ABD'nin
3 YILLIK YENİ SENARYOSU
Yönetmen : Eric Edelman
Senaryo : Pentagon
Konu : Türkiye ve İran |
ABD Türkiye'ye yönelik "pasif olarak fitne
işletme" sürecinini indirgemiş ve hazırlıkları
yeni tamamlanan senaryo çerçevesinde 3 senelik yeni
bir operasyonun düğmesine basmıştır. Ankara'ya
yeni atanan büyükelçiden; Wolfowitz'in demeçlerine
kadar bir çok unsur bu 3 senelik yeni döneme ait
figürler içermektedir. Aşağıda ayrıntıları ile etüd
etmeye çalıştığımız bu senaryoyu ; yasal altyapı-hazırlık,
provokasyon-ikna ve aksiyon dönemi olarak üçe ayırabiliriz.
Bu süreçte; Türkiye'nin önüne yeni liderlerden(buna
Zana gibi kürt liderler de dahil) , yeni medya gruplarına(Irak
savaşı için dizayn edilen HaberTürk operasyonundan
daha kapsamlı medya çalışmaları yapılacaktır) kadar
bir çok yapı çıkarılacak; AB ile ilişkiler, AB'nin
kendi iç ilişkilerini ve varlık mekanizmalarını
sorguladığı bir dönemde iyice bıkkınlık veren bir
düzeye taşınacak; Azerbaycan ve KKTC seçimleri sonrasında
ortaya çıkacak yeni tablolar Türkiye'nin iç politikasını
istenilen noktaya çekmede manivelelar olarak kullanılacak
ve "PKK'nın ilk füze saldırısı"
gibi alt senaryolarla Türkiye'nin güvenlik politikalarının
iyice ABD-İngiltere-İsrail üçgenine eklemlenmesi
sağlanacaktır.
Bu senaryonun direktörü; Ankara büyükelçiliğine
atanan Dick Cheney'in Ulusal Güvenlik Danışmanı
Eric Edelman'dır(Dick Cheney'in kim olduğunu bilenler
için ayrıca bir açıklamaya gerek yoktur). Bu atama;
küreyi yönetmeye soyunan güçlerin Türkiye'deki yeni
senaryolarını ne kadar ciddiye aldıklarının en büyük
göstergesidir. Hedef; üç sene sonra Türkiye ile
İran'ı karşı karşıya getirecek altyapıyı hazırlamak
ve bu yolla hem Türkiye, hem de İran'ı dönüştürecek
süreci başlatmaktır. |
Geçenlerde bir toplantıda konuşan ABD eski büyükelçilerinden
Mark Parris aynen şöyle dedi :
"ilişkileri hataların itirafı ya da özür dileyerek
düzeltmek sözkonusu değil. Meclis olumlu oy vermiş
olsa da ilişkiler değişecekti. Keşif Güç amacı kalmadığı
için zaten iptal edilecekti"
(Bu sözler; tezkere sürecinde ABD'nin gerçekten
ne istediğine daha kuşkulu bir gözle bakmayı gerekli
kılıyor. Bizzat ABD tarafından öğretilen bir "antiamerikancılık"
yeni bir strateji olarak karşılıklı olarak kabullenilmiştir
demek hiç de komplo teorisi kokmuyor artık)
ABD'nin "Türkiye ile gergin ilişkiler" oyununun
artık belli bir olgunluğa ulaştığının açık bir göstergesi
idi bu sözler. Ne de olsa alınacak AWACS'lar alınmış;
TSK Kuzey Irak'ta tamamen bertaraf edilerek tekrar asli
tehdit olarak gördüğü "türban sorununa" yönlendirilmiş;
ülkede yasal ve idari altyapının Anadolu toprağının
devredilmesi yönünde işleyeceğine dair gerekli güvenceler
sağlama bağlanmış ve kısa gerginliğin "artı"ları
kar hanesine yazılmıştı. Şimdi sıra çok daha kapsamlı;
iran bazlı ve orta vadeli bir senaryoyu işletmeye gelmişti.
SESAR; ABD'nin fitne işletme sürecinin sona erdiğini
ve artık Türkiye'yi bir sonraki çatışmaya hazırlayacak
3 yıllık farklı bir evrenin başladığını değerlendirmektedir.
Geçen ay kritik konuşmalar ve bu kritik konuşmaların
herkesin kendi meşrebine göre yorumlanması ile geçti.
Genelkurmay ikinci başkanı Yaşar Büyükanıt'ın Harp Akademileri'nde
yaptığı konuşma; bir metnin medya tarafından nasıl ana
ekseninden saptırılarak; kendi gündemleri doğrultusunda
saptırılabileceğinin açık bir göstergesi idi. Konuşmasının
ana eksenini "Küreselleşmenin" eleştirisine
ayıran ve gelişen ülkelerle ; gelişmekte olan ülkelerin
farklı güvenlik tehdidi algılamalarının yaratacağı sorunları
vurgulayan Büyükanıt'ın konuşması; belli gazeteler tarafından,
"AB'YE Gİ-RE-CE-GİZ" vurgusu ile verildi.
Paşa'nın konuşmasının diğer bölümlerine yönelik göndermeler
ise köşe yazarlarına bırakıldı.
Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Büyükanıt Paşa'nın
konuşması; Türk Ordusu'nun; yaşanan Irak süreci sonucunda
ABD'ye olan güveninde ciddi sarsıntılar yaşadığının
ve küresel okumayı; dayatılan ve bizzat Büyükanıt tarafından
"kibirli" olarak açıklanan Batı'lı tezler
üzerinden değil; neredeyse Marksist literatürün merkez-çevre
ülke teorilerini andıran "Wallerstein"vari
bir bakışla yapmaya başladığını göstermektedir. Bunu
ABD’nin irrasyonel askeri , siyasi ve stratejik taleplerinin
en yakın müttefikinin askeri ve siyasi mekanizmasında
yarattığı travmanın derinliğini göstermesi bağlamında
okumamız gerekir.
Özkök Paşa'nın konuşmasındaki "Batı" vurgusu
ile Büyükanıt Paşa'nın "Batı" vurgusunun arasındaki
farklılıklara değinip son günlerin moda tartışması olan
"orduda görüş ayrılığı" hakkında yazmayacağız.
Bu yazının konusu ABD'nin Türkiye'de başlattığı kısa
vadeli "fitne işletme" sürecinin sona ererek
yerini acil vadeli üç senelik bir senaryoya bıraktığıdır.
Kendinizi bir an için ABD'nin yerine koyun ve küresel
bir değişim için anahtar olarak kullandığınız bölgedeki
merkezi bir ülkenin ordusunun üst kademesinin aşağıdaki
sözleri etmeye başladığını düşünün :
"Güçlü ülkelerin küreselleşme adına daha az
güçlü ülkelerden istedikleri açıktır ...sermayenin
serbest dolaşımına engel olan devlet organizasyonları
ve bürokrasinin kaldırılması, uluslararası sermayenin
muhatabının devlet kurumları değil; yerel yönetimler
ve özel kuruluşlar olması ve sermayenin serbest
dolaşımına engel olan ulusal devlet anlayışının
bertaraf edilmesi....halbuki gelişmiş ülkeler
bunun tam tersini uyguluyor"
"Gelişmiş ve güçlü ülkelerin tehdit
algılamaları ile gelişmekte olan ve gelişmiş olan
güçlü ülkelerin tehdit algılamaları aynı eksende
çakışabilir mi? Yoksa gelişmekte olan ülkeler,
gelişmiş ülkelerin tehdit algılamalarını koşulsuz
kabul eden ülkeler konumundadırlar? Güçsüz ülkeler
bu ithal malı tehdit algılamaları üzerine
kurdukları ulusal güvenlik politikaları ile ne kadar
güvenlidirler..Acaba güçlü ülkeler kendi ulusal
çıkarları yönünde tanımları tehdit algılamalarını,
güçsüz ülkelere dayatarak o ülkenin ulusal çıkarlarına
zarar verecek yaklaşımlar içinde mi bulunuyorlar?...Bu
noktada hayati konu, gelişmekte olan ülkelerin
savunma politikalarını, güçlü ülkelerin dayattığı
tehdit algılamalarına göre mi düzenleyeceği veya
milli ihtiyaçlara göre tespit edilen tehdit algılamalarına
göre mi düzenleyeceğidir"
"Bazı güçsüz ülkeler terörizm ve kitle imha
silahlarının sağlayacağı caydırıcılık yoluna gitmekte;
güçlü ülkelerse ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi
ve bilgi harekatının kullanılması, ekonomik saldırı
gibi asimetrik stratejileri ön plana çıkarmaktadırlar.
