hızlandırılması sağlanacak; "darbe" sözcüğünün Kara Kuvvetleri Komutanları ile özdeşleşmesi için bir kaç medya operasyonu daha planlanacak.

  • Medyada yeni bir rüzgar yaratılarak; ABD'nin küresel imparatorluk planının toplumsal altyapısını daha kararlı ve odaklanmış şekilde topluma lanse edecek "YENİ" yapılar oluşturulacak. (Irak savaşı öncesinde yaratılan HaberTürk operasyonu benzeri fakat çok daha kaliteli (amatör kalemşörler yerine uzman kalemşörlerin vitrininde olacağı) ve toplumun bütün kesimlerini kapsayan; Türkiye'de örgülenmeye başlanan yeni sermaye yapısını yansıtan ve CIA-Pentagon'a bir önceki medya operasyonundan daha pahalıya patlayacak bir operasyon)

  • Türkiye'de alttan alta "İslami" sermaye ile "Küresel-masonik" sermaye arasında kurulmaya başlanan işbirliğini yansıtan; zengin Müslümanlarla, zengin Yahudi-Hristiyanların oluşturacağı sermaye dinamiklerinin güçlendirilmesi; bu kesimlerin uzlaşısı doğrultusunda devletteki kilit bürokratik kadroların yeniden şekillendirilmesi bu dönemin bir diğer özelliği.

  • Telekom, enerji ve finans altyapılarının deregulasyonu çerçevesinde; ulus devletin bu yapılar üzerindeki kontrolünün tamamen zayıflatılması ve ekonomide uluslararası bürokrasinin güçlendirilmesi

  • Özelleştirme başlığı altında, Türkiye'de, küresel devletin küresel sermayesinin yerleşmesinin tamamlanması ve kilit yapıların devrinin tamamlanması.

  • İran ile Türkiye'nin Kuzey Irak'ta karşı karşıya getirilmesi için yapılan ön çalışmaların yavaş yavaş medyaya yansıtılması. (ABD, Türkiye ile İran'ı doğrudan karşı karşıya getirmenin zorluğunun farkındadır. Bu operasyon için en uygun zemin Kuzey Irak ve Azerbaycan'dır. ABD son Irak operasyonunda İran yanlısı unsurları vurmuştu. İran'ın kaybettiği zemini - beklenildiği üzere - PKK'ya destekle telafi etmeye çalışması ihtimali; Türkiye ile de kriz noktasını oluşturacaktır)

  • Azerbaycan'daki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında; Azerbaycan'ın başına ABD'nin küresel planına uyumlu bir ismin getirilmesi ve Türkiye'nin Azerbaycan üzerinden İran operasyonuna dahil olmaya ikna edilmesi ( Son Türkiye ziyaretlerinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olacak Musavat Partisi lideri İsa Kamber ve yardımcısının "Şayet ırak operasyonunda Türkiye ABD ile birlikte olsaydı bugün Irak Türkmenlerinin sorunları çözülürdü. Bir tren hızla gelirken o trenin karşısında durulmaz... Önümüzdeki dönem ABD'nin İran'a karşı hazırlık dönemi olacak. Bu 2004 yılına kadar sürecek. Bush'un yeniden seçilmesi durumunda 2005'te İran bütün dünyanın gündemine gelecektir. Azerbaycan bu stratejinin içinde olmalıdır ve dışında kalmamalıdır. İran'da 30-35 milyon Azeri yaşıyor ve biz buna seyirci kalamayız.(Bu sözlerin Türkiye'de 30 milyon Kürt yaşıyor sözüne ne kadar benzediğine dikkat edin). İran politikasının ABD tarafından bilgece hazırlanmasını istiyoruz. Bu istikamette Türkiye ile birlikte olmalıyız. Ayrıca İran, Irak'tan farklı olacaktır. İran'ın toprak bütünlüğü korunamayacaktır" şeklindeki sözleri dikkatle okunmalıdır)

  • Bu dönemde Avrupa Birliği'nin ABD'nin planları bozmaması için; Avrupa Birliği bünyesinde yaşanacak gelişmeler bir yana; Avrupa'nın kendi kriterlerini (özellikle ekonomik alanda yaşanacak gerileme ile Maastricht Kriterleri arasındaki çatışma) sorgular konuma gelmesi; Türkiye'de ilk defa AB'nin de sorgulanacağı zemini hazırlayacaktır. Bu planı bozacak tek unsurun AB'nin Türkiye'ye net bir müzakere takvimi ve dolayısı ile AB'ye giriş tarihi verme olacağından; AB ile ilişkilerin netleşmesi değil iyice "bıkkınlık" getirecek bir dinamiğe sokulması daha olasıdır.

    Üçüncü Sene (Aksiyon Dönemi)

    * ABD Başkanı Bush'un yeniden seçilmesi sonucunda şahinler grubu yeni bir rüzgar yakalayacak.