Terörizm ne kadar uluslararası hukuka aykırı
bir sorunsa; ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi
suretiyle bu ülkenin egemenlik haklarının çiğnenmesi
de o kadar tehlikeli ve hukuka aykırıdır"
"Hepimiz tehditlerden ve krizlerden arındırılmış
bir dünya istiyorsak bunun ancak uluslararası refah
farklılıklarının giderilmesi ve tüm ulusların barış
içinde yaşaması için gerekli altyapının oluşturulması
ile mümkün olacağını kabul etmemiz, bizler için
bir insanlık görevidir....Ancak ne gariptir ki bazı
gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerde etnik
farklılıkları istismar etme, sosyal gruplar arasındaki
çatlakları büyütme ve sosyal istikrarı bozma istikametindeki
sistematik politikaları küreselleşme adı
altında istismar edebilmektedir....Yeni dünya düzenini
veya benim tanımımla yeni dünya düzensizliğini
kurmaya çalışan; küreselleşmenin bu boyutlarıdır
ve güvenlik ihtiyaçları politik, sosyal ve ekonomik
uygulamaların güvenlik boyutuna yansımaları olarak
ortaya çıkmaktadır...Güçlü ülkelerin en önemli
küresel yaklaşımları, kendi politikalarını dayatma
olgusudur. Bu dayatmalar, ekonomik ve sosyal boyuttaki
desteklerle güçlendirilmektedir"
"Ancak, başkalarının kafaları ile ürettiğimiz
çözümler ve yaklaşımlar, vücutlarımızı kafalarımıza
yabancılaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Belki küreselleşmenin en önemli güvenlik boyutu
budur. Ulusal çıkarlarını küresel çıkarlarla
uyumlu hale getiren ülkeler, barış içinde yaşayabilecekler,
aksi durumlarda sürekli güvensizlik endişesi altında
yaşayacaklardır....Evet; süper güçler asimetrik
tehdit altındadır doğru ama zayıf ülkeler süper
gücün asimetrik tehdidi altında olmaya başladı.
Süper Güç'ün kendisi de asimetrik tehdit oluşturmaya
başladı"
"Türkiye ekonomik manada asimetrik harp
tehdidi altındadır. Türkiye ekonomisi, asimetrik
harp argümanları kullanılıp manipülasyonlarla zayıflatılma,
çökertilme çabasında , kimin neyi amaçladığı malum.
Unutmayın ekonomisi zayıf bir ulusun ordusu-askeri
de zayıf olur. Bugün Türkiye ekonomide asimetrik
harp tehdidi altındadır"
" Bugün 11 Eylül sonrasında sıkça dile getirilen
Huntington'un "Medeniyetler çatışması"
ve onun öncesinde TOYNBEE tarafından ortaya atılan
"Meydan Okuma ve Cevap Verme" tezlerine
ihtiyacımız yoktur. Bu tezler kibirli
tezlerdir. Batı dışındak diğer kültürlerin uygarlığa
katkılarını görmezden gelmektedir. Bu tür tezler
ülkeler arasında halen yaşanmakta olan güven
bunalımını körüklemektedir."
"Ekonomik güç yeni güç dengelerini belirleyici
bir unsur olarak ön plana çıkıyor; gelişmekte olan
ülkelerin rekabet edemedikleri çok uluslu şirketlerin
devlet politikalarının bir aracı olarak sermaye
hareketleri ile ülkelerin karar mekanizmalarını
ve dolayısı ile güvenliklerii etkilemeye başlıyor...Uluslararası
güvenlik ortamının farklılaştığı, yeni tehdit ve
risklerin ortaya çıktığı, güç mücadelelerinin
askeri zeminden çok ekonomik zemine kaydığı dünyamızda,
ülkelerin, menfaatlerini koruyabilmek içiin güvenlik
stratejilerini değişen ve gelişen durumlara cevap
verebilecek biçimde oluşturmaları gerekmektedir".(Genelkurmay
Genel Plan ve Prensipler Daire Başkanı Korgeneral
Reşat Turgut'un konuşmasından)
"Bilgi iletişimindeki baş döndürücü hızın
da etkisiyle yükselişe geçen küreselleşme, bir taraftan
insanların, malların, sermayenin, ve teknolojinin
sınır tanımayan dolaşım kolaylığı dolayısıyla bir
güç aktarımı yaratırken, diğer taraftan ortaya
çıkan bu avantajların bazı devlet ve rejimler tarafından
kabul edilemez bir bencillik ve bazı terör örgütleri
ve uluslararası suç şebekeleri tarafından ise kötü
niyetle kullanılması sonucunu beraberinde getirmiştir"
Bu sözlerin ABD'deki "cabal"lar açısından
tek bir anlamı vardır. TSK'nın çekirdeği üzerindeki
ideolojik kontrol mekanizmaları ciddi anlamda zayıflamıştır.
Öyle ki; TSK'nın çekirdeği, uluslararası sermayeden,
terörizmin güçsüz ülkeler tarafından bir çıkış yolu
olarak görüldüğüne kadar geniş bir yelpazede; dünyaya
dayatılmaya çalışılanı tezlerden çok farklı bir boyut
ve derinlikte "milli" bir vurgu ile
küreyi okumaya başlamıştır. Büyükanıt’ın ve Korgeneral
Reşat Turgut analizleri Türkiye’nin batı ittifakından
kopuşunun ve bölgesel güç olarak kendini konuşlandırma
çabalarının ilk somut göstergeleridir. Ancak ne
var ki , bu süreci daha derinlikli analize tabi tuttuğumuzda
Türkiye’nin İran’la ihtilafı ancak ve ancak “milli”
bir duruşla düşeceğini de bir paradoks olarak görmemiz
de ayrı bir traji-komik durumdur. ABD’deki “cabal”lar
ABD ile aynı algılama mekanizmalarını reddeden bir Türkiye’nin
bölgesel duruşunun daha da kullanılmaya yatkın olduğunu
analiz etmesi , TSK’nın küreselleşmeye negatif bakışını
kolaylaştırmıştır. Bu açıdan Türkiye yine ABD’nin politikasını
realize etme dairesinden çıkamamıştır.
Daha bir kaç ay öncesine kadar; Irak operasyonunda ABD
ile birlikte yeralmanın aktif savunuculuğunu yapan bir
bünyenin, bir kaç ay içinde nasıl bu noktaya geldiği
ayrı bir tartışma konusudur fakat sonuçta ABD açısından
gelinen noktayı değiştirmemektedir.
Pentagon'daki rahatsızlığı veya yeni arayışları okumak
için Pentagon'un Türkiye'deki "entellektüel"
uçlarından Çengiz Çandar'ın şu sözleri fazlası ile nettir
: "Bugünkü dünyada Amerikan (Pentagon) desteği
olmadan bir askeri darbe yönetiminin ayakta durabilmesi
mümkün değildir...Asker içinde Genelkurmay Başkanı'na
rağmen hareket eden ve etmeye devam eden üst düzey bir
grup daha var.Cumhuriyet gazetesine 'genç subaylar
tedirgin' manşetini attıranların 'yaşlı askerler"
olduğu sanılıyor". (Bu ifadenin ABD’den –onaylayıcı
yada reddedici bir açıklama beklediği de ortadadır.