    * Türkiye ve İran'ı Kuzey Irak'ta karşı karşıya bırakacak dinamiklerin hızlandırılması gerçekleşecek. Bu çerçevede yüzyıllardır değişmeyen İran-Türkiye sınırı değil; sürekli değişen Irak coğrafyası kilit konumdadır. Kuzey Irak'tan gerçekleşecek ve PKK'ya maledilecek bir füze saldırısı ile; ABD'nin de izni ile Türkiye'nin Kuzey Irak'a operasyon düzenlemesi ve bu operasyon sonrasında İran'ın da değişen güç dengelerini bahane ederek bölgeye girmesi; ABD'nin İran'a yönelik müdahalesinin işaret fişeği olacaktır. Toplumu ile; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kendi toplumuna karşı olduğundan daha fazla barışık olan İran Devleti'ne karşı bir iç ayaklanma gerçekleştirmenin zorluğunun farkında olan ABD'nin bunun yerine bu senaryoyu tercih etmesi daha olasıdır. (Bu bağlamda Azerbaycan'da bir sene önce gerçekleştirilmiş olacak seçimlerle tamamen ABD yanlısı bir yönetimin başa geçmesi ve bu yönetimin ABD'nin dümen suyunda İran ile bir çatışmaya sürüklenmesi çok daha kolaydır. Azerbaycan'ın İran'la bir çatışmaya sürüklenmesi; Türkiye'nin de kayıtsız kalamayacağı bir tablo ortaya sunacaktır ki; bu ABD için bulunmaz fırsattır)

    * İkinci dönemde hazırlanan yapılar vasıtası ile ; Türkiye'nin artık hayati bir yol ayrımında olduğu ve tercih yapması gerektiği yolundaki akademik-bürokratik baskılarının artması ve bu vesile ile Türkiye'deki savunma/güvenlik altyapısının ABD-İngiltere-İsrail üçlüsüne iyice eklemlenmesi.

    * 2004-2005 ile birlikte artık iyice somutlaşmaya başlayan enerji hatları projesi ile Türkiye Cumhuriyeti devlet kadrolarına ve toplumuna; bu hatları üzerinden geçirmenin sorumluluğunun daha etkin bir şekilde anlatılması ve bu hatların güvenliğinden herkesin sorumlu olduğu tezinin işlenmesi.

    * Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile bağlantılı olarak; önce Anayasal bir değişiklikle Cumhurbaşkanlığı süresinin 5 yıl ile sınırlanması ve Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesinin gündeme gelmesi (bu doğrultuda Cumhurbaşkanı Sezer kendisine yönelik negatif kampanyanın 2004'ün sonlarına doğru iyice yoğunlaşmasını bekleyebilir) ve bunla paralel olarak AKP'den Burhan Kuzu gibi isimlerin vasıtası; Demirel gibi isimlerin de aktif lojistik desteği ile bu tartışmanın ciddi anlamda tartışma platformuna konulması. (Yıllardır tartışılan başkanlık sistemi bu dönemde kurulur. SESAR’ın darbe üzerine çeşitlemeler çalışmasında , yeni Anayasa’nın ve paradigmanın hazır olduğunu söylemiştik). Bu arada yeni Cumhurbaşkanı adaylarına dair isimlerin gündeme gelmesi. (SESAR; gezi programına baktığında, bu isimlerden birinin Hikmet Çetin olabileceğini düşünmektedir. )

    * 2004'ün sonlarına doğru ucunu gösteren yeni bir ekonomik kriz dalgasının iyice derinleştirilmesi ve toplumun yeni bir ekonomik kriz dalgası ile iyice yıpratılması. Bu dayatmaları kabul etme yönünde devlet mekanizması üzerindeki baskıyı arttırırken; toplumsal çalkantılar toplumsal/sosyal dönüşüm mekanizmalarını kolaylaştıracaktır.

ABD; 9. Cumhurbaşkanımız Süleymen Demirel'in dediği gibi "fitneyi işletecektir" ve işletmiştir de. Artık "fitne" dönemi bitmiş ve yerini çok daha planlı uzun vadeli bir senaryo almıştır. Bu senaryonun hedefi; Türkiye'yi ABD'nin İran ve Suriye planları çerçevesinde kullanılabilir noktaya getirmektir ki; önümüzdeki 3 senelik dönem bu açıdan çok dikkatle izlenmesi gereken bir dönem olacaktır. Bu dönemin yönetmeni olan ABD'nin yeni Ankara Büyükelçisi bu açıdan çok dikkatli izlenmeli ve gerekli ön tedbirler alınmalıdır.
 

SÖZEL GÖSTERGELER
 
Gösterge
Gösterdiği
   
  • Uzan'ın Muğla ilçelerinde yaptığı ziyaret sırasında; "İhracatı ve üretimi arttırmazsanız krizden kurtulamazsınız. Ben bu ülkeyi çok seviyorum ama sonbaharda ikinci bir kriz yaşanacak. Bunu maalesef söylemek zorundayım" demesi ve bu sözlerinin Yeni Çağ dışında hiç bir gazetede yeralmaması
  • Uzan'ın "söylemedim demeyin" demek için şimdiden toplumu uyardığını ve ve çıkacak krizin sonuçlarını politik olarak aktif biçimde kullanacağını