)
Ortaya çıkan bu tablo karşısında; Ortadoğu'daki operasyonunda
hem araç ve hem de amaç olarak gördüğü Türkiye'ye ABD'nin
nasıl yaklaşacağı ve bu yaklaşımın "fitne işletme"
boyutundan daha kapsamlı ve profesyonel bir boyuta taşınacağı
kesindir. SESAR; ABD'nin Türkiye'ye yönelik üç yıllık
bir senaryo üzerinde çalıştığını ve üç sene sonunda
Türkiye'yi İran/Suriye operasyonuna entegre olacak ve
bu entegrasyon sonrasında Türkiye'nin kendi dönüşümünü
de hazırlayacak noktaya getirmeye planladığını tahlil
etmektedir. Bu senaryonu ana hatları :
Birinci Sene: (Yasal Altyapı - Ön Hazırlık)
- Türk Silahlı Kuvvetleri ile devletin diğer kurumları
arasındaki makas açılacak ve "darbe" söylentileri
ile pasifize edilen TSK; herkesin tahammül ettiği
fakat toplumsal desteğinin zayıfladığı "huysuz"
bünye konumuna düşürülecek. İç itibarını tamir etme
süreci ile birlikte İran/Suriye operasyonlarında
kullanılmaya hazır hale gelecek. (Son günlerde
Abdullah Gül'ün liderliğinde Dışişleri Bakanlığı'nın
Genelkurmay ile düştüğü derin görüş ayrılıkları
ve zıtlaşmalar bu makasın açıldığına dair en net
göstergedir)
- Ortadoğu'daki yeni yapılanma ile paralel olarak
Türkiye'nin merkezinde yeraldığı sermaye dönüşümü
için yeni oluşumların temelleri atılarak; bu yapılar
bünyesindeki eski kadrolar tasfiye edilerek yeni
küresel planla uyumlu yeni kadrolar getirilecek.
(TESEV'de yönetimin Çevik Bir - Cüneyt Zapsu
ortak operasyonu ile bir iç darbe ile karşı karşıya
olması buna güzel bir örnektir.)
- Ulusal idarenin; önümüzdeki senelerde daha yoğun
olarak gündeme getirilmeye başlanacak "başkanlık
sistemi" ve "federatif yapılar" yönünde
zayıflatılması için gerekli altyapının yasal boyutu
hazırlanacak. Milli tepkisinin atomize edilmesi
ile ulusal ritmin bozulması bu evrede gerçekleşecek.
(bkz. Mahalli İdareler Reformu ve Demirel'in
yoğunlaşan medya turları)
- Yeni dönemim yeni liderlerinin bazıları hapisten,
bazıları kutularından çıkarılarak kullanıma hazır
hale getirilecek. (Leyla Zana'nın yeniden yargılanması
sonrasında Türk kamuoyunun önüne kürtçülüğün Tansu
Çiller'i olarak çıkarılmasına şaşmamak gerekir.
Ayrıca Cem Kozlu'nu AP üzerinden siyasete girmesi
bu bağlamda değerlendirilmelidir. )
- Üzerindeki enerji hatlarını aktif olarak kontrol
edemediği takdirde "varisli Anadolu"'ya
dönüşecek Türkiye'de enerji ve finans merkezli yeni
altyapıların hazırlanması tamamlanacak. (BP Grup
Başkanı Lord John Browne'ın Türkiye'ye bizzat gelip
Cumhurbaşkanı'ndan, Enerji Bakanı'na kadar geniş
bir yelpazede Türkiye'nin Doğu Karadeniz Havzasındaki
petrol yatakları ile ilgili görüşmeler yapması bu
işin ne kadar sıkı tutulduğunun göstergesidir.Keza
Tüpraş'ın İngiliz-Rus ortaklığında bir yapıya verilmesi
bu tabloyu daha da derinleştirirken; Maliye Bakanı'nın
değerine değer katacaktır.)
- Aralık 2003'te yapılacak KKTC seçimlerinin öncesinde
ve sonrasında yaratılabilecek gerginlik ortamları
ve seçim sonucunda Denktaş'ın güç kaybetmesi ile
sonuçlanabilecek bir tablo; Türkiye - AB ilişkilerinden;
hükümet-ordu ilişkilerine kadar çok geniş bir yelpazede
domino etkisine sahip olacaktır. ABD; bu sefer
Kıbrıs'ı bir pazarlık unsuru olarak değil; bizzat
operasyonel bir alan ve amaç olarak değerlendirecek
ve bu çerçevede Türkiye içindeki siyasi alanını
genişletmek için kullanacaktır.
İkinci Sene : (Provokasyon - İkna Dönemi)
- 2004'ün ortalarında başlayacak bu süreç; Türkiye'de
siyasi ve bürokratik yapının iyice gerilime sokulacağı
ve "ABD'nin stratejik müttefikliğinin"
"hayati" bir mesele olarak algılanmasının
önünün açılacağı senedir. (Son zamanlarda ısındırılan
Ege sorunu; Türkiye'nin Avrupa'ya karşı ABD'nin
aktif desteğine ciddi anlamda ihtiyaç duyacağı bir
çıkmaz sokaktır; keza PKK'nın Türkiye'ye yönelik
ilk füze saldırısını gerçekleştirmesi, Kuzey Irak'ı
Güney Lübnan haline getirirken; Türkiye'nin ABD'nin
"füze şemsiyesi" sistemine olan gerekliliği
ön plana çıkarmış olacak ve tabi yine devlet kadroları
bünyesinde birilerinin aklına; İsrail'in Güney Lübnan
tecrübesi gelerek İsrail'le stratejik işbirliğini
bu yönde de geliştirme tezi aktif olarak gündeme
gelecektir. Bir füze ile kaç kuş?)
- Siyasi yapıya yeni isimler / kurumlar bu dönemde
sokulacak ve AKP içindeki çatlak bu dönem içinde
büyütülerek; İran/Suriye operasyonu öncesinde Türkiye'de
iktidarda olması istenen siyasi yapı iyice netleştirilecek.
(Sağda birleşme; Cem Uzan'ın önlenemeyen yükselişi;
kürtçülüğün yeni bir boyuta taşınması; ülkede TESEV
gibi think-tanklerin ağırlığının arttırılarak "yeni
tartışma zeminleri" yaratılması)
- 2004'ün başlarında yaşanacak bir suikast(veya
girişimi)in; 2004'ün sonuna kadar gerekli olan toplumsal
altyapıyı hazırlamak için bulunmaz dinamikler sunacağı
gözönüne alınırsa; (Kürt / Türk - Milliyetçi ) ekseninde
deprem yaratacak bir veya birden çok ismin hedefe
oturtulma ihtimali hayli yüksektir. (Laik/İslamcı
ekseni aşırı kullanılmaktan değerini kaybetmeye
başlamıştır ve planlanan operasyon açısından öncelikli
bir eksen değildir)
- TSK kurum ve toplum bünyesinde iyice yalnızlaştırılarak;
kendi içindeki değişim ve dönüşümlerle meşgul olacağı
bir döneme sokulacak. Bu süreçte; TSK'nın sinir
merkezinin karadan havaya kaydırılması yolundaki
tandansın; AWACS projesi ve Uzay Kuvvetleri Komutanlığı
gibi projelerle hızlandırılması sağlanacak; "darbe"
sözcüğünün Kara Kuvvetleri Komutanları ile özdeşleşmesi
için bir kaç medya operasyonu daha planlanacak.
- Medyada yeni bir rüzgar yaratılarak; ABD'nin küresel
imparatorluk planının toplumsal altyapısını daha
kararlı ve odaklanmış şekilde topluma lanse edecek
"YENİ" yapılar oluşturulacak. (Irak
savaşı öncesinde yaratılan HaberTürk operasyonu
benzeri fakat çok daha kaliteli (amatör kalemşörler
yerine uzman kalemşörlerin vitrininde olacağı) ve
toplumun bütün kesimlerini kapsayan; Türkiye'de
örgülenmeye başlanan yeni sermaye yapısını yansıtan
ve CIA-Pentagon'a bir önceki medya operasyonundan
daha pahalıya patlayacak bir operasyon)
- Türkiye'de alttan alta "İslami" sermaye
ile "Küresel-masonik" sermaye arasında
kurulmaya başlanan işbirliğini yansıtan; zengin
Müslümanlarla, zengin Yahudi-Hristiyanların oluşturacağı
sermaye dinamiklerinin güçlendirilmesi; bu kesimlerin
uzlaşısı doğrultusunda devletteki kilit bürokratik
kadroların yeniden şekillendirilmesi bu dönemin
bir diğer özelliği.
- Telekom, enerji ve finans altyapılarının deregulasyonu
çerçevesinde; ulus devletin bu yapılar üzerindeki
kontrolünün tamamen zayıflatılması ve ekonomide
uluslararası bürokrasinin güçlendirilmesi
- Özelleştirme başlığı altında, Türkiye'de, küresel
devletin küresel sermayesinin yerleşmesinin tamamlanması
ve kilit yapıların devrinin tamamlanması.