Milliyet'in Tayyip Erdoğan'ın TOBB'daki konuşmasındaki "Bizimkisi temenni ama baskıyı sizin de yapmanız gerekli. Döviz toplamakla bu iş çözülmez. Her kesimle konuşuyoruz, bizi haklı buluyorlar" sözlerindeki üslubu abartarak; "Tayyip Merkez Bankası Başkanı'na sert çıktı" manşeti ile vermesi
  • Bugünlerde Doğan Grubu'ndan belli isimlerin Merkez Bankası ile iletişiminde sorunlar yaşandığını
  • Tayyip Erdoğan'ın kilit bürokrasiler üzerindeki kontrolü hala sağlayamadığını
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Alpkaya'nın MGK toplantısında; "Ben Müslüman adamım her sabah çan sesiyle uyanmak zorunda mıyım?" dediği şeklindeki sözlerini bir açıklama ile yalanlayarak; Adalet Bakanı ile tartışmasında böyle bir ifade kullanmadığını özellikle vurgulaması Sıcak Ağustos öncesinde "Müslüman adam" olmanın pek prim yapmadığını
  • Maliye Bakanı Unakıtan'ın bakanlığın en kritik makamı olan Bütçe Mali Kontrol Genel Müdürü Durmuş Öztek'i görevinden alarak, yerine danışmanını ataması
  • Unakıtan'ın, Vakıfbank'ın çalışanlarına satılması yönündeki Dünya Bankası önerisini; "Kaç kişiler? Onların ne parası var ki alacak? Büyük bir grup alır, gider" diye karşı çıkması
Özelleştirme sürecinin emin ellerde olduğunu ve büyük grupların endişesine mahal olmadığını
  • Türkiye'nin ne St. Petersburg'un 300. Yıldönümü kutlamalarına, ne de G-8'ler zirvesi öncesinde davet edilen 13 ülkenin toplanacağı mini zirveye davet edilmemesi.
  • Fransa'nın Suudi Arabistan'ı davet ettiği zirveye Türkiye'yi dahil etmemesi
  • Putin'in Mavi Akım'daki pürüzler nedeni ile Türkiye'ye tepki gösterdiğini

  • St. Petersburg'da büyük ihtimalle kürenin devleri arasında mini bir Yalta yaşandığını ve bu Yalta sonrasında Türkiye'nin ABD'nin etki alanına verildiğini
  • Ağar ve Talip Özdemir'in son zamanlarda medya sayfalarının arka odalarında tutulması.
  • Ağar'ın TOBB'da yaptığı konuşmaya hiç bir yerde yer verilmemesi
  • Ağar ve Özdemir'in birleşme konusunda söylediklerine bir gazete dışında hiç bir gazetenin yer vermemesi
  • Türkiye'de sağda birleşme sürecinin şimdilik askıya alındığını ve arka planda pazarlıkların sürdüğünü
  • Bush'un Polonya gezisinde Nazi kamplarından Auschwitz-Birkenau kampını gezmesi sırasında; "Kötü olanla nerede karşılaşırsak derhal harekete geçmeliyiz. Bu yapı; şeytanın gücünün acı hatıralarından biridir. Halklar şeytana direnmelidir" şeklinde demeç vermesi

  • Harvard'da 1997'de "Liberal Olmayan Demokrasinin Yükselişi" adlı tebliğinde ; gelişmemiş olan ülkelerde demokrasinin eninde sonunda otoriterlileştiğini, bunun yerine gelişen ve gelişmemiş ülkelerde önce liberalizme vurgu yapılarak toplumun zenginleştirilip, daha sonra demokrasiye geçilmesi gerektiğini savunan Foreign Affairs dergisinin Hint asıllı Genel Yayın Yönetmeni Fareed Zakaria'nın yeni kitabında daha da radikalleşip ABD'nin işlemeyen bir demokrasiye kaydığını ve bu yüzden politikada daha az demokrasiye ihtiyacı olduğunu söylemesi
  • ABD'deki köktendinci yapının teorik ve pratik temelleri ile iyice sağlamlaşmaya başladığını

  • Bush'un İran'daki Ayetullahlar gibi konuşmaya başlaması; ABD Başkanına yönelik beyin yıkama seanslarının hayli yoğunlaştığını

  • Demokrasinin yakın bir zamanda "politik demokrasi" ve "diğer demokrasi" diye ayrıştırılacağını ve Türkiye'nin bu iş için ideal bir laboratuar olabileceğini. Bununda AB kriterlerini değil ABD kriterlerini Türkiye’de geçerli kılacağını AB’nin taleplerinin kabul edilmezliği yüzünden ABD ile daha da iç içe geçeceğimizi.
Akşam'ın Kültür sayfasında; "CHP'nin Atatürk'ün İş Bankası hisselerindeki payı neydi? CHP payların gelirine değil sadece Atatürk'ün belirlediği kurumlar arasında eşit paylaşılmasını sağlamak için kuru mülkiyetini mi elinde bulundurması gerekiyor?" tartışmasını gündeme getirmesi CHP'nin yerel seçimler öncesinde daha dikkatli olması gerektiğini
Vakit'in SP Genel Başkan Danışmanı Doç. Numan Kurtulmuş ile tam sayfa röportaj yaparak; Kurtulmuş'u röportajın başında SP'nin potansiyel lider adayları arasında göstermesi ve Kurtulmuş'un alçakgönüllüğü ile hem dışarıda, hem içeride sevildiğine dikkat çekmesi
  • Erbakan’ın uzun süre SP Genelbaşkanlığı’nın götürmeyeceğini onun yerine Numan Kurtulmuş’un düşünüldüğünü ancak onun da SP içinde düşmanlarının olduğunu

  • SP'de iktidar savaşının erken başladığını
Aycell'in "bedava konuşma" sistemini Emniyet'ten sonra Milletvekilleri ve parlamento muhabirlerine de genişletmek için çalışmalar yapması Türkiye'ye yönelik istihbarat çalışmalarının artık sistematik ve daha kapsamlı teknik bir boyuta taşınacağını
  • Yahudi lobisinin adamı William Safire'ın New York Times'daki köşesinde, "iyi çocuklar" olarak nitelendirdiği TUSİAD heyetinin ziyareti sonrasında yazdığı yazısında Türkiye'nin Irak'ın güneyinde görev almak üzere Polonya'ya bağlı askeri birlik göndermesi gerektiğini söylemesi

  • Bu yazıdan bir gün sonra Cumhuriyet'in "Polonya'dan Türk askerinin Güney Irak'a çağrıldığı" yolundaki kaynağı belirsiz haberi manşetine taşıması ve Dışişleri'nin böyle bir talebin gelmediğini belirtmek zorunda kalması
  • Türkiye - ABD arasında ortak çalışan yerli ve yabancı odakların koordinasyon sorununu çözdüğünü

  • Cumhuriyet'in manşetinin gittikçe daha değerli hale geldiğini
  • Trabzon'da düşen İspanyol uçağında şehit olan İspanyol askerlerinin cenaze töreninde; Başbakan ve Bakan'a öfke kusulup; "Yaşasın Ordu, Yaşasın Kral" sloganı atılması

  • İran’ın ürettiği İran-140 tipi uçaklarının test törenlerine katılmak üzere bu ülkeye giden Ukraynalı bilim adamlarını taşıyan uçağında 23 Aralık 2002'de İsfahan yakınlarında düşmesi sonucu; uçaktaki 4 mürettebat ve uçak sanayii alanında çalışan 42 bilim adamının ölmesi ve bu uçağın hiç gerek olmadığı halde Trabzon'a inerek yakıt ikmali yapmış olması.
  • Trabzon'da ABD'nin çok ciddi bir yapılanması olduğunu

  • Irak krizi sırasında durup dururken Trabzon'da üs isteyen ABD'nin burayı çok daha kapsamlı kullanmak isterken bir bildiğinin olduğunu

  • ABD'nin İspanya'daki siyasi sisteme de müdahale etmeye başladığını (Küresel krallığı en iyi yerel krallar yönetir. Yaşasın Kral!)

  • İran’ın silah sistemleri ithal ettiği en önemli ülke olan Ukrayna’ya ABD istihbaratı tarafından ciddi anlamda sızıldığını
  • Enerji Bakanı Güler'in; enerji fiyatlarına %10 zammı reddetmesi üzerine, zamda ısrar eden Hazine bürokrasisi ile yaptığı toplantı sonrasında yakın çevresine; "sanki Türkiye Cumhuriyeti'nin Hazine Müsteşarlığı ile değil yerli IMF ile masaya oturduk" demesi
  • Enerji Bakanı'nın bazı tekerlere çomak soktuğunu

  • Hazine bürokrasisinin Türkiye Cumhuriyeti devletindeki diğer bürokrasiler gibi toplumdan koptuğunu
  • Ağar'ın genel merkez yönetiminde yaptığı değişikliklerin parti yönetimini ciddi anlamda rahatsız etmesi; Ağar'a, "bir iki danışmanla parti çalışmalarını yürütüyor" suçlamalarının yapılması ve gelişmeler üzerine Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Tezmen'in istifa etmesi

  • ANAP MKYK toplantısında Mesut Yılmaz döneminin aktif isimlerinden Mustafa Taşar, Beyhan Aslan, Abdülkadir Baş ve Selçuk Pehlivanoğlu'nun Özdemir'e ; "Topluma sinerji veremediniz. BU araba böyle gitmiyor" şeklinde bayrak açması
  • Yılmaz'ın yeniden siyasete dönmesi için düğmeye basılmasının ardından; ANAP'ta ön hazırlıkların yapılmaya başlandığını

  • Merkez Sağ’da hem DYP hem ANAP’da operasyon başladığını , bu operasyonu bizzat Mesut Yılmaz’ın yürüttüğünü , 2002 seçimlerinden önce ANAP’dan DYP’ye geçenlerin bugün DYP’de Yılmaz adına nasıl çalıştıklarını

  • Ağar'ın DYP'yi Emniyet'i yönetir gibi yönetmeye kalktığını

  • CHP yönetimine bayrak açan Anadolu İl Başkanları'nın oluşturduğu "Anadolu Hareketi"'nin Ankara'da yapılan ilk toplantısına sadece Yeni Şafak'ın görmesi
  • CHP'nin medya ile ilişkilerinin hayli iyi olduğunu