- İran ile Türkiye'nin Kuzey Irak'ta karşı karşıya
getirilmesi için yapılan ön çalışmaların yavaş yavaş
medyaya yansıtılması. (ABD, Türkiye ile İran'ı
doğrudan karşı karşıya getirmenin zorluğunun farkındadır.
Bu operasyon için en uygun zemin Kuzey Irak ve Azerbaycan'dır.
ABD son Irak operasyonunda İran yanlısı unsurları
vurmuştu. İran'ın kaybettiği zemini - beklenildiği
üzere - PKK'ya destekle telafi etmeye çalışması
ihtimali; Türkiye ile de kriz noktasını oluşturacaktır)
- Azerbaycan'daki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında;
Azerbaycan'ın başına ABD'nin küresel planına uyumlu
bir ismin getirilmesi ve Türkiye'nin Azerbaycan
üzerinden İran operasyonuna dahil olmaya ikna edilmesi
( Son Türkiye ziyaretlerinde Cumhurbaşkanlığı
seçimlerinde aday olacak Musavat Partisi lideri
İsa Kamber ve yardımcısının "Şayet ırak
operasyonunda Türkiye ABD ile birlikte olsaydı bugün
Irak Türkmenlerinin sorunları çözülürdü. Bir tren
hızla gelirken o trenin karşısında durulmaz... Önümüzdeki
dönem ABD'nin İran'a karşı hazırlık dönemi olacak.
Bu 2004 yılına kadar sürecek. Bush'un yeniden seçilmesi
durumunda 2005'te İran bütün dünyanın gündemine
gelecektir. Azerbaycan bu stratejinin içinde olmalıdır
ve dışında kalmamalıdır. İran'da 30-35 milyon Azeri
yaşıyor ve biz buna seyirci kalamayız.(Bu sözlerin
Türkiye'de 30 milyon Kürt yaşıyor sözüne ne kadar
benzediğine dikkat edin). İran politikasının ABD
tarafından bilgece hazırlanmasını istiyoruz. Bu
istikamette Türkiye ile birlikte olmalıyız. Ayrıca
İran, Irak'tan farklı olacaktır. İran'ın toprak
bütünlüğü korunamayacaktır" şeklindeki
sözleri dikkatle okunmalıdır)
- Bu dönemde Avrupa Birliği'nin ABD'nin planları
bozmaması için; Avrupa Birliği bünyesinde yaşanacak
gelişmeler bir yana; Avrupa'nın kendi kriterlerini
(özellikle ekonomik alanda yaşanacak gerileme ile
Maastricht Kriterleri arasındaki çatışma) sorgular
konuma gelmesi; Türkiye'de ilk defa AB'nin de sorgulanacağı
zemini hazırlayacaktır. Bu planı bozacak tek
unsurun AB'nin Türkiye'ye net bir müzakere takvimi
ve dolayısı ile AB'ye giriş tarihi verme olacağından;
AB ile ilişkilerin netleşmesi değil iyice "bıkkınlık"
getirecek bir dinamiğe sokulması daha olasıdır.
Üçüncü Sene (Aksiyon Dönemi)
* ABD Başkanı Bush'un yeniden seçilmesi sonucunda
şahinler grubu yeni bir rüzgar yakalayacak.
* Türkiye ve İran'ı Kuzey Irak'ta karşı karşıya
bırakacak dinamiklerin hızlandırılması gerçekleşecek.
Bu çerçevede yüzyıllardır değişmeyen İran-Türkiye
sınırı değil; sürekli değişen Irak coğrafyası kilit
konumdadır. Kuzey Irak'tan gerçekleşecek ve
PKK'ya maledilecek bir füze saldırısı ile;
ABD'nin de izni ile Türkiye'nin Kuzey Irak'a operasyon
düzenlemesi ve bu operasyon sonrasında İran'ın da
değişen güç dengelerini bahane ederek bölgeye girmesi;
ABD'nin İran'a yönelik müdahalesinin işaret fişeği
olacaktır. Toplumu ile; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin
kendi toplumuna karşı olduğundan daha fazla barışık
olan İran Devleti'ne karşı bir iç ayaklanma gerçekleştirmenin
zorluğunun farkında olan ABD'nin bunun yerine bu
senaryoyu tercih etmesi daha olasıdır. (Bu bağlamda
Azerbaycan'da bir sene önce gerçekleştirilmiş olacak
seçimlerle tamamen ABD yanlısı bir yönetimin başa
geçmesi ve bu yönetimin ABD'nin dümen suyunda İran
ile bir çatışmaya sürüklenmesi çok daha kolaydır.
Azerbaycan'ın İran'la bir çatışmaya sürüklenmesi;
Türkiye'nin de kayıtsız kalamayacağı bir tablo ortaya
sunacaktır ki; bu ABD için bulunmaz fırsattır)
* İkinci dönemde hazırlanan yapılar vasıtası ile
; Türkiye'nin artık hayati bir yol ayrımında olduğu
ve tercih yapması gerektiği yolundaki akademik-bürokratik
baskılarının artması ve bu vesile ile Türkiye'deki
savunma/güvenlik altyapısının ABD-İngiltere-İsrail
üçlüsüne iyice eklemlenmesi.
* 2004-2005 ile birlikte artık iyice somutlaşmaya
başlayan enerji hatları projesi ile Türkiye Cumhuriyeti
devlet kadrolarına ve toplumuna; bu hatları üzerinden
geçirmenin sorumluluğunun daha etkin bir şekilde
anlatılması ve bu hatların güvenliğinden herkesin
sorumlu olduğu tezinin işlenmesi.
* Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile bağlantılı olarak;
önce Anayasal bir değişiklikle Cumhurbaşkanlığı
süresinin 5 yıl ile sınırlanması ve Cumhurbaşkanı'nın
halk tarafından seçilmesinin gündeme gelmesi (bu
doğrultuda Cumhurbaşkanı Sezer kendisine yönelik
negatif kampanyanın 2004'ün sonlarına doğru iyice
yoğunlaşmasını bekleyebilir) ve bunla paralel olarak
AKP'den Burhan Kuzu gibi isimlerin vasıtası; Demirel
gibi isimlerin de aktif lojistik desteği ile bu
tartışmanın ciddi anlamda tartışma platformuna konulması.
(Yıllardır tartışılan başkanlık sistemi bu dönemde
kurulur. SESAR’ın darbe üzerine çeşitlemeler çalışmasında
, yeni Anayasa’nın ve paradigmanın hazır olduğunu
söylemiştik). Bu arada yeni Cumhurbaşkanı adaylarına
dair isimlerin gündeme gelmesi. (SESAR; gezi programına
baktığında, bu isimlerden birinin Hikmet Çetin olabileceğini
düşünmektedir. )
* 2004'ün sonlarına doğru ucunu gösteren yeni bir
ekonomik kriz dalgasının iyice derinleştirilmesi
ve toplumun yeni bir ekonomik kriz dalgası ile iyice
yıpratılması. Bu dayatmaları kabul etme yönünde
devlet mekanizması üzerindeki baskıyı arttırırken;
toplumsal çalkantılar toplumsal/sosyal dönüşüm mekanizmalarını
kolaylaştıracaktır.
ABD; 9. Cumhurbaşkanımız Süleymen Demirel'in dediği gibi
"fitneyi işletecektir" ve işletmiştir de. Artık
"fitne" dönemi bitmiş ve yerini çok daha planlı
uzun vadeli bir senaryo almıştır. Bu senaryonun hedefi;
Türkiye'yi ABD'nin İran ve Suriye planları çerçevesinde
kullanılabilir noktaya getirmektir ki; önümüzdeki 3 senelik
dönem bu açıdan çok dikkatle izlenmesi gereken bir dönem
olacaktır. Bu dönemin yönetmeni olan ABD'nin yeni
Ankara Büyükelçisi bu açıdan çok dikkatli izlenmeli ve
gerekli ön tedbirler alınmalıdır. |
| |
| SÖZEL
GÖSTERGELER |
| |
|
Gösterge
|
Gösterdiği
|
| |
|
- Uzan'ın Muğla ilçelerinde yaptığı ziyaret sırasında;
"İhracatı ve üretimi arttırmazsanız krizden
kurtulamazsınız. Ben bu ülkeyi çok seviyorum ama sonbaharda
ikinci bir kriz yaşanacak. Bunu maalesef söylemek
zorundayım" demesi ve bu sözlerinin Yeni
Çağ dışında hiç bir gazetede yeralmaması
|
- Uzan'ın "söylemedim demeyin" demek için
şimdiden toplumu uyardığını ve ve çıkacak krizin sonuçlarını
politik olarak aktif biçimde kullanacağını
|
| Milliyet'in Tayyip Erdoğan'ın
TOBB'daki konuşmasındaki "Bizimkisi temenni ama
baskıyı sizin de yapmanız gerekli. Döviz toplamakla bu
iş çözülmez. Her kesimle konuşuyoruz, bizi haklı buluyorlar"
sözlerindeki üslubu abartarak; "Tayyip Merkez
Bankası Başkanı'na sert çıktı" manşeti ile vermesi |
- Bugünlerde Doğan Grubu'ndan belli isimlerin Merkez
Bankası ile iletişiminde sorunlar yaşandığını
- Tayyip Erdoğan'ın kilit bürokrasiler üzerindeki
kontrolü hala sağlayamadığını
|
| Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral
Alpkaya'nın MGK toplantısında; "Ben Müslüman adamım
her sabah çan sesiyle uyanmak zorunda mıyım?"
dediği şeklindeki sözlerini bir açıklama ile yalanlayarak;
Adalet Bakanı ile tartışmasında böyle bir ifade kullanmadığını
özellikle vurgulaması |
Sıcak Ağustos öncesinde "Müslüman
adam" olmanın pek prim yapmadığını |
- Maliye Bakanı Unakıtan'ın bakanlığın en kritik makamı
olan Bütçe Mali Kontrol Genel Müdürü Durmuş Öztek'i
görevinden alarak, yerine danışmanını ataması
- Unakıtan'ın, Vakıfbank'ın çalışanlarına satılması
yönündeki Dünya Bankası önerisini; "Kaç kişiler?
Onların ne parası var ki alacak? Büyük bir grup alır,
gider" diye karşı çıkması
|
Özelleştirme sürecinin emin ellerde
olduğunu ve büyük grupların endişesine mahal olmadığını |
- Türkiye'nin ne St. Petersburg'un 300. Yıldönümü
kutlamalarına, ne de G-8'ler zirvesi öncesinde davet
edilen 13 ülkenin toplanacağı mini zirveye davet edilmemesi.
- Fransa'nın Suudi Arabistan'ı davet ettiği zirveye
Türkiye'yi dahil etmemesi
|
- Putin'in Mavi Akım'daki pürüzler nedeni ile Türkiye'ye
tepki gösterdiğini
- St. Petersburg'da büyük ihtimalle kürenin devleri
arasında mini bir Yalta yaşandığını ve bu Yalta sonrasında
Türkiye'nin ABD'nin etki alanına verildiğini
|
- Ağar ve Talip Özdemir'in son zamanlarda medya sayfalarının
arka odalarında tutulması.
- Ağar'ın TOBB'da yaptığı konuşmaya hiç bir yerde
yer verilmemesi
- Ağar ve Özdemir'in birleşme konusunda söylediklerine
bir gazete dışında hiç bir gazetenin yer vermemesi
|
- Türkiye'de sağda birleşme sürecinin şimdilik askıya
alındığını ve arka planda pazarlıkların sürdüğünü
|
- Bush'un Polonya gezisinde Nazi kamplarından Auschwitz-Birkenau
kampını gezmesi sırasında; "Kötü olanla nerede
karşılaşırsak derhal harekete geçmeliyiz. Bu yapı;
şeytanın gücünün acı hatıralarından biridir. Halklar
şeytana direnmelidir" şeklinde demeç vermesi
- Harvard'da 1997'de "Liberal Olmayan Demokrasinin
Yükselişi" adlı tebliğinde ; gelişmemiş olan
ülkelerde demokrasinin eninde sonunda otoriterlileştiğini,
bunun yerine gelişen ve gelişmemiş ülkelerde önce
liberalizme vurgu yapılarak toplumun zenginleştirilip,
daha sonra demokrasiye geçilmesi gerektiğini savunan
Foreign Affairs dergisinin Hint asıllı Genel Yayın
Yönetmeni Fareed Zakaria'nın yeni kitabında daha da
radikalleşip ABD'nin işlemeyen bir demokrasiye kaydığını
ve bu yüzden politikada daha az demokrasiye ihtiyacı
olduğunu söylemesi
|
- ABD'deki köktendinci yapının teorik ve pratik temelleri
ile iyice sağlamlaşmaya başladığını
- Bush'un İran'daki Ayetullahlar gibi konuşmaya başlaması;
ABD Başkanına yönelik beyin yıkama seanslarının hayli
yoğunlaştığını
- Demokrasinin yakın bir zamanda "politik demokrasi"
ve "diğer demokrasi" diye ayrıştırılacağını
ve Türkiye'nin bu iş için ideal bir laboratuar olabileceğini.
Bununda AB kriterlerini değil ABD kriterlerini Türkiye’de
geçerli kılacağını AB’nin taleplerinin kabul edilmezliği
yüzünden ABD ile daha da iç içe geçeceğimizi.
|
| Akşam'ın Kültür sayfasında; "CHP'nin
Atatürk'ün İş Bankası hisselerindeki payı neydi? CHP payların
gelirine değil sadece Atatürk'ün belirlediği kurumlar
arasında eşit paylaşılmasını sağlamak için kuru mülkiyetini
mi elinde bulundurması gerekiyor?" tartışmasını
gündeme getirmesi |
CHP'nin yerel seçimler öncesinde
daha dikkatli olması gerektiğini |
| Vakit'in SP Genel Başkan Danışmanı
Doç. Numan Kurtulmuş ile tam sayfa röportaj yaparak; Kurtulmuş'u
röportajın başında SP'nin potansiyel lider adayları arasında
göstermesi ve Kurtulmuş'un alçakgönüllüğü ile hem dışarıda,
hem içeride sevildiğine dikkat çekmesi |
- Erbakan’ın uzun süre SP Genelbaşkanlığı’nın götürmeyeceğini
onun yerine Numan Kurtulmuş’un düşünüldüğünü ancak
onun da SP içinde düşmanlarının olduğunu
- SP'de iktidar savaşının erken başladığını
|
| Aycell'in "bedava konuşma"
sistemini Emniyet'ten sonra Milletvekilleri ve parlamento
muhabirlerine de genişletmek için çalışmalar yapması |
Türkiye'ye yönelik istihbarat
çalışmalarının artık sistematik ve daha kapsamlı teknik
bir boyuta taşınacağını |
- Yahudi lobisinin adamı William Safire'ın New York
Times'daki köşesinde, "iyi çocuklar" olarak
nitelendirdiği TUSİAD heyetinin ziyareti sonrasında
yazdığı yazısında Türkiye'nin Irak'ın güneyinde görev
almak üzere Polonya'ya bağlı askeri birlik göndermesi
gerektiğini söylemesi
- Bu yazıdan bir gün sonra Cumhuriyet'in "Polonya'dan
Türk askerinin Güney Irak'a çağrıldığı" yolundaki
kaynağı belirsiz haberi manşetine taşıması ve Dışişleri'nin
böyle bir talebin gelmediğini belirtmek zorunda kalması
|
- Türkiye - ABD arasında ortak çalışan yerli ve yabancı
odakların koordinasyon sorununu çözdüğünü
- Cumhuriyet'in manşetinin gittikçe daha değerli hale
geldiğini
|
- Trabzon'da düşen İspanyol uçağında şehit olan İspanyol
askerlerinin cenaze töreninde; Başbakan ve Bakan'a
öfke kusulup; "Yaşasın Ordu, Yaşasın Kral"
sloganı atılması
- İran’ın ürettiği İran-140 tipi uçaklarının test
törenlerine katılmak üzere bu ülkeye giden Ukraynalı
bilim adamlarını taşıyan uçağında 23 Aralık 2002'de
İsfahan yakınlarında düşmesi sonucu; uçaktaki 4 mürettebat
ve uçak sanayii alanında çalışan 42 bilim adamının
ölmesi ve bu uçağın hiç gerek olmadığı halde Trabzon'a
inerek yakıt ikmali yapmış olması.
|
- Trabzon'da ABD'nin çok ciddi bir yapılanması olduğunu
- Irak krizi sırasında durup dururken Trabzon'da üs
isteyen ABD'nin burayı çok daha kapsamlı kullanmak
isterken bir bildiğinin olduğunu
- ABD'nin İspanya'daki siyasi sisteme de müdahale
etmeye başladığını (Küresel krallığı en iyi yerel
krallar yönetir. Yaşasın Kral!)