  • Yeni Şafak'ın; CHP'nin dışişleri tabanlı kadrosunu sindirmede kullanılabilecek haberler için iyi bir zemin oluşturduğunu
  • Kapıkule'de beş ay önce törenle hizmete giren ve uyuşturucu/silah aramasında kullanılan TIR X-Ray cihazının "voltaj düzensizliği" nedeni ile iki haftadır devre dışı kalması ve bunun Akşam'da sorgusuz sualsiz aynen haber yapılması
  • Atı alanın çoktan gümrükleri geçtiğini
  • TBMM Genel Kurulu'nda Halk Bankası 1997 yılı hesaplarının; gerçekleştirilen yolsuzluklar dolayısı ile ibra edilmediği haberine geniş olarak sadece Vakit'te yer verilmesi
  • Hüsamettin Özkan'ın hala aktif olarak siyaset yaptığını
  • Harley Davidson'un 100. Yıl etkinlikleri için Türkiye'de düzenlenen rallinin güzergahının Karadeniz, Doğu , Güneydoğu ve İç Anadolu olarak belirlenip; rallinin tanıtım broşüründe; "Pontus", "Ararat Dağı", "Rum kasabası" gibi kelimelere yer verilmesi
  • Dış istihbarat örgütlerinin yaratıcılıkta sınır tanımadığını
  • TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu'nun TOBB'da yaptığı konuşmada; "Siyasetin siyasi platformlarda yapıldığı bir Türkiye istiyoruz" demesi
  • TOBB'un da askere mesaj göndermek gereğini duyduğunu
SPK'nın Petrol Ofisi - İş Doğan birleşmesi ile ilgili Doğan Holding'in eski ve yeni CEO'ları hakkında suç duyurusunda bulunması
  • SPK Başkanı'nın AKP'ye en iyi uyum sağlayan bürokrat olduğunu

  • Milliyetçi Türban anketinin bu suç duyuruları ile birlikte okunduğunda , çıkar için nelerin feda edilebileceği
  • Erdoğan'ın Yeşilçay DSİ tesislerini açması ve "İstanbul'un 2020 yılına kadar su sorunu çözüldü" mesajı vermesi ve bu haberin sadece Sabah'ta büyük olarak görülmesi

  • Sabah'ın aynı haberin yan sütununda Gürtuna'nın Gülhane'yi açış haberine yer vermesi

  • Erdoğan'ın açtığı Yeşilçay tesislerinin zaten iki yıldır faaliyette olduğu ve daha önce de Mesut Yılmaz tarafından faaliyet geçirildiği
  • İstanbul medyasının İstanbul Belediye seçimleri öncesinde yine ince bir denge politikası gütmeye başladığını

  • Gürtuna'nın AKP'den aday olmayacağını
   
 


 

 

GÜL NİYE TELAŞLI?

 

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü bu günlerde çok telaşlı görüyoruz. Dikkatimizi çeken unsur; bir kaç ay öncesine kadar medyada Erdoğan'la neredeyse eş düzeyde görülen Gül'ün son günlerde görüntüsü ve sözleri sayfaların diplerine doğru itilmiş durumda. En son Kadir Has Üniversitesi'nde yaptığı konuşma gazete içlerinde bir kaç satır gözükürken; İslam Konferansı Örgütü'nde yaptığı konuşmada; ABD'nin politikalarına hizmet ediyor olmasının yüzü suyu hürmetine olsa gerek bir kaç paragraf yer buldu iç sayfalarda.

Son günlerin moda isimleri Erdoğan ve Unakıtan. Ama ne Gül'ün, ne de Arınç'ın eski popülerliği kalmadı. Bunun arka plandaki nedenleri ayrı bir tartışma konusu fakat geçenlerde ABD'ye gidip; "Dışişleri Bakanı'nın ABD'yi ziyaret etmesi için henüz erken" şeklinde konuşan TUSİAD Başkanı'na Abdullah Gül'ün verdiği tepki fazlası ile dikkat çekici idi.

Gül; TUSİAD Başkanı'nın bu sözlerine; "herkes kendi PR(halkla ilişkiler) 'ını yapmaya çalışıyor. Bizim orada çok değerli büyükelçilerimiz var; onlar bize neyin zamanı olup, neyin olmadığını söylerler" şeklinde tepki verdi.

Bu tepkiyi veren isim; daha bir kaç hafta öncesine kadar Wolfowitz'in Türkiye hakkında verdiği küstah demeçlere; "Sayın Wolfowitz gerçekçi konuşmuş" şeklinde tepki veren kişi olmasa; bu son sözlerini de Türkiye'nin hakkını koruyan ve ABD-Türkiye ilişkilerinde denge arayan bir çıkış olarak yorumlayabilirdik. Fakat işin aslının öyle olmadığını düşünüyoruz.

ABD yönetiminde Pentagon-CIA-Dışişleri ve Beyaz Saray arasında yaşanan ayrışma; bu ayrışmanın Türkiye'deki uçlarına da fazlası ile sirayet etmiş durumda. SESAR; Türkiye'de kurumlar arasında başgösteren ayrışmanın bir ölçüde ABD yönetimindeki ayrışmaları yansıtmaya başladığını ve ABD'deki her grubun "Türkiye'deki adamlarımız" seti oluşturmaya çalıştıklarını görmektedir.

Son gezilerinde; ABD'de yönetimi ele geçiren kadronun Wolfowitz, Richard Perle, William Safire ayağı ile görüşmeyi tercih eden TUSİAD'ın ilişkiler ağı; ABD'deki belli kadroları ve onların Türkiye'deki uzantılarını rahatsız etmiş olacak ki; bu rahatsızlık Gül'ün ağzından dökülüveriyor.

SESAR olarak aldığımız duyumlar; Türkiye ile "iş yapan" kadroların, Türkiye rantını karşı ekibe kaptırmamak için yoğun bir çaba gösterdiklerini ve Türkiye'deki kadroların da; ABD'deki kadrolara; "sizi en iyi biz temsil ederiz" yarışına girdiklerini göstermektedir. Bu arada Türkiye'deki uzantı kadroların, ABD'deki patronlarının teknik ve lojistik desteği ile diğer kadrolar hakkında "dosya" derledikleri de gelen bilgiler arasında. Günün modası; rakibini ABD üzerinden vurmak.

Bu bağlamdan bakıldığında, Türkiye'de son dönemin en gözde hizmet yarışı; "ABD'nin Türkiye'deki çıkarlarına en iyi kim hizmet eder" yarışıdır ki; Başbakanı için ABD Savunma Bakanı yardımcısına mektup yazan danışman da; ABD'nin ona okyanustaki gemideki İspanyolların konuşmalarını uzaydan nasıl dinlediklerini göstermesi sonucu ABD'nin "yenilmez" olduğuna kanaat getiren ve Ortadoğu'da barışın yolunun ABD-İsrail ekseninde dayatılan çözümler olduğunu içselleştiren Bakan'da aslında bu yarışın gönüllü ve gönülsüz koşucuları konumuna gelmişlerdir.

TUSİAD'a tavsiyemiz; bu "hizmet yarışında" taraf değil; taraflar arasında hakem rolüne bürünmesidir. Bu şekilde hem şimşekleri üzerine çekmeyecek hem de karlarını maksimize edecektir.


E-DEVLET'i MICROSOFT'LA
KURMANIN ABD'YE FAYDALARI

ABD Adalet Bakanlığı ile Microsoft arasında geçen senelerde bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmanın J maddesinin 1. Bendi aynen şöyle :

"Microsoft; devletin bir kurumu tarafından çekince konulması durumunda, herhangi bir yazılımı veya herhangi bir API'si ile ilgili hiç bir şeyi açıklamak zorunda değildir"

Microsoft'un nihai tahlilde ABD Devleti'nin istediği şekilde hareket edebileceğini ve ürünlerindeki kod bünyesindeki bazı arka kapıları ortaya çıkarabilecek davranışlarda bulunamayacağını belirleyen bu maddeyi hafızanızda bir yere not alıp; yazıyı okumaya devam edin lütfen.

Geçenlerde küçük bir haber yeraldı gazetelerde. Habere göre; Batman Barajı şifrelenerek kilitlenmişti. Alman Noel Şirketi 1 milyon dolar alacağını tahsil edemediği gerekçesi ile santralın üç ünitesinde enerji üretiminde kullanılan bilgisayarları kilitleyince; DSİ yetkilileri bu nedenle Batman'ın bazı ilçeleri ile Şırnak ve Cizre'ye kesintili olarak elektrik verebildiklerini açıklıyorlardı.

Bu haberin gazetelerde yeraldığı sıralarda AKP'li Murat Mercan; Seattle'de Microsoft'un davetlisi olarak bir toplantıya katıldı. Mercan; bu toplantı sonrasında yaptığı açıklamada; AKP olarak e-devlet konusunda Microsoft ile kapsamlı bir çalışma yapacaklarını belirtti.

Bütün bunlar İtalya'ya satılacağı açıklanan Aycell'in öğretmenlerden, polislere bedava ceptelefonu dağıtacağının açıklandığı bir ortamda gerçekleşti.

Mercan'ın; ABD derin devletinin ünlü entellektüel uçlarından CSIS bünyesinde yaptığı konuşmanın içeriği bir yana; yukarıdaki iki habere yanyana koyduğunuzda; Türkiye'deki "e-devletleşme" sürecinin sadece "içerik/vatandaşa hizmet" ve "teknoloji" boyutu ile ele alındığını fakat kimselerin; "Türkiye'nin kritik bilgi altyapıları nelerdir ve bunlar nasıl korunur?" sorusu ile meşgul olmadığını göreceksiniz.

Geçtiğimiz son bir kaç sene içerisinde Batman Barajı'nın şifrelenerek kilitlenmesinden çok daha hazin durumlarla karşı karşıya kalmıştır kamu sektörü. Özellikle son Irak savaşı öncesinde ve sırasında hassas kurumlar bünyesinde; teknolojik altyapının yabancı menşeeli olmasından dolayı ciddi sorunlar yaşandığı bilinmektedir. (ABD'nin büyük operasyonlara start verdiğini haber verme yöntemlerinden birinin teknik sistemleri bir kaç dakikalığına köreltmek olduğunu bazıları ilk Körfez Savaşı'ndan beri biliyor)

Bütün bu tablo ortadayken; Türkiye'nin e-devlet konusunda Microsoft gibi "sakıncalı" (bkz. yukarıdaki madde ve Microsoft'u son bir kaç senedir Alman hükümetinden; Malezya hükümetine kadar bir çok devletle karşı karşıya getiren durumlar) bir kurumla işbirliğine gidiyor olması; ülkenin geleceği açısından "türban sorunundan" çok daha ciddi siren sesleri çaldırması gereken bir konudur.