- İran’ın silah sistemleri ithal ettiği en önemli
ülke olan Ukrayna’ya ABD istihbaratı tarafından ciddi
anlamda sızıldığını
|
- Enerji Bakanı Güler'in; enerji fiyatlarına %10 zammı
reddetmesi üzerine, zamda ısrar eden Hazine bürokrasisi
ile yaptığı toplantı sonrasında yakın çevresine; "sanki
Türkiye Cumhuriyeti'nin Hazine Müsteşarlığı ile değil
yerli IMF ile masaya oturduk" demesi
|
- Enerji Bakanı'nın bazı tekerlere çomak soktuğunu
- Hazine bürokrasisinin Türkiye Cumhuriyeti devletindeki
diğer bürokrasiler gibi toplumdan koptuğunu
|
- Ağar'ın genel merkez yönetiminde yaptığı değişikliklerin
parti yönetimini ciddi anlamda rahatsız etmesi; Ağar'a,
"bir iki danışmanla parti çalışmalarını yürütüyor"
suçlamalarının yapılması ve gelişmeler üzerine Genel
Başkan Yardımcısı Oğuz Tezmen'in istifa etmesi
- ANAP MKYK toplantısında Mesut Yılmaz döneminin aktif
isimlerinden Mustafa Taşar, Beyhan Aslan, Abdülkadir
Baş ve Selçuk Pehlivanoğlu'nun Özdemir'e ; "Topluma
sinerji veremediniz. BU araba böyle gitmiyor"
şeklinde bayrak açması
|
- Yılmaz'ın yeniden siyasete dönmesi için düğmeye
basılmasının ardından; ANAP'ta ön hazırlıkların yapılmaya
başlandığını
- Merkez Sağ’da hem DYP hem ANAP’da operasyon başladığını
, bu operasyonu bizzat Mesut Yılmaz’ın yürüttüğünü
, 2002 seçimlerinden önce ANAP’dan DYP’ye geçenlerin
bugün DYP’de Yılmaz adına nasıl çalıştıklarını
- Ağar'ın DYP'yi Emniyet'i yönetir gibi yönetmeye
kalktığını
|
- CHP yönetimine bayrak açan Anadolu İl Başkanları'nın
oluşturduğu "Anadolu Hareketi"'nin Ankara'da
yapılan ilk toplantısına sadece Yeni Şafak'ın görmesi
|
- CHP'nin medya ile ilişkilerinin hayli iyi olduğunu
- Yeni Şafak'ın; CHP'nin dışişleri tabanlı kadrosunu
sindirmede kullanılabilecek haberler için iyi bir
zemin oluşturduğunu
|
- Kapıkule'de beş ay önce törenle hizmete giren ve
uyuşturucu/silah aramasında kullanılan TIR X-Ray cihazının
"voltaj düzensizliği" nedeni ile iki haftadır
devre dışı kalması ve bunun Akşam'da sorgusuz sualsiz
aynen haber yapılması
|
- Atı alanın çoktan gümrükleri geçtiğini
|
- TBMM Genel Kurulu'nda Halk Bankası 1997 yılı hesaplarının;
gerçekleştirilen yolsuzluklar dolayısı ile ibra edilmediği
haberine geniş olarak sadece Vakit'te yer verilmesi
|
- Hüsamettin Özkan'ın hala aktif olarak siyaset yaptığını
|
- Harley Davidson'un 100. Yıl etkinlikleri için Türkiye'de
düzenlenen rallinin güzergahının Karadeniz, Doğu ,
Güneydoğu ve İç Anadolu olarak belirlenip; rallinin
tanıtım broşüründe; "Pontus", "Ararat
Dağı", "Rum kasabası" gibi kelimelere
yer verilmesi
|
- Dış istihbarat örgütlerinin yaratıcılıkta sınır
tanımadığını
|
- TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu'nun TOBB'da yaptığı
konuşmada; "Siyasetin siyasi platformlarda yapıldığı
bir Türkiye istiyoruz" demesi
|
- TOBB'un da askere mesaj göndermek gereğini duyduğunu
|
| SPK'nın Petrol Ofisi - İş Doğan
birleşmesi ile ilgili Doğan Holding'in eski ve yeni CEO'ları
hakkında suç duyurusunda bulunması |
- SPK Başkanı'nın AKP'ye en iyi uyum sağlayan bürokrat
olduğunu
- Milliyetçi Türban anketinin bu suç duyuruları ile
birlikte okunduğunda , çıkar için nelerin feda edilebileceği
|
- Erdoğan'ın Yeşilçay DSİ tesislerini açması ve "İstanbul'un
2020 yılına kadar su sorunu çözüldü" mesajı vermesi
ve bu haberin sadece Sabah'ta büyük olarak görülmesi
- Sabah'ın aynı haberin yan sütununda Gürtuna'nın
Gülhane'yi açış haberine yer vermesi
- Erdoğan'ın açtığı Yeşilçay tesislerinin zaten iki
yıldır faaliyette olduğu ve daha önce de Mesut Yılmaz
tarafından faaliyet geçirildiği
|
- İstanbul medyasının İstanbul Belediye seçimleri
öncesinde yine ince bir denge politikası gütmeye başladığını
- Gürtuna'nın AKP'den aday olmayacağını
|
| |
|
| |
|
|
|
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü bu günlerde çok
telaşlı görüyoruz. Dikkatimizi çeken unsur; bir
kaç ay öncesine kadar medyada Erdoğan'la neredeyse
eş düzeyde görülen Gül'ün son günlerde görüntüsü
ve sözleri sayfaların diplerine doğru itilmiş
durumda. En son Kadir Has Üniversitesi'nde yaptığı
konuşma gazete içlerinde bir kaç satır gözükürken;
İslam Konferansı Örgütü'nde yaptığı konuşmada;
ABD'nin politikalarına hizmet ediyor olmasının
yüzü suyu hürmetine olsa gerek bir kaç paragraf
yer buldu iç sayfalarda.
Son günlerin moda isimleri Erdoğan ve Unakıtan.
Ama ne Gül'ün, ne de Arınç'ın eski popülerliği
kalmadı. Bunun arka plandaki nedenleri ayrı bir
tartışma konusu fakat geçenlerde ABD'ye gidip;
"Dışişleri Bakanı'nın ABD'yi ziyaret etmesi
için henüz erken" şeklinde konuşan TUSİAD
Başkanı'na Abdullah Gül'ün verdiği tepki fazlası
ile dikkat çekici idi.
Gül; TUSİAD Başkanı'nın bu sözlerine; "herkes
kendi PR(halkla ilişkiler) 'ını yapmaya çalışıyor.
Bizim orada çok değerli büyükelçilerimiz var;
onlar bize neyin zamanı olup, neyin olmadığını
söylerler" şeklinde tepki verdi.
Bu tepkiyi veren isim; daha bir kaç hafta öncesine
kadar Wolfowitz'in Türkiye hakkında verdiği küstah
demeçlere; "Sayın Wolfowitz gerçekçi konuşmuş"
şeklinde tepki veren kişi olmasa; bu son sözlerini
de Türkiye'nin hakkını koruyan ve ABD-Türkiye
ilişkilerinde denge arayan bir çıkış olarak yorumlayabilirdik.
Fakat işin aslının öyle olmadığını düşünüyoruz.
ABD yönetiminde Pentagon-CIA-Dışişleri ve Beyaz
Saray arasında yaşanan ayrışma; bu ayrışmanın
Türkiye'deki uçlarına da fazlası ile sirayet etmiş
durumda. SESAR; Türkiye'de kurumlar arasında
başgösteren ayrışmanın bir ölçüde ABD yönetimindeki
ayrışmaları yansıtmaya başladığını ve ABD'deki
her grubun "Türkiye'deki adamlarımız"
seti oluşturmaya çalıştıklarını görmektedir.
Son gezilerinde; ABD'de yönetimi ele geçiren
kadronun Wolfowitz, Richard Perle, William Safire
ayağı ile görüşmeyi tercih eden TUSİAD'ın ilişkiler
ağı; ABD'deki belli kadroları ve onların Türkiye'deki
uzantılarını rahatsız etmiş olacak ki; bu rahatsızlık
Gül'ün ağzından dökülüveriyor.