Mevcut durumda; polisinden genelkurmayına, hükümetinden şirketine Türkiye'de bir çok kurum ve kişi; "bilgi altyapısının mahremiyeti ve gizliliği" konusunda ciddi düşünsel eksikliklere sahiptir. Türkiye'de çok ciddi bilgi altyapıları üzerinde oturup; "Bizim içimize sızmalarına gerek yok; biz zaten onlara ikili güvenlik anlaşmaları aracılığı ile istedikleri bilgileri veriyoruz" diyebilen üst düzey güvenlik görevlileri mevcuttur. İşte bu zihniyettir ki; teknolojiyi ancak görsellik ve verimlilik boyutunda ele alıp; teknolojinin ideolojik; siyasi ve en önemlisi "jeopolitik" boyutunu ihmal eder.

AKP hükümetinin; Microsoft'la e-devlet konusunda bir işbirliğine gitmeden önce; Türkiye'nin kritik bilgi-işlem altyapısının haritasını çıkarıp; bunlardan hangisinde yerli çözümler kullanılacağı ve bu haritanın dış gözlere karşı nasıl korunacağını tespit etmesi şarttır.
Aksi takdirde; Türkiye sadece barajlarının değil; her türlü kritik bilgi ve üretim altyapısının kilitlendiği ortamlarla karşı karşıya kalacaktır.


TÜRKİYE POLİTİKASINA ENERJİK MÜDAHALELER YOLDA

Bugünlerde enerji bakanı çok ciddi mercek altındaymış. Güler'in her türlü hareketi ve hakkındaki her türlü ayrıntı mesut istihbarat timleri tarafından büyük bir dikkatle takip edilmekteymiş. Aslında bunu tahmin etmek için öyle ciddi kaynaklara ihtiyacınız yok.

Enerji Bakanı'nın son günlerde; Türkiye'nin Ecevit-Bahçeli-Yılmaz hükümeti döneminde sokulduğu doğalgaz batağından çıkarabilmek için yaptığı çalışmaların birileri için başlı başına bir sorun oluşturduğu kesin. Türkiye ve Rusya'nın; Mavi Akım'daki fiyatlandırma ve miktar konusunda tahkim noktasına geldikleri aşamada; Ali Şen gibi bir ismin devrede olması Rusya-Türkiye ekseninde işlerin hayli karıştığını gösteriyor. Enerji Bakanı Güler; Rus Dışişleri Bakanı Yardımcısı'nın Azerbaycan'dan doğalgaz alımına yönelik eleştirisine; "Bakü-Tiflis-Erzurum" doğalgaz boru hattı AB'nin de ilgilendiği bir boru hattı. Yunanistan'la anlaşma yaptık bile" diyerek AB kartı ile cevap vermesi dikkat çekiyor.

Türkiye-Rusya arasında "Mavi Akım" çekişmesi hızla gerilirken;BP Grup Başkanı Lord John Browne Türkiye'yi ziyaret ediyor ve Enerji Bakanı'ndan, Başbakan'a ve Cumhurbaşkanı'na kadar geniş bir yelpazede özel ziyaretler gerçekleştiriyor. Bakü-Ceyhan'da sorunların aşıldığını vurgulayan ve gezisinin önemli bir bölümünü Doğu Karadeniz petrollerine ayıran Browne; enerji projelerinin yalnızda çevreyi koruma ve teknoloji bakımından değil aynı zamanda "hattan etkilenenenlerin insan haklarının korunması bakımından da izlendiğini" dile getiriyor. Browne; AKP hükümetine BTC Türkiye direktörlüğüne yeni bir atama yaparak; (bilinmez hangi pürüzü aştıklarına yardımcı olduklarından dolayı) teşekkür etmeyi de ihmal etmiyor.

Bütün bu olaylar Petkim ve Tüpraş gibi Türkiye'nin dev enerji kurumlarının satılmaya hazırlandığı (Petkim'in satışı onaylanmasına müteakip Uzanlar'da kaldı) bir ortamda gerçekleşiyor. Eski bir başbakan yardımcısına bağlı ekiplerin; Rusya'da; "bu adamlar gidici" lobisi yaptıkları ve bu yolla enerji piyasasında kurdukları ağın sağlam kalmasına çalıştıkları da gelen haberler arasında.

SESAR olarak; önümüzdeki dönemde enerji piyasası ile bağlantılı hükümet içinde bir çalkalanma yaşanabileceğini değerlendirmekteyiz. Tayyip Erdoğan'ın Anadolu coğrafyasında düğümlenen "enerjik güçleri" çözebilmek ve bunu yaparken iktidarına en az zararı vermek için bir yandan herkese mavi boncuk dağıtırken, bir yandan da bir kaç kelle alması gerekebilir.

Hükümet seviyesinde yoğun pazarlıklar sürerken; ülke seviyesinde; Türkiye'nin üzerinden geçecek enerji hatları vasıtası ile yeni bir kavramlar seti ile karşı karşıya kalacağı aşikar.

Bir ülkede BP'nin Grup Başkanı bile gelip "boru hatları" üzerinden "insan hakları" demeci veriyorsa;o ülkenin ilgili kurumlarının bu boru hatları nerelerden geçiyor; geçtiği yerlerdeki nüfus ve kültürel yapı nedir ,boru hattının işleyişi için kullanılacak teknoloji ne tür özelliklere sahiptir ve boru hatlarının inşası ve işleyişinde kimlerin /hangi firmaların faaliyet göstereceğini çoktan ayrıntılı etüd etmiş olmaları gerekir.

SESAR; Türkiye'ye "boru hatlarının güvenliği" kavramı üzerinden; "güvenlik işbirliği" çerçevesinde dayatılmaya çalışılacak yapıların; bir enerji sorunundan çok jeo-kritik bir sorun haline dönüşeceğini değerlendirmektedir.

Önümüzdeki dönemde "boru hatlarının geçtiği topraklar"'a; uluslararası su yolları statüsünün benzeri verilmesi ve bu hatların çevrelerindeki bir toprak şeridi ile birlikte uluslararası güvenlik kapsamında değerlendirilmesi gündeme gelirse hiç şaşırmayalım. AWACS'ların niye ve hangi şartlarda alındığı belki o zaman daha bir netliğe kavuşur?


TÜRKİYE ve TÜRBAN NASIL OKUNMAZ?

Tarhan Erdem'in A & G şirketi tarafından yapılan araştırması tam da hükümet ile TSK arasında türban tartışmalarının yaşandığı ve Aydın Doğan'a bağlı gazetelerin "türban'a yönelik yeni açılımlar" başlığı altında AKP liderlerinin eşleri üzerinden yeni bir imaj kampanyası başlattığı bir ortamda Milliyet'in manşeti aracılığı ile kamuoyuna taşındı. 1994’te SESAR’ın ve 1997 yılında TESEV'in yaptığı araştırmalar ile benzer sonuçları taşısa da; kamuoyuna bugüne kadar yapılan en kapsamlı türban araştırması olarak lanse edilen bu çalışmanın ortaya koyduğu belli başlı tespitler şöyleydi :

* Türkiye'de kadınların %62.4'ü başını örtüyor
* %5.4 kullandığı örtüye "türban" diyor
* %70'i Türbanı laiklik karşıtı simge olarak görmüyor
* %62.6'sı devlet dairesinde isteyen başını örtmeli

diyor.

Çalışmanın hemen ertesinde; "türban tartışmasında" kemikleşmiş pozisyonu bulunanlar; pozisyonlarına göre ya araştırma sonuçlarını alkışladılar ya da araştırmanın sosyolojik olarak denekler arasında statü ve siyasi eğilim gibi farkları gözetmeden yapılmış olmasını eleştirerek; sonuçların bu nedenle dikkate alınmamasını söylediler.

Yapılan araştırmaya en ilginç tepkilerden biri Derya Sazak'tan geldi ve Sazak; hazırlanmasında mutfağında yeraldığı gazetenin bu araştırmayı gündeme getirmesini sindirememiş olacak ki; köşesinde; "Türk kadını AB yolunda kapanma eğilimine girmiş olamaz" diyordu.

Bu tepki; bir "aydının" kendi yaşadığı düşünsel çelişki kadar bulunduğu bünyedeki idari çelişkiye de dikkat çekiyordu.

Bu araştırmanın neyi gösterip; neyi göstermediği uzun süre tartışılabilir. Fakat bu araştırmanın tartışmasız olarak ortaya koyduğu tek bir gerçek vardır o da; Aydın Doğan'ın AKP ile kapsamlı bir anlaşma yaptığı ve bu çerçevede AKP'ye "türban" sorunu konusunda manevra alanı açma konusunda rol üstlenmeyi kabul ettiğidir.

Hürriyet ve Milliyet'in günlerdir "türban" üzerine yaptıkları haberler ve attıkları manşetler dikkate alındığında; Aydın Doğan'ın "rejim açısından şablona en çok uyan" türban manşetinde dahi; toplumu "türban" konusunda bıktırma noktasına getirerek, "çözüme" katkı sağladığı ortadadır. Bu operasyonun kuru bir "türban" tartışmasından çok; halkın gözünde sempatik ve mazlum konumda bulunan AKP liderlerinin sempatik ve modern eşleri aracılığı ile görselleştirilmesi arkadaki "operasyonel profesyonelliğin" açık bir göstergesidir.

Son olarak; Maliye Bakanı Unakıtan'ın eşinin başını bağlama stili konusunda geçirdiği evrimi (üç ayrı tarihteki fotoğraflarını en son arkadan eşarp bağlama tarzı ile "uzlaşma" yolunu buldu şeklinde lanse edilmesi) haberleştiren Hürriyet bu operasyonun "görsel-popüler" yanını; Milliyet ise "entellektüel-akademik" boyutunu üstlenmiş gözükmektedir.

Bu durumda sorun Türkiye'deki "türban" gerçeğinin ne olduğu konusu değildir. Soru;

1) Türkiye'de bugüne kadar "türban" konusunu siyasi bir fay hattı olarak kullananlar ile bugün bu fay hattını tamir etmek için düğmeye basanlar kimlerdir?

2) Aydın Doğan'ın AKP ile anlaşmasının diğer boyutları nelerdir ve Aydın Doğan bunun karşılığında neleri garanti altına almıştır?

şeklinde sorulmalıdır. Bu sorunun cevapları bulunduğunda; Türkiye'nin bir gerçeğine dair verilerin ne olduğundan çok; bu tür bir gerçeğin perdedeki bir gölge oyununa dönüştürülmesinden kimlerin menfaat sağladığı daha net ortaya çıkacaktır. Tarhan Erdem'in araştırması; bu nedenle içerik boyutundan çok, yansıtılış boyutu ile anlamlı bir göstergedir.