SESAR olarak aldığımız duyumlar; Türkiye ile
"iş yapan" kadroların, Türkiye rantını
karşı ekibe kaptırmamak için yoğun bir çaba gösterdiklerini
ve Türkiye'deki kadroların da; ABD'deki kadrolara;
"sizi en iyi biz temsil ederiz" yarışına
girdiklerini göstermektedir. Bu arada Türkiye'deki
uzantı kadroların, ABD'deki patronlarının teknik
ve lojistik desteği ile diğer kadrolar hakkında
"dosya" derledikleri de gelen bilgiler
arasında. Günün modası; rakibini ABD üzerinden
vurmak.
Bu bağlamdan bakıldığında, Türkiye'de son dönemin
en gözde hizmet yarışı; "ABD'nin Türkiye'deki
çıkarlarına en iyi kim hizmet eder" yarışıdır
ki; Başbakanı için ABD Savunma Bakanı yardımcısına
mektup yazan danışman da; ABD'nin ona okyanustaki
gemideki İspanyolların konuşmalarını uzaydan nasıl
dinlediklerini göstermesi sonucu ABD'nin "yenilmez"
olduğuna kanaat getiren ve Ortadoğu'da barışın
yolunun ABD-İsrail ekseninde dayatılan çözümler
olduğunu içselleştiren Bakan'da aslında bu yarışın
gönüllü ve gönülsüz koşucuları konumuna gelmişlerdir.
TUSİAD'a tavsiyemiz; bu "hizmet yarışında"
taraf değil; taraflar arasında hakem rolüne bürünmesidir.
Bu şekilde hem şimşekleri üzerine çekmeyecek hem
de karlarını maksimize edecektir.
|
|
|
|
E-DEVLET'i MICROSOFT'LA
KURMANIN ABD'YE FAYDALARI
|
|
ABD Adalet Bakanlığı ile Microsoft arasında geçen
senelerde bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmanın J
maddesinin 1. Bendi aynen şöyle :
"Microsoft; devletin bir kurumu tarafından
çekince konulması durumunda, herhangi bir yazılımı
veya herhangi bir API'si ile ilgili hiç bir
şeyi açıklamak zorunda değildir"
Microsoft'un nihai tahlilde ABD Devleti'nin istediği
şekilde hareket edebileceğini ve ürünlerindeki
kod bünyesindeki bazı arka kapıları ortaya çıkarabilecek
davranışlarda bulunamayacağını belirleyen bu maddeyi
hafızanızda bir yere not alıp; yazıyı okumaya
devam edin lütfen.
Geçenlerde küçük bir haber yeraldı gazetelerde.
Habere göre; Batman Barajı şifrelenerek kilitlenmişti.
Alman Noel Şirketi 1 milyon dolar alacağını tahsil
edemediği gerekçesi ile santralın üç ünitesinde
enerji üretiminde kullanılan bilgisayarları kilitleyince;
DSİ yetkilileri bu nedenle Batman'ın bazı ilçeleri
ile Şırnak ve Cizre'ye kesintili olarak elektrik
verebildiklerini açıklıyorlardı.
Bu haberin gazetelerde yeraldığı sıralarda AKP'li
Murat Mercan; Seattle'de Microsoft'un davetlisi
olarak bir toplantıya katıldı. Mercan; bu toplantı
sonrasında yaptığı açıklamada; AKP olarak e-devlet
konusunda Microsoft ile kapsamlı bir çalışma yapacaklarını
belirtti.
Bütün bunlar İtalya'ya satılacağı açıklanan Aycell'in
öğretmenlerden, polislere bedava ceptelefonu dağıtacağının
açıklandığı bir ortamda gerçekleşti.
Mercan'ın; ABD derin devletinin ünlü entellektüel
uçlarından CSIS bünyesinde yaptığı konuşmanın
içeriği bir yana; yukarıdaki iki habere yanyana
koyduğunuzda; Türkiye'deki "e-devletleşme"
sürecinin sadece "içerik/vatandaşa hizmet"
ve "teknoloji" boyutu ile ele alındığını
fakat kimselerin; "Türkiye'nin kritik
bilgi altyapıları nelerdir ve bunlar nasıl korunur?"
sorusu ile meşgul olmadığını göreceksiniz.
Geçtiğimiz son bir kaç sene içerisinde Batman
Barajı'nın şifrelenerek kilitlenmesinden çok daha
hazin durumlarla karşı karşıya kalmıştır kamu
sektörü. Özellikle son Irak savaşı öncesinde ve
sırasında hassas kurumlar bünyesinde; teknolojik
altyapının yabancı menşeeli olmasından dolayı
ciddi sorunlar yaşandığı bilinmektedir. (ABD'nin
büyük operasyonlara start verdiğini haber verme
yöntemlerinden birinin teknik sistemleri bir kaç
dakikalığına köreltmek olduğunu bazıları ilk Körfez
Savaşı'ndan beri biliyor)
Bütün bu tablo ortadayken; Türkiye'nin e-devlet
konusunda Microsoft gibi "sakıncalı"
(bkz. yukarıdaki madde ve Microsoft'u son bir
kaç senedir Alman hükümetinden; Malezya hükümetine
kadar bir çok devletle karşı karşıya getiren durumlar)
bir kurumla işbirliğine gidiyor olması; ülkenin
geleceği açısından "türban sorunundan"
çok daha ciddi siren sesleri çaldırması gereken
bir konudur.
Mevcut durumda; polisinden genelkurmayına, hükümetinden
şirketine Türkiye'de bir çok kurum ve kişi; "bilgi
altyapısının mahremiyeti ve gizliliği" konusunda
ciddi düşünsel eksikliklere sahiptir. Türkiye'de
çok ciddi bilgi altyapıları üzerinde oturup; "Bizim
içimize sızmalarına gerek yok; biz zaten onlara
ikili güvenlik anlaşmaları aracılığı ile istedikleri
bilgileri veriyoruz" diyebilen üst düzey
güvenlik görevlileri mevcuttur. İşte bu zihniyettir
ki; teknolojiyi ancak görsellik ve verimlilik
boyutunda ele alıp; teknolojinin ideolojik; siyasi
ve en önemlisi "jeopolitik" boyutunu
ihmal eder.
AKP hükümetinin; Microsoft'la e-devlet konusunda
bir işbirliğine gitmeden önce; Türkiye'nin kritik
bilgi-işlem altyapısının haritasını çıkarıp; bunlardan
hangisinde yerli çözümler kullanılacağı ve bu
haritanın dış gözlere karşı nasıl korunacağını
tespit etmesi şarttır.
Aksi takdirde; Türkiye sadece barajlarının değil;
her türlü kritik bilgi ve üretim altyapısının
kilitlendiği ortamlarla karşı karşıya kalacaktır.
|
|
|
|
TÜRKİYE POLİTİKASINA
ENERJİK MÜDAHALELER YOLDA
|
|
Bugünlerde enerji bakanı çok ciddi mercek altındaymış.
Güler'in her türlü hareketi ve hakkındaki her
türlü ayrıntı mesut istihbarat timleri tarafından
büyük bir dikkatle takip edilmekteymiş. Aslında
bunu tahmin etmek için öyle ciddi kaynaklara ihtiyacınız
yok.
Enerji Bakanı'nın son günlerde; Türkiye'nin Ecevit-Bahçeli-Yılmaz
hükümeti döneminde sokulduğu doğalgaz batağından
çıkarabilmek için yaptığı çalışmaların birileri
için başlı başına bir sorun oluşturduğu kesin.
Türkiye ve Rusya'nın; Mavi Akım'daki fiyatlandırma
ve miktar konusunda tahkim noktasına geldikleri
aşamada; Ali Şen gibi bir ismin devrede olması
Rusya-Türkiye ekseninde işlerin hayli karıştığını
gösteriyor. Enerji Bakanı Güler; Rus Dışişleri
Bakanı Yardımcısı'nın Azerbaycan'dan doğalgaz
alımına yönelik eleştirisine; "Bakü-Tiflis-Erzurum"
doğalgaz boru hattı AB'nin de ilgilendiği bir
boru hattı. Yunanistan'la anlaşma yaptık bile"
diyerek AB kartı ile cevap vermesi dikkat çekiyor.
Türkiye-Rusya arasında "Mavi Akım"
çekişmesi hızla gerilirken;BP Grup Başkanı Lord
John Browne Türkiye'yi ziyaret ediyor ve Enerji
Bakanı'ndan, Başbakan'a ve Cumhurbaşkanı'na kadar
geniş bir yelpazede özel ziyaretler gerçekleştiriyor.
Bakü-Ceyhan'da sorunların aşıldığını vurgulayan
ve gezisinin önemli bir bölümünü Doğu Karadeniz
petrollerine ayıran Browne; enerji projelerinin
yalnızda çevreyi koruma ve teknoloji bakımından
değil aynı zamanda "hattan etkilenenenlerin
insan haklarının korunması bakımından da izlendiğini"
dile getiriyor. Browne; AKP hükümetine BTC
Türkiye direktörlüğüne yeni bir atama yaparak;
(bilinmez hangi pürüzü aştıklarına yardımcı olduklarından
dolayı) teşekkür etmeyi de ihmal etmiyor.
Bütün bu olaylar Petkim ve Tüpraş gibi Türkiye'nin
dev enerji kurumlarının satılmaya hazırlandığı
(Petkim'in satışı onaylanmasına müteakip Uzanlar'da
kaldı) bir ortamda gerçekleşiyor. Eski bir başbakan
yardımcısına bağlı ekiplerin; Rusya'da; "bu
adamlar gidici" lobisi yaptıkları ve bu yolla
enerji piyasasında kurdukları ağın sağlam kalmasına
çalıştıkları da gelen haberler arasında.
SESAR olarak; önümüzdeki dönemde enerji piyasası
ile bağlantılı hükümet içinde bir çalkalanma yaşanabileceğini
değerlendirmekteyiz. Tayyip Erdoğan'ın Anadolu
coğrafyasında düğümlenen "enerjik güçleri"
çözebilmek ve bunu yaparken iktidarına en az zararı
vermek için bir yandan herkese mavi boncuk dağıtırken,
bir yandan da bir kaç kelle alması gerekebilir.
Hükümet seviyesinde yoğun pazarlıklar sürerken;
ülke seviyesinde; Türkiye'nin üzerinden geçecek
enerji hatları vasıtası ile yeni bir kavramlar
seti ile karşı karşıya kalacağı aşikar.
Bir ülkede BP'nin Grup Başkanı bile gelip "boru
hatları" üzerinden "insan hakları"
demeci veriyorsa;o ülkenin ilgili kurumlarının
bu boru hatları nerelerden geçiyor; geçtiği yerlerdeki
nüfus ve kültürel yapı nedir ,boru hattının işleyişi
için kullanılacak teknoloji ne tür özelliklere
sahiptir ve boru hatlarının inşası ve işleyişinde
kimlerin /hangi firmaların faaliyet göstereceğini
çoktan ayrıntılı etüd etmiş olmaları gerekir.
SESAR; Türkiye'ye "boru hatlarının güvenliği"
kavramı üzerinden; "güvenlik işbirliği"
çerçevesinde dayatılmaya çalışılacak yapıların;
bir enerji sorunundan çok jeo-kritik bir sorun
haline dönüşeceğini değerlendirmektedir.
Önümüzdeki dönemde "boru hatlarının geçtiği
topraklar"'a; uluslararası su yolları statüsünün
benzeri verilmesi ve bu hatların çevrelerindeki
bir toprak şeridi ile birlikte uluslararası güvenlik
kapsamında değerlendirilmesi gündeme gelirse hiç
şaşırmayalım. AWACS'ların niye ve hangi şartlarda
alındığı belki o zaman daha bir netliğe kavuşur?
|
|
|
|
TÜRKİYE ve TÜRBAN
NASIL OKUNMAZ?
|
|
Tarhan Erdem'in A & G şirketi tarafından yapılan
araştırması tam da hükümet ile TSK arasında türban
tartışmalarının yaşandığı ve Aydın Doğan'a bağlı
gazetelerin "türban'a yönelik yeni açılımlar"
başlığı altında AKP liderlerinin eşleri üzerinden
yeni bir imaj kampanyası başlattığı bir ortamda
Milliyet'in manşeti aracılığı ile kamuoyuna taşındı.
1994’te SESAR’ın ve 1997 yılında TESEV'in yaptığı
araştırmalar ile benzer sonuçları taşısa da; kamuoyuna
bugüne kadar yapılan en kapsamlı türban araştırması
olarak lanse edilen bu çalışmanın ortaya koyduğu
belli başlı tespitler şöyleydi :
* Türkiye'de kadınların %62.4'ü başını örtüyor
* %5.4 kullandığı örtüye "türban" diyor
* %70'i Türbanı laiklik karşıtı simge olarak görmüyor
* %62.6'sı devlet dairesinde isteyen başını örtmeli
diyor.
Çalışmanın hemen ertesinde; "türban tartışmasında"
kemikleşmiş pozisyonu bulunanlar; pozisyonlarına
göre ya araştırma sonuçlarını alkışladılar ya
da araştırmanın sosyolojik olarak denekler arasında
statü ve siyasi eğilim gibi farkları gözetmeden
yapılmış olmasını eleştirerek; sonuçların bu nedenle
dikkate alınmamasını söylediler.
Yapılan araştırmaya en ilginç tepkilerden biri
Derya Sazak'tan geldi ve Sazak; hazırlanmasında
mutfağında yeraldığı gazetenin bu araştırmayı
gündeme getirmesini sindirememiş olacak ki; köşesinde;
"Türk kadını AB yolunda kapanma eğilimine girmiş
olamaz" diyordu.
Bu tepki; bir "aydının" kendi yaşadığı düşünsel
çelişki kadar bulunduğu bünyedeki idari çelişkiye
de dikkat çekiyordu.
Bu araştırmanın neyi gösterip; neyi göstermediği
uzun süre tartışılabilir. Fakat bu araştırmanın
tartışmasız olarak ortaya koyduğu tek bir gerçek
vardır o da; Aydın Doğan'ın AKP ile kapsamlı bir
anlaşma yaptığı ve bu çerçevede AKP'ye "türban"
sorunu konusunda manevra alanı açma konusunda
rol üstlenmeyi kabul ettiğidir.
Hürriyet ve Milliyet'in günlerdir "türban" üzerine
yaptıkları haberler ve attıkları manşetler dikkate
alındığında; Aydın Doğan'ın "rejim açısından şablona
en çok uyan" türban manşetinde dahi; toplumu "türban"
konusunda bıktırma noktasına getirerek, "çözüme"
katkı sağladığı ortadadır. Bu operasyonun kuru
bir "türban" tartışmasından çok; halkın gözünde
sempatik ve mazlum konumda bulunan AKP liderlerinin
sempatik ve modern eşleri aracılığı ile görselleştirilmesi
arkadaki "operasyonel profesyonelliğin" açık
bir göstergesidir.
Son olarak; Maliye Bakanı Unakıtan'ın eşinin başını
bağlama stili konusunda geçirdiği evrimi (üç ayrı
tarihteki fotoğraflarını en son arkadan eşarp
bağlama tarzı ile "uzlaşma" yolunu buldu şeklinde
lanse edilmesi) haberleştiren Hürriyet bu operasyonun
"görsel-popüler" yanını; Milliyet ise "entellektüel-akademik"
boyutunu üstlenmiş gözükmektedir.
Bu durumda sorun Türkiye'deki "türban" gerçeğinin
ne olduğu konusu değildir. Soru;
1) Türkiye'de bugüne kadar "türban" konusunu siyasi
bir fay hattı olarak kullananlar ile bugün bu
fay hattını tamir etmek için düğmeye basanlar
kimlerdir?
2) Aydın Doğan'ın AKP ile anlaşmasının diğer boyutları
nelerdir ve Aydın Doğan bunun karşılığında neleri
garanti altına almıştır?
şeklinde sorulmalıdır. Bu sorunun cevapları bulunduğunda;
Türkiye'nin bir gerçeğine dair verilerin ne olduğundan
çok; bu tür bir gerçeğin perdedeki bir gölge oyununa
dönüştürülmesinden kimlerin menfaat sağladığı
daha net ortaya çıkacaktır. Tarhan Erdem'in araştırması;
bu nedenle içerik boyutundan çok, yansıtılış boyutu
ile anlamlı bir göstergedir.
|
|
|